Cem Sağbil ile Heykel, Yön Değiştirmeler ve Mitoloji
Türkiye’den Almanya’ya uzanan bir sanat yolculuğu… Kalıcılıkla, mitolojiyle ve kadim olanla kurulan bir bağ… Cem Sağbil, heykelin yavaşlığında insanı ve zamanı yeniden tartıyor.
Heykel bazen bir coğrafyadan diğerine taşınan sessizliktir; bazen de bir omuzda, bir elde, bir gövdede zamana tutunan ağırlık. Cem Sağbil’in dünyasında heykel, hem somut hem soyut bir alan. Bir yandan bronzun teknik karmaşasına yaslanır, öte yandan mitolojinin görünmeyen katmanlarına sızar.
Onun sanat serüveni, kesintisiz bir doğrusal çizgiden ziyade yön değiştirmelerle, kırılma anlarıyla, yavaş ve inatçı bir derinlikle ilerliyor. Türkiye’de başlayan, Almanya’da keskinleşen, sonra yeniden Türkiye’ye dönerek bronz döküm atölyelerinde olgunlaşan bir yolculuk bu. Ve bu yolculukta “kalıcılık” kavramı kadar “aidiyet”, “beden”, “mit” ve “giz” de önemli.
Bugün Paris’te kamusal alanda duran heykelleriyle başka bir kültürel hafızaya karışan, Anadolu’nun kadim tanrıçalarını modern dünyanın ritmine taşıyan Sağbil, sanatını hız çağının ortasında yavaş ve ısrarlı bir dil olarak kuruyor. Belki tam da bu yüzden, heykel onun için hâlâ bir düşünme biçimi; zamanla, insanla ve hafızayla konuşmanın en berrak yollarından biri.

Heykel sizin hayatınıza ilk ne zaman ve nasıl girdi? Geriye dönüp baktığınızda “yönüm burada değişti” dediğiniz bir an var mı?
Böyle düşününce, bugüne kadar olan yaşamımda sanatsal kariyerimde birkaç defa kırılma noktası veya yön değiştirmeler var, evet. Bunlardan ilki sanıyorum lise 1’deydim; yaptığım resmi beğenmeyen resim hocamdan yediğim bir tokattı. Resmimi bir tek o beğenmemişti. Liseyi bitirene kadar da bir daha resim yapmadım; kendimce protesto ettim.
Cebir ve geometriden sınıfta kalıp bir sene bekledim. Bu arada üniversite imtihanına girip iyi de bir puan aldım ama üniversiteye giremedim. Seçimlerimde zaten sanatla ilgili bir bölüm yoktu. Fındıklı Güzel Sanatlar Akademisi kontenjan açıyor ve bir yetenek imtihanına giriyorsunuz. O sıralarda biraz da daha özgür olma hayali kurarak o imtihana girdim ve kazandım.
Fakat iki dersten dolayı liseyi bitiremediğim için, bir aileden özel ders alıp iki ay sonraki lise bitirme imtihanlarını verip o gece İstanbul’a, Akademi’ye gittim. Bu ailenin tabii ki benim hayatımda çok büyük bir rolü var. Sanıyorum yaşadığım o iki aylık yoğun çalışma dönemi ve ailenin bana olan ilgileri, saygıları; insan olma ve sanat kariyerimde bana büyük ivme kazandırdı.
İstanbul Fındıklı Akademisi’nde üç sene okuduktan sonra İstanbul’dan Almanya’ya gittim; yedi sene orada sanat eğitimi (heykel ve seramik)… Bu da bir kırılma noktası. Bir süre sonra da dört senelik bronz eğitimi ki bu da büyük bir değişim oldu. Sonra Türkiye, İzmir’de bronz atölyesi açmak. Beş–altı sene sonra İstanbul’da bir atölye daha açmak. Almanya’da 2013’te atölyemi kapatmak… Evet, epey yönüm değişmiş böyle anlatınca.

Türkiye’de başlayan, Almanya’da derinleşen bir sanat yolculuğunuz var. Başka bir ülkede üretmek, heykelle kurduğunuz ilişkiyi nasıl dönüştürdü?
Her ne kadar Batı kültürünü tanıyor bile olsam, Almanca diline hâkim olamamak ilk başlarda arkadaşlık ve dostluk ilişkilerini tabii ki çok etkiledi. Akademik eğitim sistemleri çok farklı; imkânlar çok daha iyi, çalışma koşulları da çok iyi, medeni… O an için şunu düşündüğümü biliyorum: “Burada kimsenin derdi yok galiba.” Çoğunluk abstrakt çalışıyor, enstalasyonlar, performanslar yapıyor; video sanatı gemi azıya almış yürüyor…
Azınlıkların aidiyet duygusunu yaşayabilmeleri için kendi gelenek ve törelerine daha sıkıca bağlandıklarını düşünüyorum. Ben de ortalığı kavrama sürecinde ana tanrıça heykelleri, Kibele’ler yapmaya başladım. Zamanla tabii ki kendimi geliştirdim; çeşitli malzemeler, daha felsefi konular ilgi alanıma girdi. Fakat sonuçta figüratif çalışma benim sevdiğim, keyif aldığım ve anlatım dili olarak kullandığım bir tarz oldu.
Eğitim geçmişinizde iç mimarlık, tasarım ve seramik gibi farklı disiplinler var. Heykeli bu disiplinlerin kesişiminde mi görüyorsunuz, yoksa onlardan kopan bağımsız bir alan mı?
Bu disiplinlerin tek tek kendi başına çok önemli olduğunu biliyorum ve öğrenme sürecinde, eğitim sürecinde hakikaten bunların üzerine keyifle çalıştım. Fakat zaman içinde bunlar birbirinin içine girmeye başlıyor ve burada pek ayrım yapmıyorsunuz. Yani yaptığınız bir heykelde küçük bir tasarım veya iç mimariye dokunmuş bir kavramı görmeniz mümkün. Genelde daha kocaman bakmaya başlıyorsunuz. Bunların hepsi birbirinin içine giriyor ve bir sentez oluyor sanırım.


Bronz, pratiğinizin merkezinde duran bir malzeme. İlk temasınızı hatırlıyor musunuz? Malzemeyle bağınız nasıl kuruldu?
Sanat hayatımın başında hep kalıcı olmak gibi bir derdim vardı. Her türlü malzemeyi denedim ama bronz bu konu için en doğru cevap. Bronz çalışmama sebep olan da çok sevdiğim bir arkadaşımın gelip babası için benden ilk yapmış olduğum Kibele heykelinin bronz dökümünü istemesi oldu. Bu müthiş bir teklifti. Koşa koşa tekrar Akademi’ye gidip dört sene daha hakikaten çok değer verdiğim bir hoca ile çalıştım.
Bugün o çok sevdiğim arkadaşım Boğaç Sebük, gene çok sevdiğim Boğaç’ın babası Yalçın Sebük ve çok değer verdiğim hocam Boris Grünwald artık yaşamıyorlar. Ama o bronz Kibele heykeli duruyor. Soru şimdi şöyle geliyor: Bu kalıcılık ne kadar değerli? Artık bilemiyorum…
Kendi bronz döküm atölyenizi kurmak, bir sanatçı için oldukça güçlü bir adım. Bu karar özgürlük ihtiyacından mı, yoksa zorunluluktan mı doğdu?
Normal şartlarda hakikaten bir sanatçının, bir heykeltıraşın bir bronz döküm atölyesine sahip olması çok alışılagelmiş bir durum değil. Çünkü tamamen teknik bir atölye. Türkiye’de bir proje için bronz heykeller yapmam istendi; bunları Almanya’da yapıp buraya getirmeyi planlamıştım. Fakat terminler tutmadı ve maliyetler çok yüksek geldi. Bunun üzerine gene sevdiğim bir dostum sayesinde İzmir’de bir atölye kurma şansına sahip oldum. 1999 yılında kurmuş olduğum atölye benim heykellerimi bronz dökmeye devam ediyor. Ciddi bir ekip yetiştirdim ve bu arada kendileri bronz konusunda benden daha iyi duruma geldiler.


İşlerinizde mitoloji önemli bir referans alanı. Sizin için mitoloji bir anlatı deposu mu, yoksa bugünü anlamanın bir dili mi?
“Anlatı deposu” kavramı ile ilk defa karşılaşıyorum. Ben buna hikâyeler, efsaneler demeyi tercih edeceğim; daha mistik, daha gizemli bir kavramlar silsilesi olduğu için. Bana da sanatçı olarak çok büyük bir alan açıyor. Zamansız ve mekânsız bir alan. Hatta elle tutulamayan çok soyut kavramlar. Sanki bugünkü yaşantımıza bir dağın tepesinden, yukarıdan bakıyormuş gibi bir duygu. Ben de bu duygu ile sanatımı yapıyorum. Yani mitoloji hem bir anlatı deposu hem de bugünü anlamanın bir yolu… Evet.
“Hemera” ve “Ay Tutan Adam” gibi eserlerinizde karşıtlıklar dikkat çekiyor: gece–gündüz, kadın–erkek, doğu–batı… Sizi bu dualite fikrine çeken şey nedir?
Başka ülkelere, özellikle Batı ülkelerine yapmış olduğum yolculukların bu dualite fikrini zaman içinde pekiştirdiğini düşünüyorum. Esasında biraz da farkındalığım arttı diyebilirim. Bu karşılıklar olmazsa olanın pek bir anlamı kalmıyor galiba…
Kamusal alan için üretmek ile galeri ya da sergi mekânı için üretmek arasında düşünsel ya da biçimsel olarak nasıl farklar var?
Galeri ya da sergi mekânlarında sergilenen işlerimiz, ürünlerimiz, sanat eserlerimiz çok büyük ihtimalle bizim kendi seçkimiz olur ve genellikle küçük ve kapalı bir çevreye gösterilen sanat eserleri olurlar. Kamusal alanda sergilenen eserlerde ise tabii ki ülkelerin kültür durumlarına ve yönetim biçimlerine de bağlı olarak hareket etme zorunluluğu vardır. Veya kamusal alanda heykel yapmazsınız.


Son dönemde eserlerinizden biri Fransa’da, Paris’te kamusal alanda yer alıyor. Bu heykelin Paris’te konumlanması sizin için ne ifade ediyor?
Benim için çok değerli. Yaptığım eserin böyle kabul görmesi çok hoş. Artık bundan sonra gönül rahatlığıyla çiçek böcek yapabilirim.
Paris gibi tarihsel ve sanatsal yükü çok ağır bir şehirde, bir heykelin gündelik hayatın içine karışması size ne düşündürüyor? Oradan gelen izleyici tepkileri sizde yeni sorular açtı mı?
Evet, soru şöyle tabii: Bin küsur heykelin arasında “Ay Tutan” ve “Hemera” adlı iki heykel… İlk bakışta benim için -demin dediğim gibi- muhteşem; ama Paris halkı, Parisliler için bu çok küçük de olsa bir nüans. Ama şu bir gerçek: O atmosferde yaşama hakkı elde etmiş ve var olan iki heykel. Ve bugüne kadar almış olduğum geri dönüşler de çok pozitif.


Bir heykelin başka bir ülkede, başka bir kültürel hafızanın parçası hâline gelmesi sanatçının “aidiyet” duygusunu değiştirir mi sizce?
Bence hayır, değiştirmez. Ama aidiyet denilen kavram zaman içinde çözülüp yok olabilir.
“İç Dökmek” sergisinde uçak yolculuklarında yapılan eskizlerin yıllar sonra heykele dönüşmesi gibi çok kişisel bir süreç görüyoruz. Sizin için eskiz nedir: düşünme alanı mı, yoksa bir tür iç konuşma mı?
“İç Dökmek” adı altında uçaklardaki kusmuk torbaları zaman içinde kendini var eden bir projeye dönüştü. Çıkış noktası tamamen uçakta geçen o vaktin iyi değerlendirilmesi ve yanımda yazıp çizebileceğim kâğıdın olmamasıydı. Günlük fikirler, yapmayı tasarladığım heykeller, düşünceler dolu kusmuk torbaları belirli bir sayıya geldikten sonra fark ettim ki bu bir projeye dönüşüyor ve heyecanla devam ettim. Bugün 30 yıla yakın sürede oluşmuş 700’ün üzerinde kusmuk torbam var.
Uzun yıllara yayılan bir eskiz arşiviniz var. Bir eskizin “artık heykel olma zamanı geldi” dediği anı nasıl hissediyorsunuz?
Bu çok karmaşık bir süreç. Bazen fikir oturduğu zaman çok çabuk eskize dönüşüyor veya heykele başlayıp heykel yaparken eskizler yapılmaya devam ediliyor. Ama önce galiba fikrin benim kafamda oturması lazım. Ondan sonra süreç kendini gösteriyor.
Kadın figürü ve “Tanrıçalar” teması son dönem işlerinizde daha görünür. Kadın bedeni, güç ve kutsallıkla kurduğunuz ilişki zaman içinde nasıl evrildi?
Genelde benim heykellerimde cinsiyet hep bir parça ikinci planda, arkada kalmıştır. Ama yaratıcılık — doğanın yaratıcılığı — eski kadim çağlardan beri kadına mâl olmuş bir kavram. Bu çok büyülü, gizemli bir kavram. Ta ki erkekler dölleyen olduklarını fark edene kadar… Dolayısıyla yaratıcılık kavramı yer değiştirdi. İşin büyüsü de biraz bozuldu. Ama ben bu gizemin, büyünün hâlâ devam ettiğine inanıyorum.

Anadolu’nun kadim kültürü ve mitolojik katmanları işlerinizde seziliyor. Bu coğrafya sizin için bilinçli bir referans mı, yoksa doğal bir sızıntı mı?
Anadolu’yu gezme fırsatım 80’li yılların başında oldu. Almanya’da öğrenciyken sınıf arkadaşlarımın ricaları üzerine Türkiye’de gezme ve onlara rehberlik yapma durumum oldu. O dönem hemen hemen Türkiye’nin her bir tarafını gezdik ve gördük. Beni çok şaşırtan olaylardan bir tanesi: her 50 kilometrede bir, 500 yıl–1000 yıl ileri veya geriye gidiyor olmamızdı. Sanıyorum böyle bir zenginlik dünyada çok nadir — o da varsa tabii.
Bu zenginlikleri yaşamak, öğrenmek sanıyorum bugünlerde çok mümkün değil. Pek kimsenin de merakı yok. Turistler gelmezse zaten ihtiyaç da yok; çünkü kültür her geçen gün geriye gitmekle meşgul.
Uzun yıllardır üreten bir sanatçı olarak geriye baktığınızda, “bu heykel beni hâlâ şaşırtıyor” dediğiniz bir işiniz var mı?
Çeşitli mekânlarda uzun süredir görmediğim heykellerimi görünce biraz şaşırıyor, gururlanıyor, çok da belli etmeden çaktırmadan izlemeye çalışıyorum. Çok keyifli…
Heykel çok fiziksel, çok zahmetli bir üretim biçimi. Zorlandığınız, hatta vazgeçmeyi düşündüğünüz dönemler oldu mu? O anlardan nasıl çıktınız?
Bir dönem birkaç ay döküm atölyesini kapatmak zorunda kaldım. Çünkü ekonomik olarak hiç gücüm kalmamıştı. Oğlum o zaman ufaktı; bana “Sen iflas mı ettin?” diye sordu. O zaman ben sadece ölünce iflas edeceğimi düşündüm ve bir hafta sonra atölyeyi tekrar açtım.
Tabii ki zor anlar oluyor ama sanıyorum pozitif düşünmek işi bayağı kolaylaştırıyor. Bir de sadece olayı heykel olarak görmemek lazım. Resim de yapıyorsunuz, düşünüyorsunuz, yazıyorsunuz, çiziyorsunuz. Palet zengin. Dolayısıyla yeknesak bir iş olarak düşünmüyorum ve hepsi bir şeylere hizmet ediyor; o da sizin söylemeye çalıştığınız söylemler.
Günümüz dünyasında hız, tüketim ve yüzeysellik çok baskın. Heykel gibi “yavaş” bir sanatla bugün var olmak sizce ne anlama geliyor?
Evet, teknolojik olarak çok süratli bir dönemden geçiyoruz; bunu her yerde de hissediyoruz, daha da hissedeceğiz. Heykelde de sanatta da kendini gösteriyor. Bu gelişmeleri reddetme şansımız yok. Yapay zekâ her yeri ele geçirmeye başladı. Ama bize kalan hâlâ duygu, yaratıcılık… Bunlar bizi bir süre daha götürür. Ondan sonrasını bilemiyorum.

Genç heykeltıraşlar size sıkça danışıyor mu? Bugün yola çıkan bir sanatçıya en temel neyi söylemek isterdiniz?
Benimle karşılaştıkları zaman tabii ki bir şeyler soruyorlar, öğrenmek istiyorlar; bilgi veriyorum olabildiğince. Fakat bir gerçek var ki: Benim gerçeklerim hiçbir zaman onların gerçekleri olmayacak. Onların kendi gerçekleri, kendi hayalleri ve kendi yapacakları var. Ama işin özünde “merak”… Bunu kaybetmemeleri lazım.
Teknoloji korkunç bir süratle ilerliyor; mümkün olduğunca bir şeylerin farkında olmaları lazım teknolojik olarak. En sonunda bence hâlâ duygunun bizdeki yeri çok önemli — yaratıcı olarak, sanatçı olarak. Ben bu değerlerle yürüyorum açıkçası; bunu da anlatmaya çalışıyorum her seferinde.
Bir heykel tamamlandığında ondan zihinsel olarak kopabiliyor musunuz? Yoksa her iş sizinle birlikte yürümeye devam mı ediyor?
Bütün sanat hayatımda yaptığım işlerde kopmalar söz konusu olmadı. Bir armoni içinde konular, kavramlar birbirini takip eder. Belki arada çok küçük mutasyonlar olabilir. Genellikle de bir iş yaparken, bir eser üzerine çalışırken ondan sonra gelecek olan — çok ufak da olsa — düşüncede kendini şekillendirmeye başlar.
Üzerinde çalıştığınız ya da içinizde büyüttüğünüz, “henüz zamanı gelmedi” dediğiniz bir proje var mı?
Birkaç çok ciddi projem var; neredeyse bütün detaylarıyla hazır. Ama bugüne kadar gerçekleştirme imkânım olmadı. Fakat bu gerçekleştiremeyeceğim anlamına da gelmemeli.
Son olarak… Yıllar sonra biri heykellerinize baktığında sizi tek bir cümleyle hatırlasın isteseniz, o cümle ne olurdu?
O biri bence benim heykellerime baktığı zaman kendi hikâyesini yazacak. Benim için de bir şeyler söyler mi, onu bilemiyorum…
Omar Baban: Geçmişi Onurlandırmak, Geleceği Tasarlamak