Seçkin Pirim’le Karenin Sınırları Dışına Çıkmak

Louis Vuitton’un İstinye Park’taki yeni mağazasının dış cephesi için yaptığı kalıcı yerleştirme çalışmasıyla epey konuşulan sanatçı Seçkin Pirim, çocukluk hayalini nasıl gerçekleştirdiğini anlatıyor.

Seçkin Pirim

Fotoğraflar: Serkan Eldeleklioğlu

Louis Vuitton’un İstinye Park’taki mağazasının dış cephesine bir kalıcı yerleştirme çalışması uyguladınız. Nasıl gelişti bu süreç; biraz bahsedebilir misiniz?

Louis Vuitton, Türkiye’de açacağı bir mağaza için bir sanatçıyla çalışmak istediğini söylemiş ve burada çalıştığı PR ajansından birlikte çalışabilecekleri sanatçı isimlerini talep etmiş. Bu sanatçı isimlerinden yaptıkları araştırma doğrultusunda da bu işi benimle yapmaya karar vermişler. Orada da şöyle güzel bir hikâye var aslında; normalde seçilen sanatçılara bir çalışma yaptırıp aralarında projeye yakın gördükleri ismi seçerlermiş. Burada ise direkt olarak benimle çalışmak istediklerini söylemişler, bu benim için çok güzel bir şey oldu. Böylece Paris’le görüşmelere başladık. Aslına bakılırsa Louis Vuitton sanatçılarla çalışıyor, vitrinler tasarlıyor fakat bu proje, bir binanın bir sanatçıya teslim edildiği ilk proje neredeyse. Bu yüzden onlar için de tereddütlerin, heyecanların olduğu bir proje oldu ve 1,5-2 sene süren bir süreçle tamamlandı. Birkaç versiyonun olduğu tasarımlar çizdim, aralarından birlikte seçimler yaptık; araya pandemi girdi, bir durmak zorunda kaldık. Böyle böyle çalışma sonunda tamamlandı.

Louis Vuitton’un izniyle

Çok önemli sanat koleksiyonları olan bir markadan bahsediyoruz. Onlarla birlikte çalışmak büyük bir deneyimdi, bir dünya markasıyla çalışmanın bir şans olduğunu da bir kez daha gördüm. Sanatçının önünü açmak için her şeylerini ortaya koyuyorlar; buna çok saygı duydum. Bir gün çekinerek bu işi mermerden yapmak istediğimi söyledim, fakat çok maliyetli bir prodüksiyon bunu da biliyorum; ben daha mermerin Türkiye’yle bir bağ kuracağına ikna etmeye çalışmadan sözümü kesip ben istiyorsam onlar için uygun olduğunu söylediler örneğin.

Bahsettiğiniz mermer Türkiye’de mi üretildi, forma nasıl karar verdiniz?

Aslında ilk başta kendi heykellerimi kullandığım malzemeden yapmayı planlıyordum, hatta markanın çalıştığı Hong Kong’lu bir firma yapacaktı. Tam sonlara doğru, bu binanın İstanbul için ikonik bir şey olacağını ve onların da böyle bir şeyi ilk defa burada yapacaklarını, bu yüzden de bizimle bir bağı olmasını istediğimi söyledim. Çok teknolojik değil de, bizdeki tarihi kökle bağdaştırabileceğim bir şey istedim. Türkiye’den çıkmış bir mermerle, geçmişle geleceği bir araya getirsem diye düşündüm. Hatta Türkiye’den bir firmayla yapmayı teklif ettim, o da zorlu bir süreç oldu ama bunu da kabul ettiler. Yerleştirmeyi, mermer işçiliğini içinde barındıran bir mühendislik firmasıyla beraber yaptık. Bu yapı belki de zamanla yavaş yavaş eskiyecek, o haliyle antik kentlerden çıkmış bir hissi de olacak. Form olarak ise son dönemlerde çalıştığım parçalı formlarla markanın kimliğini çok bütünleştirdim. Louis Vuitton klasik kare deseniyle benim kullandığım parça parça formları çok örtüştürdüm. Yine son zamanlardan sınırları aşmak, kalıpları kırmak üzerine kafa yoruyordum. Yani, sanat eserlerinde milyonlarca kullanılmış klasik bir kareyi bir kere daha kullansan nasıl kullanırım, karenin sınırları dışına nasıl çıkarım diye çok kafa yordum; bu yüzden de bu seri onlarla çok iyi örtüştü. Bunların hepsi bir araya geldi, böyle alt metni çok dolu bir çalışmaya dönüştü.

O boyutta yaptığım en büyük işlerden biri olduğu için küçük Seçkin’in heyecanını yaşadım, çünkü çocukluktan beri hayalimde bir bina yapmak vardı. Heykel gibi bir bina yapmak istiyordum; bunu gerçekleştirebildiğim için çok mutlu oldum.

Taşın Antalya’dan gelmesinin özel bir sebebi var mıydı?

Taş seçimi konusunda da ufak bir şımarıklık yaptım, çalıştığımız taş doğal bir taş. Şöyle oluyor; dağın farklı yerlerinden bloklar kesiyorsunuz ve ister istemez renk farklılıkları oluyor. O kadar saf bir görüntü olsun istiyordum ki 100 taş kesildi, 30’u kullanıldı. Bu taş da en çok Antalya’da çıkıyor, o yüzden orası seçildi.

Eserin son halini gördüğünüzde ne hissettiniz?

Louis Vuitton’un bizi bir tek orada zorladığı kısım vardı, mağaza açılana kadar bir santimetrekaresinin bile görünmesini istemediklerini söylediler. Bu yüzden önünde koca bir brandayla kapalı kaldı aylarca. Arkada çalışabilecek yalnızca bir metrelik alan vardı; devasa bloklarla çalıştık, montajları çok zor oldu. O yüzden ben de bitene dek hiç görmedim. En sonunda Paris’ten brandayı indireceklerini mesaj attılar. Ben de o akşam uçakla yurtdışından dönecektim. Gece 00.00’da uçak indiğinde hemen gidip görmeyi düşündüm, fakat sonrasında ilk görüşüm gece karanlığı değil de sabah olsun istedim. Sabah heyecanla görmeye gittim, fakat heyecanım yaklaşık üç dakika kadar sürdü. O ilk üç dakikadan sonra mesleki deformasyon devreye girdi, “Şurası az mı zımparalanmış, burada bir yamukluk mu var?” gibi sorular sormaya başladım. Yine de, o boyutta yaptığım en büyük işlerden biri olduğu için küçük Seçkin’in heyecanını yaşadım, çünkü çocukluktan beri hayalimde bir bina yapmak vardı. Heykel gibi bir bina yapmak istiyordum; bunu gerçekleştirebildiğim için çok mutlu oldum.

Çocukluktan bu yana gerçekleştirmek istediğiniz başka hayalleriniz var mı?

Tabii, daha yapmak istediğim çok şeyler var. Lisedeyken bir defter tutmuşum; defterin yanında yaşlar ve o yaşa geldiğimde neler yapmış olmam gerektiğinin bir listesi var. 24 yaşına geldiğimde bir yarışma kazanmış olmalıyım yazmışım örneğin. Tanrı’ya şükür ki, onların birçoğunu gerçekleştirdim.

Mermerle hikâyeniz Louis Vuitton’la başlıyor bir yanıyla. En son Contemporary Istanbul’da da mermerden bir eserinizi gördük. Onun tasarlama süreci nasıl gelişti?

O da yine o kadar kendiliğinden gelişti, ki bu akışı çok seviyorum. Tam Louis Vuitton işi sıralarında “Amorf” diye bir mermer tasarım yarışması yapıldı. Bana da bir jüri daveti geldi, kabul ettim. Yarışmanın sponsorlarından biri de Alpay Mermer’di, oradan Melike’yle tanıştım; Melike’yle mermerle çalışmak istediğim üzerine sohbet ederken Alpay Mermer’in taşlarından heykel yapabileceğimi söyledi. Aynı zaman da yine orada taşın kaba yontusunu yapacak biriyle de tanıştım. Tam bu tarihlerde de fuara da 1,5-2 ay gibi bir vakit kalmıştı. İşte, tam da o gün mermerden heykel yapmaya karar verdim. Afyon’da yapıldı, sonra buraya geldi ve üstünde çalışmalarımızı yaptık. Belki de hayatımın en hızlı heykellerinden biri oldu ama sonucundan hakikaten çok memnunum. Şimdilerde de yavaş yavaş mermerle bir aşk başladı. Yüksek ihtimalle devam ederim diye düşünüyorum.

Ruh, 2021, mermer (Alpay Mermer), 170 x 110 x 45 cm (Fotoğraf: Nazlı Erdemirel)

İşiniz hayatınızın çok büyük bir alanını kapsıyor, bu yüzden atölyenizin sizdeki yerini de merak ediyoruz. Atölyedeki bir gününüz nasıl geçiyor?

Haftanın yedi günü atölyedeyim, bu da ustalarımdan çıraklıkta öğrendiğim “Atölyenin kapısı her gün açılacak” disiplininden geliyor. Hiç işim olmasa bile orada kitap okuyor, maket yapıyor, müzik dinliyorum; burada olmayı seviyorum. Bazen uyumaya bile atölyeye geldiğim oluyor, burada uyumak çok hoşuma gidiyor. Pazar günü bile atölyede dinlenmeyi tercih ediyorum.

Eserlerinizde renk ve materyal tercihi zamanla nasıl değişiklik gösterdi?

Kariyerimdeki sanatsal gelişim benim için o kadar doğal ilerleyen bir süreç oldu ki… Hiçbir zaman bir yapıtımı, modanın ya da dünyada ne oluyorsa ona kanalize olayım duygusuyla yapmadım. Hatta heykellerin satılabilir bir şey olduğunu üniversitenin ilk zamanlarında öğrendim. Benin için sadece heykel yapmak vardı. Bu kadar hayatımın içinde olduğu için tüm işler de hayatımla doğru orantılı gitti. Bu yüzden de çıkan işlerin samimiyeti konusunda çok inançlıyım. Üniversite döneminde Metallica dinleyen, uzun saçlı ve sürekli siyah giyinen biri olduğum için heykellerimi de siyaha boyuyordum. Hep verdiğim bir örnektir; bir gün Taksim’de bir vitrinde mavi bir tişört gördüm ve bayıldım rengine. Bir yandan da “Rock gençliğiyiz, mavi giyilir mi?” diye kendimle mücadele ediyorum. Yine de içim gittiği için aldım ve bir kenara koydum. Bir iki ay sonra o tişörtü giydim, çok da hoşuma gitti; o dönemden sonra heykellerimi maviye boyamaya başladım. Tasarım süreci hep böyle kendiliğinden gelişti, hiçbir zaman hangi renge boyasam diye hiç düşünmedim. Sonrasında hayatımın çok sakin geçtiği bir dönem oldu, o sırada da bir sergiye hazırlanıyordum. O sergideki tüm işlerimi de beyaza boyadım, serginin her yeri bembeyazdı. Renk kısmında hep doğallığıyla gelişen bir süreç oldu benim için. Heykellerimde mavi, kırmızı, beyaz ve siyah dışında hiçbir renk olmadığı sorusu çok geliyor. Nedenini ben de bilmiyorum, çünkü içim böyle söylüyor. Verdiğim bir konferansta da bu soru geldi, bunun üzerine bir gün hayatımda hiç yapmadığım renkte bir iş yapacağımı söyledim. Böyle bir iş yaptım da şimdilerde, mor renkte. Yüksek ihtimalle bir daha bu renkte bir iş yapmam, güzel oldu fakat bir huzursuzluğum oldu. En azından görmüş oldum. Şimdilerde de renk değil, fakat materyal biraz değişmeye başladı. Materyal konusunda biraz heyecanlanmaya başladım. Az önce bahsettiğim gibi, bir anda kendimi heykelden mermer yaparken buldum ama tamamen plansız gelişiyor süreç.

Atölye kısmındaki o zanaat tarafını seviyorum, hâlâ da büyük işler yapmama rağmen birçok iş kendi elimden çıkıyor.

İlk atölyenizden bugüne, sanat dünyasının film şeridinde neleri izlerdik?

Ben atölyelerde büyüdüm ve atölye ortamını çok seviyorum. İlk atölyemi lise sonda açtım. O da direkt Kuzguncuk tayfaya özentiliktendi; benim de bir atölyem olsun diyerek açmıştım. Atölye kısmındaki o zanaat tarafını seviyorum, hâlâ da büyük işler yapmama rağmen birçok iş kendi elimden çıkıyor. Ayrıca atölye ortamının ve üretim sürecinin bir meditasyon olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden de bu büyüme sürecinde atölye ortamını hep seviyordum.

Üniversite yıllarında ise böyle cafcaflı bir sanat camiası yoktu. Şu anda galeriler genç sanatçı arayışı içinde, fakat o zamanlar böyle değildi. Genelde bilindik ve garanti olan isimlere sergi açmayı tercih ediyorlardı. Örneğin heykel bölümden on kişi mezun olursa heykel sanatıyla hayatına devam eden bir kişi falan kalırdı, diğerleri para kazanmak için dizi-film ya da tiyatro dekorları gibi yönlere kanalize olabilirlerdi, ki para kazanmak ve hayatta kalmak zorundalar. Heykel yaparak geçinmek, henüz o dönemlerde çok mümkün değildi. Ben de o dönemlere baktığımda, yirmili yaşlarımda, para kazanmak için bir sürü iş yapmıştım ama hayalim hep sadece heykel yapmaktı. Hep çok zor dönemler geçti, fakat şöyle bir şansım oldu ki üniversiteyi bitirdiğim gün bir galeriyle çalışmaya başladım. Bu da sanırım geçmişten gelen birikimin getirisiydi, yani üniversitenin ilk iki senesinde teknik öğrenirsin ama ben onları zaten atölyeler sayesinde on yıldır biliyordum. O yüzden de bu tecrübeler bana birazcık zaman kazandırmış olabilir. O dönemde bir sürü işler de yaptım, para kazanmak için yarışmalara katıldım örneğin. Bu yarışmaların sonrasında kariyerimde önemli bir yerde olacağını ise bilmiyordum.

Orta sınıf bir aileden geliyorum ve kendi paramı kendim kazanayım diye hep böyle yarışmaları kovalıyordum. Sanırım o dönemde 15-20 yarışmaya katılmışımdır, pratiğini çok iyi bildiğim ve kanalize olduğum için o yirmi yarışmanın yirmisini de kazandım. Yine de o zamanlar bu işi profesyonel olarak yapmak, bir galeriyle çalışmak için zor zamanlardı. Şimdi ise şöyle bir değişim oldu, aslında baktığımızda 2010’dan beri sanat camiasının büyüdüğü bir Türkiye’deyiz. Sanatın daha odak noktası olmaya başladığı bir tarafa yöneldik. İzleyiciler de müzeleri geziyorlar, fuarlara geliyorlar; Contemporary Istanbul’da gördük örneğin, tıklım tıklımdı. Bu kalabalığın birçoğunu da belki sanata meraklı insanlar oluşturuyordu. O yüzden genç sanatçılar şimdi çok daha fazla alan bulabiliyor. Şunu görüyorum ki bugün mezun olan 10 heykeltıraş, heykel yaparak yaşayabilirim diyebiliyor. Hatta ben bile üniversitede heykel bölümüne girerken şöyle bir ayrım yaşamıştım; evet heykel yapmayı çok istiyordum ama hayatımı bununla nasıl geçindirebileceğim diye düşünmüştüm. Bu noktada annem, sekiz yaşımdan beri heykel yapmayı istediğimi anımsatıp hayalimin peşinden gitmem için destekledi. İyi ki de bunları söylemiş.

Çocukluktan beri içimde en iz bırakan isim İlhan Koman olmuştur.

İlk gördüğünüzde sizi büyüleyen eser neydi?

Mimar Sinan’a giderken önünden geçtiğim İlhan Koman’ın “Akdeniz” heykeli vardır. O eserin bende çok tuhaf ve içimi hoplatan bir hissiyatı olmuştur. “Akdeniz”, o zamanların sayılı eserlerindendi. Yıllar sonra da şöyle ilginç bir şey oldu; ben üniversitedeyken “Akdeniz” heykeli restore edilecekti ve yenileme için kurulan ekipte ben de vardım. Yaklaşık 20 gün boyunca o heykelin başında çalıştım, esere dokundum. Çocukluktan beri içimde en iz bırakan isim İlhan Koman olmuştur.

Peki bugün size hangi sanatçı ilham verir?

Aslında çok atölyemde kapalıymış gibi görünsem de dünyayı keşfetmeyi seviyorum. Bir sergi haberi alıp atlayıp yurtdışına görmeye gittiğim çok olmuştur. Bu yüzden çok ilham aldığım isimler oluyor. İspanyol heykeltıraş Eduardo Chillida vardır mesela, hâlâ da aşığımdır yaptığı işlere. Hayatımda çok önemlidir, ara ara açıp okurum kitaplarını, kıskanırım yaptığı şeyleri. Dediğim gibi çok bakarım, ki bakmak sadece ilham vermez, ne yapmaman gerektiğini de söyler.

Bir Eduardo Chillida’m olsun çok isterdim. Bundan 20 sene önce kadar, Berlin’de bir Eduardo Chillida sergisindeydim. Çok heyecanla sergiyi gezdim, sergi çıkışında Chillida’nın imzasını kendi kullandığı materyalle küçük küçük anahtarlık gibi kullanabileceğiniz şekilde tasarlamışlar. Onlardan birini Eduardo Chillida eserim oldu hissiyle aldım. Gittiğim bir yerlere hep bir Eduardo Chillida eseri var mı gözüyle bakarım, eğer varsa da mutlaka görmeye giderim.

Kareyi düşünün, dünya sanat tarihinde milyarlarca kez kullanılmıştır, fakat ben hâlâ bu kareyle hiç yapılmamış bir şey yapabilir miyim heyecanı içerisindeyim.

Chillida’yı bu kadar özel kılan nedir sizin için?

Sanırım hissi; Chillida’nın eserleri çok tuhaf bir his veriyor bana. Soyut işle uğraşmak çok zordur, ben de üniversiteden beri soyut işle uğraşıyorum. Hayatımda bir kere, üniversitenin ilk yıllarında figüratif bir iş yaptım ve hiç benlik bir iş olmadığına karar verip soyut iş yapmaya devam ettim. Soyut işteki o uçsuz bucaksız alan beni çok heyecanlandırıyor. Birincisi şöyle; kareyi düşünün, dünya sanat tarihinde milyarlarca kez kullanılmıştır, fakat ben hâlâ bu kareyle hiç yapılmamış bir şey yapabilir miyim heyecanı içerisindeyim. İkincisi de izleyicinin figüratif bir işle bağ kurması daha basit; tuvalde ağlayan bir kadınla bağ kurmak, kadının üzüldüğünü direkt görebildiğimiz için daha kolay oluyor. Peki, soyut bir işte bunu verebilir misiniz? İşte Chillida, bana o hissi veriyor.

İsyan, 2021, kağıt, mürekkep, kolaj, 137 x 140 (Fotoğraf: Nazlı Erdemirel)

Ben de hayatımda bir kez bunu yaşadım, New York’ta “Hypo-Chondriac” diye hastalık hastalığı üzerine bir sergi yapmıştım. Amerikalı bir kadın, sergilenen kocaman bir işimin karşısında sebebini anlayamadığı bir şekilde ağlamaya başlamış. Eserden sonra beni görmek istemiş, görünce bana da sarılıp ağladı. İstediğim şey tam anlamıyla buydu ve bunu ilk defa orada yaşamış oldum. Chillida için de ben de aynı şeyleri hissediyorum, benim de Chillida’nın iki işinde ağladığım olmuştu.

Saatlerle aranız nasıl?

Eskiden zamana ve tasarımsal anlamda saatlere çok meraklıydım. Bir Philippe Starck saatim ve Damien Hirst’ün tasarladığı bir saatim vardı. Yıllar önce Londra’da Saatchi Gallery’deki bir sergim için yaklaşık iki ay Londra’da kaldım. Bu iki ay sürecinde çok iyi vakit geçirmek ve oldukça iyi geçen sergimin ardından yeni işlere odaklanmak gibi planlarım vardı. Örneğin akşam yemeğine gidiyordum tek başıma, fakat İstanbul’dan gelen bir telefonla işle ilgili bölünüyordum. O yemeğin keyfini çıkaramadığım için o kadar kızdım ki kendime, zamanla olan bu sorunumu bitirip anı yaşamaya karar verdim. Yemeğimi yedim, dışarı çıktım ve Philippe Starck saatimi çıkarıp çöpe attım. Sonra bir dövmeciye gittim ve bileğimde saatin olduğu kısma “NOW” yazdırdım. O vakitten beri, saati bu dövmeyle takip ediyorum. Bu yüzden hep şu andayım.

Yakın zamanda projeleriniz var mı?

Dirimart’la yeni bir birliktelik yaptık, son zamanlarda onun heyecanı yaşıyoruz; önümüzde güzel projeler ve sergiler var. Önümüzdeki sene için büyük bir sergi hazırlıyorum, Türkiye’nin üç büyük antik kentinde aynı anda açılacak. Yine Louis Vuitton tadında Maldivler’de büyük bir heykel yapıyorum, içine girilebilen yaklaşık 45 metrelik bir heykel, önümüzdeki aylarda da bu bitecek. Heyecanlı projeler var; çok çalışıyorum.

Bu yazı, Saatolog 2021-2022 sayısında yayımlanmıştır. Yazıdaki fotoğrafların yayın hakları Saatolog ve saatolog.com.tr mecralarına ait olup yazılı ön izin olmaksızın hangi ortamda olursa olsun kullanılması yasaktır.