Yekta Kopan’la Kuşların Söyledikleri ve Zaman Üzerine

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Ses hafızamızın mihenk taşı olan Yekta Kopan, yıllardır o pek sevdiğimiz filmlerde hayatımıza eşlik ettiği kadar kitaplarıyla da kütüphanelerimizin raflarında kendine has bir yer ediniyor. Yazarın yeni öykü kitabı Bana Kuşlar Söyledi vesilesiyle, hem öyküleri hem de zaman üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Bana Kuşlar Söyledi, anlatıcıları çoğunlukla çocuklar olan bir öykü kitabı. Böylece kimi zaman yetişkinlerin dünyasına çocukların gözünden bakıyoruz öykülerde. Çocuk anlatıcı fikri nasıl oluştu? Bunun yanı sıra çocukluğu siz nasıl tanımlarsınız?

Dünyanın sınırlı kaynaklarını her gün biraz daha tüketiyoruz. Her güne ölüm, katliam, talan ve yıkım haberleriyle uyanıyoruz. “Çocuklarımızın geleceğinden çalıyoruz” diyoruz ama bu hırsızlığın nedenleriyle bir türlü yüzleşmiyoruz. Pandemi ilanından sonraki ilk günlerde ekolojik sorunlarla, çevre felaketleriyle, iklim kriziyle ilgileniyor gibi yaptık ama ilk fırsatta bu bilgileri bir kenara atıp yine tek kullanımlık plastiklere sarıldık. Örnekler çoğaltılabilir. Bu hesaplaşamama haline, yetişkinlerin bu ikiyüzlülüğüne çocukların gözünden bakmak uzun süredir aklımdaydı. Geçtiğimiz yıllarda “Uyku Koyunu” ve “Bızdık” öykülerine çalışırken anlatıcısı çocuklar olan bir öykü kitabı düşüncesi olgunlaştı. Pandemi döneminde yazılan öykülerle birlikte kitap tamamlanmış oldu. Çocukluk tanımıma gelince… Belki de şunu söyleyebilirim; bir tanıma sığmayacak kadar uzun bir cümle çocukluk.

Bir okur olarak beni en çok etkileyen ve şekillendiren metinlerin çocukluk döneminden geldiğini düşünürüm. Örneğin, iyi ki Samed Behrengi’nin Bir Şeftali Bin Şeftali öyküsünü okuyarak büyümüşüm diyorum… Sizin çocukluk kitaplarınız neler?

Ben yaşça benden büyük insanlarla çevrili bir ortamda büyüdüm. En yakınımda benden yedi yaş büyük ablam vardı. Bir an önce o yetişkinlerin dünyasına girmek isterdim, onların dinlediklerini dinlemek, okuduklarını okumak. Biraz da bu yüzden, çocukluk kitaplarım farklı oldu açıkçası. İlkokuldayken kütüphanemde duran bazı kitapları hatırlayınca, kendi çocukluğuma üzülüyorum. Drina Köprüsü, Bitmeyen Kavga, Martin Eden… Kimse de bana “Evladım ne yapıyorsun?” dememiş. Tahmin edebileceğiniz üzere çoğu yeri anlamazdım, daha kötüsü yanlış anlardım. Memleketimden İnsan Manzaraları’nı da o yaşlarda okumuştum, hatta ezberlediğim yerleri vardı. Beni büyümeye dair beyhude çabamdan kurtaran kitap Aziz Nesin’in Şimdiki Çocuklar Harika kitabı oldu. Sanırım ilkokul dördüncü sınıfta okumuştum. Sınıf öğretmenimiz her günün son saatinde beni tahtaya kaldırır ve kitabı bütün sınıfa sesli okumamı isterdi. Kahkahalarla gülerek okurdum, bütün sınıf mutlu olurduk. Kitabın topluma etkisini ilk deneyimlemem, Şimdiki Çocuklar Harika’yı sınıfta okuduğum o günlerde olmuştur. Sonrasında bütün çocuk kitaplarını yutar gibi okudum. Cem Yayınevi’nin Arkadaş Kitaplar serisi, Milliyet Yayınları’nın o küçük boy ciltli çocuk kitapları, Altın Kitaplar’dan çıkma çocuk romanları ve Jules Verne’ler, kısacası 70’li yıllara dair aklınıza ne geliyorsa. Bu kitapların bir kısmı hâlâ kütüphanemde duruyor.

Benim çocukluğumun şarkısına gelince… Bu öykünün duygusuyla cevaplayacak olursam, özgürce, bağıra çağıra, güle oynaya söylenebilecek bütün şarkılar derim.

Kitabın açılış öyküsü olan “Şarkısı Çocukluğun”u zamansal bir bağlamda sormak istiyorum. Zamanın çok belirgin olmadığı distopik bir öykü. Hem bu öykü hem de kitap genelinde, öykülerin zamansız ve mekânsız olmasını istemenizin bir sebebi var mı? Ve öykünün başlığı beni bu konuda meraklandırdı, sizin çocukluğunuzun bir şarkısı var mı?

Bu soru için teşekkür ederim. Bu özellikle çalıştığım bir konuydu. Kitaptaki öykülerin çoğu belirgin bir zamanı, çerçevesi net çizilmiş bir mekânı işaret etmiyor. Karakterlerimiz, olay örgülerimiz her an, her yerde olabilir. Dünyanın kanayan yaraları belli bir zaman dilimine ya da yerkürenin tek bir coğrafyasına sıkışmış durumda değil. Adaletsizlik, katliamlar, doğa talanı, savaşlar her devirde, her coğrafyada karşımıza çıkıyor. Kitaptaki öykülerin çoğunda her an-her yerde duygusu olsun ve bu tedirginlik okura geçsin istedim. “Şarkısı Çocukluğun” yakın gelecekte de geçiyor olabilir, bugün dünyanın bir köşesindeki bir adada da… Şu pandemi dönemini düşünsenize; beş yıl önce herkesin evlerine hapsolacağı bir dünyadan söz etsek, “50 yıl sonra olabilecek, distopik bir senaryo” derdik. Benim çocukluğumun şarkısına gelince… Bu öykünün duygusuyla cevaplayacak olursam, özgürce, bağıra çağıra, güle oynaya söylenebilecek bütün şarkılar derim.

“Dancing Queen” öyküsünü de sormak istiyorum. Ölüm döşeğinde muzip bir anneanne ile karşılaşıyoruz öyküde. Bu sıra dışı kadın, aynı zamanda torununun kahramanı da. Sizin de böyle muzip, hayatta dans etmeniz gerektiğini söyleyen kahramanınız/kahramanlarınız var mıydı?

Hem anne tarafımdan hem baba tarafımdan geniş ve kalabalık bir aile içinde büyüdüm. Bayramlarda, özel günlerde sıkılıkla görüşen, eğlenen, birlikte yiyip içmekten keyif alan, şarkılar söyleyen, biz çocukları da eğlencelerine dahil eden insanlardı hepsi. Belki hiçbiri bana hayatı dolu dolu yaşamak konusunda öğütler vermedi ama onların o yaşama zevkini görmek yetiyordu bana. Birçoğu da sanatla ilgili insanlardı; enstrüman çalanlar, beste yapanlar, şiir yazanlar, ressamlar… Ama şu anda düşünüyorum da en önemli özellikleri ve bana en değerli katkıları neşeli ve çalışkan insanlar olmalarıydı. Bu coğrafyada uzun süredir kaybettiğimiz iki özellik; çalışkanlık ve neşe. Artık çalışmadan kazanmak, üretmeden tüketmek istiyoruz. Neşemizi de kaybettik. Düşünsenize, o günleri anabilmek için sığındığımız filmlerden birinin adı bile “Neşeli Günler”. Ama o “neşe” sadece anılarda kaldı. Birbirimizin gülüşüne, neşesine, rengine bile tahammülümüz kalmadı sanki. Buna çok üzülüyorum.

Anılar deyince de onların bize birer sinema tablosu, birer müzik parçası, birer roman gibi geldiğini unutmayalım. Bir kayıpla baş etmenin yolu geçmişi silmek değil, o geçmişi sanat yoluyla kayıt altına almak.

“Geçmişi Silmek” öyküsüne de gelmek istiyorum. Hikâye, eksik olan bir baba figürüyle başlıyor. Muhakkak ki hepimizin hayatında eksik parçalar var, baş etmenin yolunu “geçmişi silmek” gibi algılıyoruz belki de. Baş etme yolu hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Edebiyat da bu yollardan biri midir sizce?

Edebiyat sadece geçmişle baş etmek ya da hesaplaşmak konusunda değil, bir hafıza kaydı oluşturmak konusunda da en sağlam yollardan biri. Edebiyat ve tümüyle sanat. “Kayıp” meselesi neredeyse bütün kitaplarımda tartışmaya çalıştığım bir mesele. Hatta çocuk kitabım “Burun” bile bir kayıpla açılıyor, kitabın baş karakteri Ali bir sabah burnunun yerinde olmadığını fark ediyor. Bir okurum hatırlatmıştı bana bunu; “Çocuk kitabınızda bile kayıplar var,” demişti. Kaybolmalar, gitmeler, geride kalmalar, yalnızlaşmalar, baş etme ve yas süreçleri öykülerimde sıkılıkla kendilerine yer bulmuş. Aynı şekilde parça-bütün ve eksik parça meselesi de… Şöyle düşünelim; bir kaybımız olduğunda neye sığınıyoruz? Ya bize o kaybı hatırlatacak anılara ya da o kaybımızla farklı bir ilişki kurmamızı sağlayacak bir sanat eserine. Anılar deyince de onların bize birer sinema tablosu, birer müzik parçası, birer roman gibi geldiğini unutmayalım. Bir kayıpla baş etmenin yolu geçmişi silmek değil, o geçmişi sanat yoluyla kayıt altına almak.

Salgın boyunca tekrardan okuduğunuz ve böylece farklı bir yönünü keşfettiğiniz yazarlar ya da metinler oldu mu?

Özellikle salgının ilk günlerinde yaptım bu dediğinizi. Turgenyev’le başladım, elimde ne kadar kitabı varsa yeniden okudum. İlkbahar Selleri’ni yıllar önce okuduğumda bu kadar etkilenmemiştim, harikaymış. Aynı şekilde üç dört kitaplık bir Nabokov okuması yaptım. Zaten hep etkileyici bir yazardır, yine iyi geldi. Coetzee’den önce Utanç, sonra da Barbarları Beklerken’i okudum yeniden. Muhteşem bir yazar, her yeni okuyuşumda bir şeyler keşfediyorum. Hatta şu anda da Coetzee’den İsa’nın Çocukluğu’nu okuyorum. Pandemi döneminde Gazete Oksijen’de yazmaya başlamam da çok sayıda kitabı yeniden okumamı sağladı. “Rafta Kalmasın” diye bir köşem var Oksijen’de. Hâlâ baskısı olan, yani hâlâ rafta olan kitapları yeniden gündeme getirmek için yazdığım yazılar. Dolayısıyla tam da dediğiniz gibi, “tekrar okumalar” yapmam gerekiyor.

Onlarca saatim olsa keşke. Günün birinde kendime hediye etmek istediğim saatler var, hayali bile güzel.

Zamanla ilgili konuşuyorken sizin zamanla olan ilişkinizi de sormak istiyorum. Saatlerle ilişkiniz nasıl, merakınız var mıdır? Yanı sıra, zamanı nasıl takip edersiniz, dakik misinizdir mesela?

Geldik en önemli konuya: Zaman. Hayattaki en önemli şeylerden biri benim için zaman. Hatta sanatla ilişkimi belirleyen de, zaman kavramı. Az önce sözünü ettiğim hafıza kaydını oluşturabilmek, sanatın zamanı dondurma yeteneğiyle mümkün oluyor. Zaman, üstüne çok düşündüğüm, çokça okuma yaptığım bir kavram. Ama şimdi işin gündelik hayat pratiği kısmını konuşalım. Çok dakik olmaya çalışırım. Birinin randevusuna geç kalmasına, söylediği saate sadık kalmamasına falan dayanamıyorum. Dakik olmak ya da olmamak benim için belirleyici bir özelliktir. Zamanı hoyratça kullanan insanlarla bir derdim var anlayacağınız. Zamana bu kadar değer veren birinin saatlere ilgi duyması da normaldir herhalde. Bayılırım saatlere. Takı kullanan biri değilim, sadece saatim olsun yeter bana. Onsuz yapamam. Son yıllarda akıllı saatler kullanıyorum çoğunlukla. Ama yine de arada bir internete girer, alamayacak olsam bile saatlere bakar, beğenir, incelerim. Onlarca saatim olsa keşke. Günün birinde kendime hediye etmek istediğim saatler var, hayali bile güzel.

Sizin için özel olan bir saatiniz var mı? Belki bir aile büyüğünden hatıra bir saat olabilir…

Rahmetli babamın saatine hayranlıkla bakardım. Bilinen bir markanın standart modellerinden biriydi. Altmışlı yetmişli yılların bir modeli. Babam daha hayattayken, bir şekilde kayboldu o saat. Onun bugün bende olmasını isterdim. Onun dışında sevdiğim saatler var ama böyle bir hatırası olan bir saatim yok.

Doğa ve kuşlar ‘Yeter, rahat bırakın bizi, bu dünyanın sadece size ait olmadığını öğrenin artık!’ çığlıkları atmaktan başka ne diyebilirler ki?

Son olarak, kuşların size de söylediği bir şeyler var mı bu aralar?

“Daha iyi bir dünyanın hayalini kurmaya devam et” diyorlar demeyi çok isterdim. Ama şu söyleşiyi yaptığımız günlerde, yine doğa katliamı haberleri geliyor. Tuz Gölü’ne akan kanallara, tarlalara su çekebilmek amacıyla yapılan bendler nedeniyle binlerce yavru flamingonun öldüğü, daha doğrusu öldürüldüğü bir günde konuşuyoruz. Doğa ve kuşlar “Yeter, rahat bırakın bizi, bu dünyanın sadece size ait olmadığını öğrenin artık!” çığlıkları atmaktan başka ne diyebilirler ki?