Ahmet Büke, ödüllü romanı Deli İbram Divanı’nın ardından bu kez yeni kitabı Kırmızı Buğday’la karşımıza çıkıyor.

Ahmet Büke, Kırmızı Buğday adlı yeni romanıyla edebiyat sahnesine geri döndü. 2022 Vedat Türkali Roman Ödülü’nü kazanan Deli İbram Divanı, 1950’li yılların İzmir’inde yeni esen ekonomik ve politik rüzgârları anlatıyordu. Büke, Kırmızı Buğday’da zamanda daha da geriye gidiyor ve Osmanlı’nın çöküş yıllarında Batı Anadolu bölgesindeki toprak mülkiyetini ve sınıf mücadelelerini ele alıyor. Deli İbram Divanı’nın başarısının ardından Büke bir kez daha köylülere ve mülksüzlere yönelerek bir ulusu şekillendiren hayatta kalma mücadelesini keşfediyor. Kırmızı Buğday’ın kişisel ve tarihsel köklerini, titiz araştırma sürecini ve sesini duyuramayanların hikâyelerini ortaya çıkarma arzusunu Büke’den dinledik.

Bir röportajınızda “Ben bir şey öğrenmek için yazıyorum” diyorsunuz. Deli İbram Divanı’nda hangi merakınızın peşinden gittiniz ve hangi merak sizi Kırmızı Buğday’ı yazmaya götürdü?

Deli İbram Divanı’nı bitirip yayınevine teslim etmiştim. Roman 1950’li yıllarda Batı Anadolu’daki bir hikâyeyi anlatıyor. 1950’li yıllar hem Batı Anadolu’nun hem Türkiye’nin harcının yeniden karıldığı, sınıfsal çelişkilerin çok değiştiği, mücadelenin çok farklı noktalara geldiği yıllar. Özel bir dönem. O romanın evveliyatını anlatmak gibi bir fikir vardı aklımda. “1950’li yıllarda sınıf mücadelesine taraf olan kesimlerin daha evvelinde nasıl bir memleket, nasıl bir dünya vardı?” sorusunun peşine düştüm. Birçok sorunun ve ayrıntının peşine takıldım diye bilirim. Kronolojik bir tarih okumasından ziyade, tarihte ne olduysa “Neden böyle oldu ve neden başka türlü olamazdı?” ve “Hangi maddi koşullar bu sonuçlara yok açtı?” gibi soruların peşine düşmeye değerdi. Mesela coğrafi ve kültürel olarak birbirine yakın yerlerde işgale karşı genel tutum neden bu denli farklıydı? Bu, güzel bir soruydu. “Acaba bunun toprak mülkiyeti, sınıflar dizilişi ve bunlara bağlı olarak sınıf mücadelesiyle bir ilgisi var mıydı?” sorucu da kurucu bir soruydu.

ahmet buke 06
Ahmet Büke

Roman sizin de doğup büyüdüğünüz Gördes’te geçiyor. Aile hikâyeniz de var mı roman içinde?

Evet. Kitabı ithaf ettiğim insanlar, isimlerini aldığım büyük dedelerim o dönemde Batı Anadolu’da, rençber, tütüncü, halk insanı olarak bu mücadelede yer almış insanlar. Yani romana başlamadan önce aklımda onların da hikayesini katarak Deli İbram’ın evveliyatını anlatmak gibi bir fikir vardı. Ancak ben akademik bir çalışma yapmıyorum, akademisyen değilim, tarihçi de değilim. Kurmaca yazıyorum. Elimde bir soru ve bu sorunun devamını tetikleyecek malzeme olması gerekiyordu. Şu geldi aklıma: 100 yıl önce benim de doğduğum coğrafya Gördes, İzmir işgal edildikten dört gün sonra komutanlığa ilk telgraf çeken yerlerden biri oluyor. “Biz bu işgali reddediyoruz, gerekirse silaha sarılacağız” diyorlar. Gördes, dağların arasında yoksul bir yer. O ay içinde Miralay Bekir Sami Bey, Batı Anadolu’yu teşkilatlandırmak için Anadolu’ya geliyor. İlhan Selçuk’un Yüzbaşı Selahattin’in Romanı adında bir kitabı vardır, aslında Yüzbaşı Selahattin’in anılarının bir derlemesidir bu. Yüzbaşı Selahattin, Bekir Sami Bey’in emir subayı ve tam o günlerde Akhisar’a beraber geliyorlar. Gördes ve Akhisar arası kuş uçuşu bir saat. Yani aynı günlerde yoksul insanların yaşadığı bir bölge ayaklanırken Akhisar eşrafı Bekir Sami Bey’le Yüzbaşı Selahattin’i kovuyor. 100 yıl önce aynı coğrafyada birbirine çok yakın olan iki yerleşim bölgesinde bir taraf işgale çok hızlı reaksiyon gösterirken ve teşkilatlanırken öbür taraf niye çok farklı bir tavır alıyor? Acaba bunun toprak mülkiyetiyle, sınıf yapısı ve sınıf mücadelesiyle bir ilişkisi var mı? Bu sorulardan yola çıktım.