David Bowie'nin 1978'de Vogue için çekilen fotoğrafları

İnceydi, Beyazdı, Düktü: David Bowie

“O bir rock star’dı” demek eksik kalır, “rock star”ın kendisi bizzat David Bowie’ydi.

Altı yıl oldu, 8 Ocak 1947 tarihinde Londra’da doğan David Bowie, 2016 yılının 10 Ocak günü, yani doğum gününden iki gün sonra, 69 yaşında New York’ta vefat etti. Milyonlarca müzik âşığının gerçek kahramanı olduğu için, sadece fani bedeni yalan dünyaya veda etti.

Bowie’yi ilk gördüğüm an muhtemelen “Space Oddity” albümünün kapağıydı, henüz 10-11 yaşlarındaydım. Elimdeki John Steinbeck’in 750 sayfalık Gazap Üzümleri’ni okuyarak dünyayı anlamaya çalışan zavallı bir çocuk olarak hayran olunacak daha iyi bir müzisyen yoktu. İstanbul’un eski mahallelerinde, Fatih’te doğmuş, resim yeteneğinden başka bir özelliği olmayan –Batı müziği dinlemeye merak salmış– saf bir çocuğun gözünde harika bir görüntüsü vardı Bowie’nin. İlk gördüğüm uzun saçlı abi olan ve bana müziği sevdiren Apaçi Ayhan’ın annesi zaten Bowie için her zaman şunu söylerdi: “Ne güzel çocuk. Eğer kendinizi benzetecekseniz o uzun saçlı pasaklılara değil, buna benzetin.”

Neredeyse hayatımın soundtrack’i olarak her dönemine anlam kattı Bowie. Anılarımla özdeşleşmiş, sayısız şarkısına denk gelen fotoğrafım oldu hafıza koridorlarımda…

Yarım asrı aşan kariyeri içinde kılıktan kılığa girdiği için rock dünyasının bukalemunu olarak tanınan zarif ve içten davranışlı Bowie, aynı zamanda o âlemin en zeki girişimcisiydi.

1997’de 55 milyon dolarlık Bowie bonosu satmış, bir yıl sonra Ultrastar teknoloji şirketini kurmuş, sanat okulu geçmişini değerlendirmeyi bilen biri olarak sitesinde, umut veren öğrenci işlerini küçük bir komisyonla pazarlamış; Londra’da bir çağdaş müzik, film ve görsel sanatlar festivali organize etmişti. İnternetin mesleki olanaklarını inceleyerek Sony ile dağıtım anlaşmasını kısa süreli tutmuş, müzik pazarında her şeyin 10 yıl içinde değişeceği ve telif hakkının ortadan kalkarak müziğin su ve elektrik gibi insanlara ulaşacağını öngörmüştü.

Pop müziğin tarihini kendi hayat hikayesi ile özdeşleştirmeyi beceren, “zamanın asla gerisinde kalmayan adam”dı. Vefatının ardından bile en yüksek paraları varisleri kazanmıştı.

Örneğin sadece üç yıl içinde yaptığı kayıtlar 12 CD’de (ya da 13 plak) toplanmıştı. 1974 ile 1976 yılları arasındaki –yani 27 ile 29 yaş aralığındaki zaman dilimine denk gelen, “Diamond Dogs”, “Young Americans” ve “Station To Station” albümlerinin yapıldığı zamanların– kayıtları, lüks bir bokset olarak “Who Can I Be Now?” (1974 – 1976) adıyla yayınlanmıştı. Bu sanatsal koleksiyon parçasının içinde, bir de nadir ya da yayınlanmamış fotoğrafları, basında çıkmış eski yorumları ve teknik notları içeren 128 sayfalık bir kitap ve dijital indirme kartı vardı. Zamanında –posta parası hariç– CD için 120, plak için ise 250 dolar gibi fiyatı bulunan bu tarihi eser, hani neredeyse orijinal bir Rembrandt’tan birazcık ucuzdu!

Huzursuz şarkılarındaki karanlık tablolara rağmen, her gecenin sonunda bir güneşin doğacağına dair umut veriyordu. Bu yüzden nihilist değil, gelecekçiydi. Geçmişin izlerini taşıyan albümleri geleceğin de habercisiydi. Üç farklı –geçmiş, şimdiki ve gelecek– zaman kipinde yankılanan sesiyle, bellek faktörünü ihmal etmeyen gelecek kurguları yaşatıyordu.

Hiçlik ve hasret temalı şarkılarında kendini yeniden keşfederken aynı hissiyatı dinleyene de yaşatıyor; işte o yüzden mütemadiyen değişen imajı otobiyografik ipuçları verirken sizin de içinizdeki dehlizleri keşfetmenize yardımcı oluyordu. Şarkılarındaki pencereler tek taraflı değil, Bowie’ye ve dinleyene karşılıklı açılıyordu.

1960’lardan bu yana yıldız kişiliğinin olanaklarını zorlayarak konserlerini tiyatro ve moda şovlarına dönüştürmüş, parçalarını punk, elektronik ve dans ritimleri ile beslemişti.

Hayatı boyunca şarkıları aracılığıyla hiçbir zaman cevaplanamayacak soruları tekrar tekrar sormuş, kariyerinin özellikle son 15 yıllık bölümünü terk edilmişlik ve yalnızlık hakkındaki şarkılarla doldurmuştu. Son albümü “Black Star”daki “Lazarus” adlı parça bir veda şarkısı gibiydi. Tevekkeli değil, pek çok şey gibi ölümü de malum olmuştu muhtereme.

Bowie’nin koskocaman bir dünyası vardı. Fakat, yine de çılgın kalabalığın ortasında değil; etrafını kalabalıklaştırmadan, doğal olmayan ülkede, suni bir çölde çalışmaya devam etti. Son yıllarını yarı inzivada geçiriyor, basının karşısına nadir çıkıyor, seyahat etmiyor, uçağa binmiyor, konser vermiyordu. Ülkemize de hiç gelmedi, dünya gözüyle bizlere bir konser vermedi. “O bir rock stardı” demek eksik kalır, “rock star”ın kendisi bizzat David Bowie’ydi. İnceydi, beyazdı, düktü… Dünyaya emaneten düşen bu zamansız adam, ait olduğu yere, Mars’a döndü. Altı yıl önce…