Grace Jones Miti

Şimdi 74 yaşında ve pop müzikte yaratılmış karakterlerin belki de en başarılısı o. Bu kültürün tarihinde çok fazla Grace Jones göremezsiniz, hatta hiç göremezsiniz. 

Ne yalan söyleyeyim, arşivimdeki ilk plağını kapağı için almıştım. Yeni karşıma çıkıyor değildi; daha önce iki filmde görmüş, hayranlıkla sinir olmak arasındaki ince çizgiye sıkışıp kalmıştım. İlki Conan filmindeydi. Garip bir karakterdi ama çizgi romanlarını biriktirmekte olduğum Conan’ı çok sevdiğimden ona yardımcı olduğu için sevmiştim büyücü Zula rolünde. Bir yıl sonra 1985 yılında çekilen 007 James Bond serisinin 14. bölümü “A View to a Kill”de Silikon Vadisi’ni yok etmeye yemin etmiş megaloman bilgisayar baronu Max Zorin’in sadist ve cani yardımcısı May Day’i oynarken izlemiştim onu. Erkek Fatma gibi kavga ediyordu ancak bir müzisyen olduğunu o plak karşıma çıktığında öğrenmiştim.  

1985 tarihli “Island Life” adındaki toplama albümün kapağında verdiği akrobatik pozla bir Mısır kabartması gibi görünüyordu. Müziğini tanıdıkça kapağın hakkını verdiğine kani geldim. Yerleşik kadın imajını yıkan sıra dışı bir figürdü; seksi, erkeksi, kışkırtıcı ve tehlikeli… Âdeta cinsiyetler arası bir simya… Bir yandan kelimenin tam anlamıyla grotesk bir tipti ama öte yandan nasıl da güzeldi! Afrika masklarını andıran geometrik bir yüze sahipti. Belirgin elmacık kemikleri yüzünde iki üçgen meydana getiriyordu. Doğal ten rengiyle buluşan androjenisi, modern dünyaya yeni düşmüş bir uzaylı yaratmıştı. Pop müzikte gerçek bir divaydı ama sorulduğunda “Ben diva değil, Grace Jones’um” diyordu.

Grace Jones, 1985 tarihli “Island Life” adındaki toplama albümün kapağında verdiği akrobatik pozla bir Mısır kabartması gibi görünüyordu.

Muhafazakâr görüşlerinden dolayı rahip olan babasından nefret ediyordu Jones. Ailesi 12 yaşındayken Jamaika’dan kalkıp New York’a göçünce kaderi değişmişti. Lise karnesine “sosyal yönden marazi” yazılmıştı. Utancından kurtulmak için asit atmaya başlamıştı ki, imdadına Andy Warhol yetişti. Bir vitrin mankeni gibi resmine konu etmişti.

Vizyonu gelişirken Paris’e taşınmış, Jerry Hall ile aynı evi paylaşmıştı. Sürekli birlikte partiliyorlardı, retro kıyafetleriyle ilgi odağı olmuştu. Boynuna bir kemik, başına beysbol kepi takarak çıplak dans ediyorken The Three Degrees’in “Dirty Ol’ Man”i ile bir de şarkıcılık kariyerine başlamıştı. Jones’u biricik yapan çizgi romanlara has imajının mimarı ise onu bir gay diskosunda şarkı söylerken keşfeden (sonradan eşi ve çocuğunun babası olan) ve biçimlendiren reklamcı Jean-Paul Goude olmuştu. Patlamasına sebep olan hadise, efsane disko mabedi Stüdyo 54’ün açılını yapmış olmasıydı. Kelimeleri ağzında lokma varmış gibi yuvarlarken konuşur gibi okuyordu şarkılarını, insanın kanını dondururcasına. Biraz Marlene Dietrich’i andırıyordu. Erkeksi sesinin limitlerinin farkındaydı, ama bunu bir avantaja çevirmeyi başarmıştı. 

Grace Jones, Stüdyo 54’ün barında. (Fotoğraf: Adrian Boot)

Jones’un müzikal kariyerindeki Stüdyo 54 sonrası ikinci kırılma noktası, Sly & Robbie ikilisi ile çalışmaya başladığı andı. Ardından bu külyutmaz parti kızı sayısız vukuata imza atmıştı: örneğin göğüslerini açtığı için DisneyPark’a girişi ömür boyu yasaklanmıştı. 1981 yılında İngiltere’de bir televizyon programında sunucuyu canlı yayında pataklamıştı. Biraz da bu hadiselerden mütevelli Boy George, Naomi Campell, Lady Gaga, bu zarif ve otoriter figürden ilham almıştı.

Doksanlı yıllarda sırra kadem basmıştı Jones; albüm yapmamış, medyada görünmemişti. Sadece özel gecelerde ve kapalı partilerde yer almıştı. Kaplanlarla sahneye çıkıyor, sanatın diğer dallarından aldığı ilhamları müziğe tahvil ediyordu.

Kariyerini oluşturan 10 albümün sonuncusu 2008 tarihli “Hurricane”. Bu albümün sonrasında turlamış, yolu İstanbul’a da düşmüştü. 16 Temmuz 2010 akşamı 17. İstanbul Caz Festivali kapsamında Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda verdiği konserde, 61 yaşına rağmen dakikalarca hem hulahop çevirip hem şarkı söyleyen, iki saat boyunca yerinde duramayan çok tuhaf bir yıldız vardı karşımızda. Türk erkeklerinin kıskançlığından “fake orgasm” bahsine kadar seyirciyle her şarkı arasında konuşmayı da ihmal etmemişti. Türk erkeklerinden özellikle bahsetmesinin nedeni 1996 yılında Türk koruması Atila Altunbay ile sekiz yıllık bir evlilik yaşamış olmasıydı. Jones’un bu konserde bilhassa ön sıralardaki kalabalık bir gay topluluğu ile iletişimi sağlamdı.