Şef Tamar Bal’ın mutfağı, geçmişin kokusunu bugünün tabağına taşıyor.

Bazı insanlar sofrada konuşmaz, sofranın ta kendisidir. Tamar Bal da onlardan biri. Sadece yemek pişirmiyor; bir masa kuruyor, geçmişi çağırıyor, unuttuğumuz kokuları, usul usul karıştırılmış tencerelerin buharını, rakı kadehinin kenarına sinmiş sessizliği önümüze koyuyor. Onun mutfağında ölçüler gramla değil, anılarla yazılıyor. Bir yemeğin “hafızası” varsa eğer, Tamar bu hafızanın taşıyıcısı.

Çocukluğu Salomanje’de geçmiş. Babaannesinin davul fırınındaki böreği, dayısı Ara’nın meyhane usulü midye salması, annesinin sabah sabah pişirdiği tarçınlı yumurtalı ekmek… Ve şimdi hepsi onun ellerinde bir başka biçime bürünüyor. Modern ama kökünden kopmamış. Alaturka ama yenilikten korkmayan. Tamarig usulü dediği şey, belki de en çok buna benziyor: Denge.

Bu röportaj bir tarif listesi değil, bir tabak lakerda kadar kırılgan, bir duble rakı kadar açık sözlü bir sohbet. Gecenin sonunda sofrada kim kalırsa onunla bir daha konuşmak isteyeceğiniz türden. Buyurun, Tamar Bal’ın hikâyesi biraz topig, biraz lakerda, biraz da çocukluk neşesi…

sef tamar bal 01 1
Şef Tamar Bal: Rakının Yanında Hatıra, Topiğin İçinde Hikâye

Mutfakta ilk kıvılcım ne zaman çaktı? Sadece karnını değil, kalbini doyurduğun o ilk anı hatırlıyor musun?

Büyüdüğüm kültürün en keyifli getirilerinden biri, uzun saatler harcanarak kurulan masalarda büyümek oldu. Aile büyüklerimizin özenle hazırladığı mezeler, yemekler ve o yemekleri hazırlarken yapılan sohbetler… Masanın başına oturan aile büyüklerimiz ve biz küçüklerin masanın sonunda, yuvarlak kısımda oturtulması… Bu çok iyi bir şekilde gözlem yapmama sebep oldu. Hele ki aile büyüğümüzün o zeytinyağlı dolmadan aldığı ilk ısırık ve tüm ailemin “kıvamı, tadı olmuş mu?” diye gözünün içine bakması rutini…

Kalbimi doyurduğumu hissettiğim ilk an ise; 10 yaşındayken, annem geçirdiği rahatsızlık nedeniyle bir süre yürüyememişti. İyileşmeye başlayıp masaya gelebildiği ilk akşam ona gülen suratlı bir salata yapmıştım, annemin gözündeki mutluluk benim için dünyalara bedeldi.

Dayın Ara’nın meyhanesi senin için nasıl bir okuldu? O sofralarda öğrendiğin şeyler hâlâ seninle mi?

Dayım Ara’nın bizzat kendisi benim için bir okul oldu. Adada çocukken gittiğimiz restoranların mutfağına girerdi; mutfağına giremediği restorana bizi götürmezdi. Istakozu veya pavuryayı kendi getirir, kendi haşlar; acı hardallı sosunu muhakkak kendi yapardı. Eski dostlarıyla masa başında rakı içerken sohbetleri, anıları ve onların “eski İstanbul”u dinlemek inanılmaz bir ayrıcalıktı.