Utku Lomlu’yla Kitap Kapağı Tasarlamak Üzerine

Pek çok başarılı kitap kapağı tasarımının yanı sıra Can Yayınları’nın kapaklarına getirdiği değişiklikle tanıdığımız tasarımcı Utku Lomlu’yla; kısa zaman önce Klasik Kadınlar Serisi ile aldığı ödül ve kitapların tasarımı üzerine keyifli bir sohbet için Lomlu’nun Orhan Kemal Müzesi karşısındaki stüdyosunda bir araya geldik.

Fotoğraflar: Serkan Eldeleklioğlu

Bir kitabın kapağını tasarlama süreci nasıl gelişiyor?

Yayınevi tarafından aylık düzenli olarak yayın kurulu toplantısı yapılıyor ve o ayın işleri belirleniyor. Editörler, o ayki kitaplarına dair brief hazırlıyorlar; kitabın özeti, yazar hakkında bilgiler, daha önce çıkmış kitapları, kitabın hedef kitlesi gibi birçok bilgi yer alıyor bu briefte. Bu brief doğrultusunda araştırma sürecine başlıyorum. Brief dediğiniz çok kısıtlı bir şey, bir kitap söz konusuysa. Çeviri bir eserse dünyada yapılmış diğer kitapları, yazarın yaşadığı dönem, etkilendiği edebiyat çevreleri ve sanat akımlarına kadar gidiyor iş. Bu araştırma süreci sonrasında bu kitap için nasıl bir tasarım dili uygun, nasıl bir kapak ya da kimlik dili yaratmak gerekiyor sorusu cevaplanmış oluyor. Devamında da buna uygun taslak çalışmalar üretiyorum. Ve sonrasında bu taslaklar içerisinden yayınevi, editör, yurtdışından ise yurtdışı ajansı, Türkçe edebiyat ise yazarı üzerinden bir karar veriliyor. Bu şekilde süreç tamamlanıyor.

Görsel hafızamız ve dünyamız da önyargılar gibi aslında, yıkmak ve değiştirmek kolay olmuyor.

Can Yayınları’ndaki yolculuğunuza gelmek istiyorum. Can Yayınları’nın 30 yıldan beri kullandığı, okurlarının alışık olduğu beyaz kapaklarını değiştirdiniz. Can Yayınları gibi kemikleşmiş okur kitlesi olan bir yayınevinin kapaklarını değiştirmek kolay olmasa gerek. Nasıl gelişti bu süreç sizin için?

İlk olarak yayınevinden böyle bir taleple geldiler. Bu değişimi benimle birlikte gerçekleştirmek istediklerini belirttiler. Daha öncesinde de tasarım alanında çeşitli ödüllerim vardı; sonuçta kendini ispatlamış biriyle çalışmak istemeleri gayet anlaşılırdı. Devamında oturduk konuştuk; nasıl yaparız, olumlu ya da olumsuz gelecek tepkileri nasıl yönetebiliriz diye. Ve sonrasında da süreç başladı. Bir yandan bakınca belli bir yaş üstündeki birçok insanın çocukluğuna dair bir görsel imgeyi alıp bir anda başka bir şey koymuş olduk yerine. Görsel hafızamız ve dünyamız da önyargılar gibi, yıkmak ve değiştirmek kolay olmuyor. O yüzden de tabii ki tepkiler geldi, çok olumlu tepkiler de geldi bu arada, yarı yarıya oranda diyebilirim. Fakat zaman içerisinde insanlar alıştı, ilk başlarda bu değişimi yadırgayan birçok okur şu an gelinen durumdan memnun diye düşünüyorum, bu yönde de mesajlar çok alıyorum. Ayrıca biliyorsunuz, bu süreçte ulusal ve uluslararası çeşitli ödüller de alındı. Artık Can Yayınları kapak tasarımı konusunda dünyadaki iddialı yayınevlerinden biri. Kimi kapakları, Asya ve Avrupa ülkelerindeki çeşitli yayıncılar tarafından talep edilip telifi alınarak kullanılıyor.

İnsan karakterinin yazı karakteriyle örtüşen bir şey olduğu düşünüyorum. Bir yazarı ele aldığında onun dünyası ve yazdıklarıyla onun için seçtiğim yazıtipinin örtüşmesine özen gösteriyorum.

Peki Can Yayınları’yla çalışmaya başlamadan önce siz o beyaz kapakları nasıl buluyordunuz?

Bir kere ben kitabın içinden gelen bir insanım, kitapla epey haşır neşir olan biriyim. Sadece Can’ın beyaz kapakları yoktu, Yapı Kredi’nin hâlâ bir kısmı devam eden dizi şablonu vardı, Ayrıntı ve İletişim’in ve keza Metis’in de aynı şekilde şablonları vardı. Birçok yayınevinin oluşturduğu şablonlar vardı; bunlar bir dönem, üretim maliyetleri ve üretim hızı düşünülerek bulunmuş formüller, ama bugün yaşadığımız dünyada özgün olmak çok daha önemli. Bir yandan da kitap kapağının, yayınevinin yazara ve okura verdiği değeri gösterdiğini düşünüyorum. Sadece kitabın kapağı da değil, baskı kalitesi, çeviri kalitesi ve editoryal olarak nasıl ele alındığı da bir yayınevinin okura ve yazara gösterdiği değerle orantılı hep. Bir yayınevinin kimliğini bence kitap kapaklarının tektip olması değil, az önce saydığım şeyler oturtuyor. Seçtiği, bastığı eserler, kalitesi, edebiyatı ele alış biçimi gibi unsurlar bence tüm bunlar bir yayınevinin kimliğini oluşturuyor. Beyaz kapakları olmasaydı da Can Yayınları basmış olduğu eserleriyle bugün yine Can Yayınları’ydı; hiçbir şey eksilmezdi. Böyle bakıyorum daha çok.

Bir yayınevinin kimliği hiçbir şekilde yazarın ya da eserin önüne geçmemeli diye düşünüyorum. Can’ın beyaz kitaplarında yayınevi o kadar ön plandaydı ki pek çok yazar kayboluyordu o beyaz kapakta. Yazarın ya da eserin kendine has kimlikleri varken, yayınevi kimliğinin onların üstüne çıkması, her yazarı ya da her eseri aynı şekilde sunmak çok doğru bir iş değil. Okurun asıl ulaşmak istediği şey çoğu durumda yayınevi değil eserin kendisi; o yüzden de kapak yayınevinde değil esere ait olmalı diye düşünüyorum.

Kitap kapaklarını konuşmuşken aklıma Lolita’nın kapakları geldi. Kimi kültürlerde Lolita kapaklarında kadın bedeninin ortaya çıktığı, metinsel değerin arka planda kaldığı tasarımlar var. Bu yüzden kitap kapaklarını metni anlatması bakımından çok önemli buluyorum.

Tabii ki kültürden kültüre kitap kapakları değişiyor, bir ülkenin genel tasarım kültürünün dışında bence okuma kültürü ve kitap kapağı alışkanlığı da bu değişkenlikte belirleyici bence. Bizdeki ile ABD’deki kitap kapağı anlayışı arasında çok fark var mesela. Kültürel olarak bakıldığında bu değişkenliğin olması çok da normal bir durum. Bunun aynı zamanda esere de zenginlik kattığını düşünüyorum. Aynı eserin dünya üzerinde tasarlanmış farklı kapaklarına bakarken, sorgularken büyük keyif alıyorum; farklı tasarımcıların bir eseri yorumlayış biçimi çok da ilginç noktalara varabiliyor.

Ödülü dünyadaki ezilen ve baskı gören kadınlara ithaf ettim.

Can Yayınları için tasarladığınız Klasik Kadınlar Serisi de size EdAwards Gold Ödülü’nü kazandırdı. Klasik Kadınlar Serisi’nin tasarlanma sürecinden biraz bahsedebilir misiniz?

Yaptığım her tasarıma bir problem olarak bakıyorum. Genel olarak dört kadın yazar ve dört kadın kahramandan oluşan sekiz kitaplık bir seri, kadınlar olduğu için kadınlar üzerinden düşünmek gerekiyordu: Klasik kadınlarla tablolarda yer almış klasik kadın portrelerini birleştirmek gibi bir çözümlemeye gittim öncelikle. Sonrasında tarih boyunca kadınları düşününce aslında hepsinin bir şekilde birbirini bağlayan benzer hikâyeleri var. Ödül töreni sırasında buna dair bir konuşma da yaptım hatta. Bu ödülü dünyadaki ezilen ve baskı gören kadınlara ithaf ettim. Kadınlar bir şekilde birbirini tamamlasın, birbirini devam ettirsin düşüncesi vardı, mevcutta kadınlar arasında var olan o görünmez bağı bir şekilde kapaklarda yansıtmak istedim ve böyle bir çözüm buldum. Sonrasında bu fikir üzerine kurulu bir zemin üzerine tipografik olarak kitap isimlerini yerleştirdim.

Yazarlar söz konusu olduğunda fonta nasıl karar veriyorsunuz?

İnsan karakterinin yazı karakteriyle örtüşen bir yanı olduğu düşünüyorum. Bir yazarı ele aldığında onun dünyası ve yazdıklarıyla onun için seçtiğim yazıtipinin örtüşmesine özen gösteriyorum.

Bunların yanı sıra Lom Creative Studio’nun çalışmalarına da gelmek istiyorum. Yaptığınız işlerden biraz bahsedebilir misiniz?

Kitap kapağı bizim tabii görünen yüzümüz. Onun dışında kurumsal birçok firmaya da hizmet veriyoruz. Vitra, Eczacıbaşı, Koç, Işık Üniversitesi, İhracatçılar Birliği gibi pek çok farklı marka var. Bunların birçoğu yapı sektöründen; genel olarak kurum kimliği ve tasarım ürünleri üretiyoruz.

Kitap kapağı tasarlama kısmına duygusal açıdan daha bağlı olduğunuzu söyleyebilir miyiz?

Evet, duygusal olarak oraya çok bağlıyım, o dünyanın içinden geliyorum. Kitapla ve yayın dünyasıyla bağım kuvvetli, duygusal olarak yaklaştığım bir alan. Çalıştığım markayı da bir müşteri gibi değil, kendimin de oranın bir parçası olduğu kültürel bir yapı olarak görüyorum. O yüzden de tabii ki o duygusal bağ var. Yazılmış bir edebi esere bir yüz yaratmak çok değer verdiğim bir şey.

Tasarladığınız kitaplar içinde sizin için ayrı bir yeri olan ya da bir dönüm noktası diyebileceğiniz kitaplar var mı?

Çok var, zaman içerisinde de birikiyor. O yüzden birini seçmek zor, ödül alan işlerim genelde en severek yaptıklarım oluyor mesela. Onun dışında hiç gün yüzüne çıkmamış işler de ayrı oluyor. Yayınevi tarafından çeşitli sebeplerle kabul edilmemiş ya da başka alternatifi seçilen kapaklar oluyor, fakat ben aslında seçilmeyeni daha çok seviyorum kimi zaman. Hiç gün yüzüne çıkmayacak olması benim için ayrı bir bağ yaratıyor.

Kapağını keşke ben tasarlasaydım dediğiniz kitaplar var mı?

Kitapla ve kitap kapağı tasarlamakla aramda duygusal bir bağ olsa da işim gereği önüme geldiğinde eserle arama bir mesafe koymam, hepsine eşit derecede yaklaşmam gerekiyor. O yüzden belli bir eser yok, fakat yine de edebiyat tarihine damgasını vurmuş pek çok eseri sayabilirim: Lolita, Don Quijote…

Kimi zaman yeniden basılacak kitapların kapağını, kimi zaman da ilk defa okurla buluşacak kitapların kapağını tasarlıyorsunuz. Bu iki tasarım süreci arasındaki fark nedir sizin için?

Daha önceki tasarlanmış olanlarda mevcut olanın üstüne bir şey koymak gerekiyor, daha iyisini yapma arzusu oluyor. Bu da zorlayıcı bir şey ve ben zorlanmayı seviyorum.

Yazarların bizde çağrıştırdığı kelimeler olur, mesela Sait Faik denilince aklımıza “ada” gelir. Bu çağrışımları size renkler üzerinden sormak istiyorum. Epeyce Can Yayınları’ndan konuştuğumuzdan ve benim de kendisini çok sevdiğimden Erdal Öz’le başlamak istiyorum. Hangi rengi çağrıştırıyor size?

Mavi.

Nâzım Hikmet?

Nâzım Hikmet de mavi.

Sait Faik?

Toprak rengi. Sarımsı.

Orhan Pamuk?

Vişneçürüğü.

Yaşar Kemal?

Koyu kahverengi.

Gülten Akın?

Mavi.

Utku Lomlu’nun tasarladığı bazı kitap kapakları: