Hafızanın İhtişamı: Lal Batman ile “The Grand Excess” Üzerine
Lal Batman’ın PİLEVNELİ Dolapdere’de 28 Şubat’a kadar sürecek The Grand Excess başlıklı kişisel sergisine, MG Gülçiçek’in sanatçının hikâyesinden ilhamla tasarladığı özgün bir koku ve Batman’ın bizzat kurguladığı ses yerleştirmesi eşlik edecek.
“Müzik, yumuşak sesler kesildiğinde anılarda titreşir; kokular, tatlı menekşeler solduğunda canlandırdıkları duyunun içinde yaşamayı sürdürür.”
Percy Bysshe Shelley’nin bu dizeleri, gündelik olanın nasıl kalıcı hâle geldiğini naif bir yerden anlatıyor. Ses biter, koku dağılır; bizde kalan ise çoktan başka bir şeye dönüşmüştür. Bir gün, fark etmeden tuttuğumuz nefesin ritmi… Bir kapı aralığından gelen kahve kokusu… Bir kış akşamı, fırından yeni çıkmış elmalı kekle karışan bergamotlu çayın kokusu… Hafıza dediğimiz şey, büyük hikâyeler yerine, daha çok böyle küçük kaçaklar üzerinden çalışıyor.
Görme ve işitme duyularını küçük yaşta kaybeden; yazar, entelektüel ve politik bir figür olarak 20. yüzyıl düşünce dünyasında önemli bir yere sahip olan Helen Keller’in kokuyla ilgili bir cümlesi var. O, kokuyu “güçlü bir büyücü” olarak tanımlıyor ve onun bizi bir anda yıllar öncesine, bambaşka coğrafyalara taşıyabildiğini söylüyor. Bu sözün abartı gibi durduğu anlar olur; ta ki bir gün, hiç planlamadığınız bir anı, tek bir kokunun elinizden tutup getirivermesine kadar. Proust’un madleni gibi… Tat, koku, ses… Bunlar zihnin kapılarını mantıkla açmak yerine; kilitleri hızlı ama sessiz çözüverirler.

Tüm bu duyusal kırıntıları, hafızanın nasıl çalıştığına dair bu küçük kaçakları yeniden düşünmeme neden olan, genç bir çağdaş sanatçı Lal Batman.
Sanatçı 29 Ocak ile 28 Şubat 2026 arasında “The Grand Excess” başlıklı kişisel sergisiyle Pilevneli Galeri’de olacak. Yukarıda bahsettiğim kokuya bu kadar dalmamın sebebi de Uluslararası Esans Şirketi MG Gülçiçek tarafından sergiye özel bir kokunun üretilmiş olması. Ama sadece koku yok ses de var. Ama hepsinden de etkileyici taraf eserlerin kendisi… Batman “The Grand Excess” isimli sergisinde sosyal medyanın parıltılı yüzünü sorgularken, geçmişin zarafetini günümüzün yapay ihtişamıyla yüzleştirmek istemiş. Antik Mısır ve Yunan dönemlerinden 18., 19. ve 21. yüzyıllara uzanan tarihsel katmanları; Güney Amerika, Uzak Doğu, Orta Doğu ve Batı kültürlerinin estetik anlayışlarıyla bir araya getirmiş.
Serginin adı Büyük Fazlalık olmasına rağmen “acaba kime göre fazlalık?” diye soruyorum içimden… Hani aile büyüklerinin evleri vardır. O eve girdiğinizde geçmişin, bugünün, malzemenin, yaşanmışlığın, anıların ve mutlaka fırından yeni çıkmış pamuk gibi baton kekin kokusunu alırsınız… Her şey vardır o evde… Yüzyıl öncesinden ve tam da bugünden… Ama o kalabalık rahatsız etmez sizi, aksine detaylarda kaybolur, büyülenirsiniz… Siz de kendi geçmişinizden çok şey hatırlarsınız muhtemel vitrindeki o yapma çiçekte, sehpa örtüsündeki o desende, yemek masasının kıvrımlı ayağında, perdeden sarkan boncuklarda…


Bu “The Grand Excess”ten bende kalan… Eserler katman katman açılıyor, izleyen kendi hafızasını aralıyor. Bu konuda biraz da Lal Batman’ı dinleyelim:
“Gördüğüm, hissettiğim ve deneyimlediğim her şey zihnimde katmanlı bir iz bırakıyor”
Sizi henüz tanımayanlar için; 2001 Bursa doğumlu, Zeki Müren Güzel Sanatlar Lisesi ve Yeditepe Üniversitesi’nden geçen eğitim sürecinin öncesini; ardından, kendinizi neden bir duygusal sünger olarak tanımladığınızı ve bu yoğun duyguların dijital ile plastik sanatların o çok katmanlı ara yüzünde nasıl bir Lal Batman kimliğine dönüştüğünü sizden dinleyebilir miyiz?
Çocukluğumdan beri kendimi ifade etmenin en doğal yolu sanatın farklı disiplinleriyle temas etmek oldu. Resim, desen, görsel kültür, objelerle kurduğum ilişki ve estetikle erken yaşta geliştirdiğim bağ, benim için bir var olma biçimine dönüştü. Sanat dünyayı anlamlandırma ve kendimi kurma yöntemim oldu.
Kendimi “duygusal sünger” olarak tanımlamamın nedeni ise yaşadığım her olayı yoğun bir duygu filtresinden geçirerek algılamam. Gördüğüm, hissettiğim ve deneyimlediğim her şey zihnimde katmanlı bir iz bırakıyor ve bu iz doğrudan işlerime yansıyor. Duyguyu bastırmak yerine onu görsel dile dönüştürüyorum. Zamanla bu içsel yoğunluk, dijital ve plastik sanatların kesiştiği çok katmanlı bir üretim alanına evrildi. Hem çağın görsel diliyle konuşuyor hem de geçmişin hafızasını taşıyan yüzeyler kuruyorum. Lal Batman kimliği ise tam olarak bu iki alanın arasında, duyguyu doğrudan estetik bir yapıya dönüştüren yerde şekillendi.
Henüz yolun başında denebilecek bir yaşta Berlin’den Meksika’ya uzanan yoğun bir sergi trafiğinin merkezindesiniz. Uluslararası ölçekte bu kadar erken görünür olmayı neye bağlıyorsunuz?
Benim için üretmek neredeyse refleks gibi; durdurulamaz bir iç dürtü. Çok erken yaşta hem teknik hem kavramsal olarak yoğun bir dil geliştirmem, işlerimin farklı coğrafyalarda karşılık bulmasını sağladı. Kültürel hafıza, tarih ve çağdaş görsel dil arasında kurduğum ilişki evrensel bir okuma alanı açtı. Bu görünürlük planlı bir kariyer adımından çok, üretimin doğal akışının sonucu diye düşünüyorum.

Seyahat etmenin sizin için tutku olduğundan bahsetmişsiniz. Özellikle İsviçre ve Tayland gibi farklı coğrafyalar… Bu coğrafyalar sizde nasıl duyusal izler bırakıyor?
Seyahat duyusal bir arşiv oluşturmak gibi. Tayland’da karşılaştığım aşırı süsleme, altın yüzeyler ve yoğunluk; İsviçre’deki steril düzen ve sessizlik tamamen farklı estetik duygular yaratıyor. Bu izler doğrudan birebir görünmese de yüzeylerimdeki dokulara, renk seçimlerine ve kompozisyon yoğunluğuna bilinçaltı bir hafıza olarak yerleşiyor. İsviçre ve Tayland yalnızca bu birikimin iki örneği; gittiğim her ülkeden yeni duyusal katmanlar taşıyorum ve bu sürekli genişleyen deneyim üretimimin görünmez altyapısını oluşturuyor.
Z kuşağı bir sanatçı olarak dijital dünyanın içine doğdunuz ancak üretim sürecinizde mürekkep, akrilik, doğal taşlar ve incilerle adeta iğneyle kuyu kazar gibi bir zanaatkar titizliği sergiliyorsunuz. Z kuşağının anlık hızıyla, malzemenin özen isteyen sabrı arasındaki bu tezatlık yorucu değil mi?
Bu karşıtlık benim için bir çatışmadan çok bilinçli bir denge alanı. Dijital çağın hızına aitim ama üretirken yavaşlamayı, yüzeyle zaman geçirmeyi ve malzemeyle fiziksel bir bağ kurmayı tercih ediyorum. Yavaşlık, işleri bugüne ait olmaktan çıkarıp zamansız bir alana taşıyor.
İzleyiciler genelde bu detaylı emeği fark ettiklerinde işlerle daha uzun süre kalıyor, yüzeydeki sabrı ve katmanları hissettiklerini söylüyorlar.

The Grand Excess sergisinde bizi nasıl bir atmosfer bekliyor?
Gösterişli ama şiirsel bir ihtişam atmosferi izleyiciyi karşılıyor. İlk bakışta büyüleyen, detaylara yaklaştıkça geçmişle bugün arasında kurulan görsel köprüleri fark ettiren katmanlı bir dünya. Sosyal medyanın parlak ve geçici estetiği, tarihsel zarafetle yan yana gelerek zamanlar arası bir karşılaşma yaratıyor. Eserlere eşlik eden ve benim kurguladığım ses tasarımı da bu atmosferi derinleştirerek izleyiciyi görselin ötesinde duyusal bir yolculuğa çağırıyor. Sergiden ayrılırken akıllarda şu sorunun kalmasını istiyorum: “Gördüğümüz ihtişam gerçekten nereden geliyor? Yüzeyden mi, hafızadan mı?”
“Koku ve müzik hafızayı tetikleyen görünmez katmanlar oluşturuyor”
Serginize MG Gülçiçek tarafından tasarlanan özel bir koku da eşlik edecek. Ve bahsettiğiniz ses… Ziyaretçilerin sergiyi deneyimleme biçimini değişecek görünüyor.
Evet, bu sergide izleyici yalnızca bakmıyor, atmosferin içine fiziksel olarak da giriyor. Koku ve müzik hafızayı tetikleyen görünmez katmanlar oluşturuyor. Daha önce duyusal öğeler kullandım ama burada kavramla tamamen bütünleşmiş bir deneyim yaratılıyor.


Walter Pater, her yeni düşüncenin aslında eski katmanların üzerine yazıldığı bir palimpsest yeni parşömen olduğunu söyler. Siz de Antik Mısır’dan sosyal medya ikonlarına kadar pek çok farklı zaman dilimini tek bir yüzeyde çarpıştırıyorsunuz. Yani bir izleyici bugün gördüğü sahnede yarın bambaşka bir zaman katmanını keşfedebilir mi?
Kesinlikle. İşlerimde bilinçli olarak çoklu zaman katmanları var ve bu yapı tek bir doğru okumayı imkânsız kılıyor. Her bakışta başka bir referans görünür oluyor; eser yaşayan bir yüzey gibi sürekli yeni anlamlar açıyor.
İklim krizinin ve sürdürülebilirlik kaygılarının sanatın malzemesini ve amacını değiştirdiği yeni dünyada, kendinizi ve estetik dilinizi on yıl nerede hayal ediyorsunuz?
Gelecekte estetiğin etik bir sorumluluk alanı olacağına inanıyorum. Kültürel hafızayı koruyan ama sürdürülebilir malzemelerle çalışan, geçmiş ile gelecek arasında bilinçli köprüler kuran bir dil geliştirmeye devam edeceğim. Kendimi zamansız ama çağın meselelerine duyarlı bir hafıza üreticisi olarak görüyorum.
Deniz Türkeri Yapay Zekanın Mutfağını Anlatıyor