Yalın Mimarlık’ın 20 Yıllık Hikâyesi: Yalın Şeyler
Yalın Mimarlık’ın son 20 yıldır tasarladığı işlerin envanterini, mimar Banu Uçak’ın kaleminden okuyoruz. Yalın Şeyler, sadece bir liste değil, mimarlığın toplumsal olanla ilişkisini sorgulayan bir anlatı.
Yakın zamanda, YEM Yayın’dan (Yapı Eğitim Merkezi) çok etkileyici bir kitap çıktı: Yalın Şeyler. Kitap, özellikle ziyaretçi odaklı kamusal mekân tasarımlarıyla bilinen mimarlık ofisi Yalın Mimarlık’ın 20 yıldır birikmiş işlerinin bir muhasebesi. Ancak, kitap alışageldiğimiz türden bir envanter sunmuyor. Yazarı, kendisi de mimar olan, ancak mimarlığa dair yazılarıyla bilinen Banu Uçak. Yalın Mimarlık’ın kurucu ortaklarıyla bir araya gelip işleri inceledikten sonra kişisel bir okuma yapmış ve ekibin işlerini, mimarlığın temel meseleleriyle buluşturarak tartışmaya açmaya çalışmış: “Kitabın bölümlerine adını veren Arketipler, Anlatılar, Örüntüler, Müşterekler, Doğa ile Diyalog Tektonik ve İşbirliği, bir yandan Yalın Mimarlık’ın tasarım reflekslerine dair kişisel sözlüğümü oluşturuyor, bir yandan da projeleri coğrafyanın ötesinde mimarlığın temel kavramlarıyla ilişkilendiriyor. Yalın Şeyler’i okurken, Banu Uçak’ın da dediği gibi, tek bir projenin izini değişik bölümlerde sürebiliyor ya da benzer tavırları olan işleri birlikte değrlendirebiliyorsunuz.

Kitabın en sonuna ise Yalın Mimarlık’ın kurucu ortaklarından Ömer Selçuk Baz’ın kaleme aldığı bir bölüm eklenmiş: “Açık Yara.” Selçuk Bey, Antakyalı ve depremde yaşadığı kayıplar ve idrak ettiği gerçekler mimarlığa bakış açısını da dönüştürmüş. Depremin kendisinde açtığı yarayı ve mimarlığa ilişkin görüşlerini bu bölümde kendisinden dinliyoruz.

Mimarlık disiplinine uzak biri olarak Yalın Şeyler’de okuduğum projelerin hikâyeleri beni epey heyecanlandırdı: Kapadokya Bölge Müzesi, Zonguldak Mağaraları Ziyaretçi Merkezi, Konya Şehir Kütüphanesi ve daha nicesi… Bu yapıların anlatılarında Yalın Mimarlık’ın kamusallık (müştereklik) perspektifini, tasarımın yer aldığı coğrafyaya uyumlanma biçimlerini ve sorunlara getirdikleri çözümleri, en önemlisi de mimarlığın toplumsal olanla ilişkisini sürekli tartışma halinde tuttuklarını gördüm. Kitap vesilesiyle yazarı Banu Uçak ve Ömer Selçuk Baz’la bir araya geldik ve söz konusu projeler üzerinden su gibi akan bir söyleşi gerçekleştirdik.

Bu kitabın yolculuğu nasıl başladı?
Ömer Selçuk Baz: Bir kitap yapma fikri epey bir zamandır vardı bizim ofiste. Ancak hep “Daha fazla üretelim, daha vakti değil” diyorduk. Anladım ki bunun bir sonu yok. “Şu proje de bitsin, bu proje de bitsin” derken neredeyse 20 yıla yakın vakit geçmiş. Bizim gibi operasyonel mimarlık yapan ofislerin çoğu zaman kaçmaktan kovalamaya vakti de olmuyor. Sanki yapmamız gereken tek iş gerçekten mimarlık ve ona bağlı üretimleri koordine etmekmiş gibi düşünüyoruz. Halbuki aslında yaptıklarını anlatmanın da çok büyük bir önemi var. Mesela bugün sizinle burada tanışıyor olmamızı sağlayan şey de bu. Yoksa mimarlık dışı bir alanda çalışan sizin durup dururken mimarlığa ilgi duymanızı beklemek gerçekçi olmayabilir. Türkiye’de pek çok insan pek çok şey yapıyor ama bunların bilinmesinin aslında başka insanlara da iyiliği ve faydası var. Mesela benim disiplinimden ya da değil, birilerinin iyi bir şeyler yaptığını görmek, bu ülkede yaşamak için daha fazla bana ümit veriyor, kendimi daha iyi hissediyorum ve diyorum ki “Her şeye rağmen iyi şeyler de yapılabiliyor.” Çünkü zor bir yer nihayetinde Türkiye. Dolayısıyla o duyguyu başkalarının da bizimle beraber hissetmesi için yaptıklarımızın bilinir olmasını istedik. Yaptığımız her şey harika olduğu için değil. Ama bir şeyler yapmaya gayret ediyoruz. İkinci sebep de kendi yaptığımız şeylere azıcık uzaktan bakabilmek. Bu kitabı birlikte ortaya çıkarmak için Banu’yu davet ettim. Banu ile 15-16 yıldır mimarlık ortamlarından tanışıyoruz, ancak mimarlık pratiğinde ve mimarlığın üretim alanlarında daha farklı cephelerdeyiz. Bizim orta ölçekli bir tasarım ofisimiz var. Banu’nun ise… Aslında o da zorlanıyor tarif etmekte. Kucağında pek çok karpuz var diyelim. Mimarlığa değen pek çok alanda üretimleri ve konuşmaları var. Ancak, çok niş bir özelliği daha var: Çok güzel yazıyor. Özellikle yazılarında samimi ve çok beğendiğim bir ton var. Çünkü yazılı bir metnin duygusu okura kolay kolay geçmez. Ben hem iş hem de özel hayatımda birlikte olduğumuz zaman keyif alabileceğimiz, bizi anlayabilecek ama yine de kendisi olabilecek insanları tercih etmeye çalışıyorum. Dolayısıyla bu kitap için en doğru isim Banu’ydu.

Banu Uçak: Ben mimarlık eğitimi aldım. Çok kısa bir dönem dışında tasarımcı olarak hiç çalışmadım. Mesleğin daha kültür ağırlıklı alanındaydım. Uzun süre Yapı Endüstri Merkezi’nde tecrübe sahibi olduktan sonra malzeme ve gayrimenkul sektörlerinde de çalıştım. Bu süreçte entelektüel üretimden, okullarda olmaktan, yazmaktan, konuşmaktan, yarışmalardan hiç uzak kalmadım. Dolayısıyla aslında bugün kısmen işe dönüşen şey benim hobim oldu uzunca bir zaman. Mimarlık hakkında düşünmeyi, yazmayı, konuşmayı seviyorum; aslında mesleğimi çok seviyorum. İnsan iradesinin, zekâsının, potansiyelinin çok net okunabildiği bir alan olması nedeniyle beni çok duygulandırıyor. İnsan performansına, yeteneğine, insanın özündeki bu hikâye yazma biçiminin ete kemiğe bürünmesine büyük hayranlık duyuyorum. Dolayısıyla Türkiye’deki arkadaşlarımın mimarlık üretimini çok yakından takip ediyordum. Sosyal medyada ve dergi, web siteleri gibi çeşitli mecralarda mimarlık hakkında yazmayı seviyorum. Yalın Mimarlık’un gündemine bu kitap düşünce Selçuk beni işbirliğine davet etti. Ben onun yukarıda bahsettiği motivasyonlarından haberdar olsam da dosyada kendi derdime düştüm: Ben bu işi yapmak ister miyim, istesem yapabilir miyim? Mimarlığa olan tutkumdan bahsettim ama bu tutkuyu bir ofisin bütün yapılarına hissetmek mümkün mü gerçekten? Gerçekçi olalım, değil. Dolayısıyla benim yapılara eleştirel bir mesafeden bakabileceğim, gerçek düşüncelerimi ortaya koyabileceğim ve Yalın Mimarlık’ın 20 yıla yayılan üretimi aracılığıyla daha geniş mimarlık tartışmalarına altlık oluşturabilecek bir kitap olmasını arzu ettim. Sonuç olarak bu yolda yürümeye karar verdik.
*Aşağıda okuyacağınız sorular kitapta yer alan etkileyici projeler üzerinden sorulmuştur. Söz konusu tasarımlarla ilgili kitapta yer alan açıklamalara da yer verilmiştir. İyi okumalar.

KAPADOKYA BÖLGE MÜZESİ
“Kapadokya Bölge Müzesi’nin anlatısı, aslında Kapadokya’nın geleneğinde bulunan, kayanın içine yerleşik yaşam üzerine kurulu. Var olan bir taş ocağına yerleşen, ocağın içinde yalnızca dolaşımı mümkün kılacak kadar mekânı boşaltan müzenin, arazide bir taş ocağı kurularak çıkarılan taşlarla inşa edilen bir karşılama yapısı da var.”

Kapadokya Bölge Müzesi, yapısı itibariyle orijinal bir yapı. Buranın sirkülasyon kararlarının diğerlerinden farklı olduğunu söylüyorsunuz? Sirkülasyon nedir?
Ömer Selçuk Baz: Bu tür müze ya da ziyaretçi merkezi temalı yapıların tamamının çok asal bir metodolojisi var: Ziyaretçinin nasıl hareket ettiğini planlıyorsun. Müze ya da ziyaretçi merkezi gibi deneyim, bilgi ya da atmosfer odaklı bir tasarım yapıyorsan o zaman hareketin tasarımı çok gevşek de çok belirgin de olabilir. Ziyaretçinin nereden geleceği, içeride nasıl, hangi anda nasıl hareket edeceği, hangi deneyimin nerede yaşayacağını belirlemek sirkülasyon tasarımıdır. Biz ziyaretçiler için tabiri caizse bir çeşit duyusal manipülasyon yaratıyoruz. Yani onu bazen kuşatıyoruz, bazen açıyoruz, bazen aydınlık bir yere getiriyoruz. Sekansları daha önceden belirlenmiş bir sinema filmi gibi de düşünebilirsiniz yani o mekân dizilerini.

Banu Hanım, kitapta müzenin tasarım fikrini ilk andan beri hem imkânsız hem de bir o kadar makul bulduğunuzu söylemişsiniz. Neden?
Banu Uçak: Müze için bir bina yapılmıyor. Orada kullanılmayan bir taş ocağı var. O taş ocağının içinden taşlar çıkartılmış ve labirent gibi bir şey oluşmuş. Sonra benim arkadaşlarım gelmişler, o parmak izine benzeyen şeye bakmışlar ve demişler ki “Bunun içinde insan dolaştırabiliriz biz.” Ariadne’nin ipi gibi… Dolayısıyla orada bir ziyaretçi deneyimi ve izlek yaratmışlar. Şimdi bana işveren olarak “Kardeşim senin temel kazmana, duvar yapmana gerek yok. Ben ocağın içine gireceğim, oradan üç beş parça çıkaracağım ve orayı bir müzeye dönüştüreceğim” dese… Hem aşırı mantıklı ama bir o kadar da imkânsız bir şey bu. Taş ocağı insanın manipüle ettiği doğal bir oluşum neticede. O yüzden çok ham bir fikir var içinde. Önce “Olması lazım bunun” diye düşünüyorsunuz. Bunun içine havalandırma ve başka sorun çözümleri düşünmek zorundasınız. O açıdan baktığınızda da imkânsız. Mimarlık eğitimi ve çağdaş mimarlık bilgisi hepimizi öyle bir yere getiriyor ki en son akla gelecek fikir, mucizevi bir şey haline geliyor. Oysa yüz yıllar önce bir mağara bulduğunuzda onun içine yerleşmek çok makul görünüyordu.
KONYA ŞEHİR KÜTÜPHANESİ
“Neredeyse tümüyle tek katlı yapılardan oluşan kütüphane, parkın sürekliliği içinde ağaçların arasında konumlanıyor. Bu parçalı kurgu, kentsel yaşantıya müdahil olan geçirgen bir yapı dizgesi oluşturuyor. Güvenlikle giriş-çıkış kontrolüne rağmen, yapının örgütlenmesi kamusal mekâna yakın bir deneyim sunuyor.”

Boğaziçi Üniversitesi için bir kütüphane tasarımı yapmışsınız, ama hayata geçmemiş. Bir de Konya Şehir Kütüphanesi projeniz var. İki proje birbirinden nasıl farklılaşıyor? Ömer Selçuk Baz: İki proje bambaşka bağlamlar içeriyor. Birisi bir kampüs için tasarlandı, süper kompakt ancak Konya’daki bir şehir kütüphanesi. Eski bir belediye binasının içinde bulunduğu parkın ortasına oturuyor. Şehir kütüphanesi, çeşitli odaları gözleri olan çoğul bir evren sunuyor. Dolayısıyla tam iki uçta iki proje diyebiliriz. Bir tanesi süper kompakt bir şey; çok katlı bir yoğunluk ve bir konsantrasyon. Öbürü ise alabildiğine saçılmış, çeşitli okuma odalarından parka erişebildiğiniz tek katlı yapılardan oluşan ve çeşitli dilleri olan bir mekân. Kütüphaneye gelenler için her defasında başka bir odada, başka bir konsantrasyon seviyesinde, başka bir atmosferde bir deneyim sunuyor. Hem açık hava ilişkileri, hem de kapalı alan ilişkileriyle. İnşaatı hâlâ devam ediyor. Muhtemelen bu yılın sonuna doğru açılacak.
ZONGULDAK MAĞARALARI ZİYARETÇİ MERKEZİ
“Zonguldak’taki Gökgöl Mağarası için tasarlanan ziyaretçi merkezi, üç milyon yıllık bir doğal oluşumun insana açılan kapısı olarak, doğa ile insan arasındaki gerilimi açıkça görünür kılıyor. Bu gerilimin, mekânsal anlatı olarak inşasında iç mekân-dış mekân, aydınlık-karanlık, doğal-yapay kontrastları elverişli araçlar olarak kullanılmış.”

Zonguldak Mağaraları Ziyaretçi Merkezi doğayla bütünleşmiş, atmosferiyle duyusal etki yaratan bir yer. Ancak, kitapta proje bittikten sonra mekânda ters giden şeylerin sizi üzdüğünü de yazmışsınız.
Banu Uçak: İnsanoğlunun milyon yıllık jeolojik bir oluşuma müdahale etme imkânı bulması bana çok etkileyici geliyor. Orada 5,5-6 milyon yıllık bir mağara var. Bu yapı, mimarlığın ilüzyonunu ve gücünü gördüğünüz işlerden biri. Çünkü bir dağa sırtını yaslamış doğası gereği. Her şey kusursuz biçimde birbirine eklenmiş gibi görünüyor. Ama oraya öyle bir şey yapabilmeniz için o doğa parçasını ciddi bir şekilde manipüle etmeniz, onu ehlileştirmeniz gerekiyor. O bölgeden elde edilmiş taşlarla, oraya aitmiş gibi duran ve hepimizi mekânın içine alan bir yapı. Kitapta bir Hitchcock analojisi yapmıştım. Bir tansiyon var. Yani duvara yaklaşıyorsunuz ama değemiyorsunuz. Bizim arkaik duygularımızı harekete geçiren, onlarla oynayan bir yapı. Bir yandan da işletme denilen bir hikâye var Türkiye’de. Mesela o tansiyonu yüksek dediğim boşlukta şu anda bir kola buzdolabı duruyor galiba. Maalesef bina şu anda o fotoğraflardaki gibi özgün görünmüyormuş. Bu durum Türkiye’de çok rastladığımız bir şey. “İnsanımız bunu anlamıyor” demek işin bir boyutu. Ama diğer taraftan da hayat her boşluğu dolduruyor. Acaba mimar olarak en başından burada yapabileceğimiz bir şeyler var mıydı? Bunu da belki tartışmaya açmak lazım.
Ömer Selçuk Baz: Ben Banu’ya mekânın son hallerinin fotoğraflarını da yollamıştım. “Kitapta kullanabilirsin “dedim. Zira şöyle bir şey var: Bizim alanımızda mimarlık büyük ölçüde bir kahramanlık hikayesi olarak anlatılır. Sanki mimar her şeyi mükemmel yapmıştır. Dolayısıyla böyle bir kitapta yazarın eleştirisi sadece işverene değil, mimara da geliyor. “Mimar buna bir önlem alabilir miydi acaba?” diyor. “Bunun böyle olabileceğini öngörebilir miydik?” Bence mimarlık her şeye rağmen, coğrafyaya, işverene ve insanlara ve sosyolojiye rağmen yapılamaz. Mimarlık sinema, edebiyat gibi değil. Şiir gibi de değil. Edip Cansever’in yazdığı muazzam bir şiir… 60’ta nasıl yazdıysa 70’te o şekilde duruyor. Ama mimarlık çok başka bir şey. İnsanların içinde yaşadığı ve ihtiyaçlarına göre dönüştürdüğü bir şey.
MANİSA KURTULUŞ MÜZESİ
“Kültürel bellekte izi pek de taze olmayan, isyanın, korkunun, kaybın, cesaretin ve yeniden doğuşun anısını canlandırmak üzere tasarlanan Manisa Kurtuluş Müzesi; anlatının, kronolojik olarak mekânsallaştırıldığı, içindeki hareketin mekânla net bir şekilde tariflendiği bir yapı olarak ele alınmış.”

Manisa Kurtuluş Müzesi’nde özellikle tuğlaların görünümü ve kullanımı çok etkileyici. Ancak kitaptan okuduğum kadarıyla örmesi meşakkatli olmuş. Ne düşünüyorsunuz?
Banu Uçak: Müzenin benim açımdan birkaç etkileyici tarafı var. Müze aslında Manisa’nın kurtuluşuna ilişkin bir hikaye anlatıyor, ama hikâyenin doğası gereği ellerinde hiçbir malzeme yok. Spil Dağı’na kaçmış halkın üç gün üç gece yangını izlemesini ve sahip oldukları her şeyi kaybetmelerini bir müzede çok az malzemeyle sergileyebilirsiniz. Bu durumda müze bu hikâyeyi mekânla ve atmosferle anlatmaya gayret ediyor. Bu da bir tür sembolizm. Şiirde sembolizm çalışıyor ancak mekânda hem pahalı bir şey hem de beceremezseniz çok çirkin görünüyor. Riskli ve zor bir iş. Dolayısıyla bu denemeyi çok avangard buluyorum. İkinci olarak, bu müze aracılığıyla bir kent kimliği de yaratılmak isteniyor belli ki. Geçmişte yaşanmış bu korkunç olayın hamasete varmadan, insanın varoluşsal halini gıdıklayarak ortaya konması da ehil ellere düştüğünün bir başka göstergesi.
Tuğla meselesine gelince… Sardes, buraya çok yakın bir yer. Bölgenin aslında tuğladan öte bir zenginlik geleneği var. Sardes dediğiniz yer Lidyalıların parayı bulduğu, evlere şenlik bir yer. Dudağınız uçukluyor. Gidince bu insanların bir yaşam gustosuna sahip olduklarını hissediyorsunuz. O topraklarda, en etkileyici şekilde kullanılmış olan tuğlanın burada böyle bir kimliğin parçası olarak tekrar ele alınması başlı başına önemli bence. Tuğla buranın geleneğinde var.

Ömer Selçuk Baz: Manisa’da özellikle beylikler döneminde ve erken Osmanlı’da ağırlıklı taş tuğla kompoze yapılar, karma yapılar inşa edilmiş. Yangında bunların hepsi yok olmuş. Müze kısmen bir bir yeraltı yapısı. Üstü bir park. Dolayısıyla o yeraltı dünyasını malzemeyle de kurarken aslında güçlü bir tektonik, güçlü bir malzeme ve üreticiliğinden de emin olduğumuz için kullandığımız bir şey tuğla. Her fırsatta yapılabilecek bir şey değil. Malzemenin böyle en baştan sona kadar başat unsur olduğu bir mimarlık az. Genelde etrafımızı saran yapılar çeşitlilik üzerine kurulurlar. Beton, ahşap, karmadır ama bu yapı öyle değil. Ama bizdeki bilgi değişmiş. Biz bunların nasıl örüleceğini bilmiyormuşuz. Geçenlerde bir mektup yazmak istedim tekrar. Ama elle yazmak istedim. Normalde ne var yani değil mi? Elle mektup yazmayı 20 sene sonra unutmuşsun. Yazamıyorsun. Yani katlayıp zarfa koyacak bir mektup çıkartmak epey zor bir şeymiş. Bu 20 yılda unutulmuş bir şeyse hani tuğla yapı yapmaya yapmaya işte 300-500 senede neleri unutmuş olacağımızı siz hesaplayın. Dolayısıyla bu zorlukların içerisinde üretilmiş bir yapı ama çok güzel bir bulmacaydı bizim için.
TROYA MÜZESİ
“Troya Müzesi’nin zenginliği aslında sadeliğinde. Ziyaretçisini nereden alıp nasıl gezdireceğini net bir şekilde tarifleyerek, tamamen içine kapanmadan, Troya’nın biraz da bu coğrafya olduğunu sezdirerek deneyimletiyor.”

Manisa Kurtuluş Müzesi etrafıyla bütünleşmiş gibi görünürken Troya Müzesi, açık alanda tek başına yükselen bir yapı. Truva Atı’na benzettim, kendi amatör gözümle. Böyle mi düşünerek tasarladınız?
Ömer Selçuk Baz: Sizin okumanız çok geçerli bir okuma ve o işin en beğendiğim yanlarından biri, bunun gibi farklı okumalara izin veren bir soyutlama denemesi olması. Bu bir yarışma işi ve yarışma sonunda şehir plancı bir jüri üyesi kalkıp “Yapıya baktığım zaman Akhalı askerlerin içinde kafalarını gizlice uzattığı pencerelerinden Troya Kalesi’ne baktığı bir Troya atı görüyorum” demişti. Ve bana doğru bakmıştı. Ben de şöyle demiştim ona: “Hiç aklıma bile gelmedi böyle bir şey.” Demek ki bunu düşünmeye de izin veriyor. Öyle bir boşluk ve açıklık üretiyor.
Uzaydan düşmüş bir nesne olarak yorumlayanlar ya da “Yer altından mı çekip çıkarttınız bunu?” diyenler oldu. Hatta soğuk hava deposuna benzetenler… Bence güzel olan şey şu: Öyle bir yapı ve sistem ki ziyaretçiler onun varlığına kayıtsız kalamıyor. Yani çok sevebilirler ya da nefret edebilirler ama o orada ve var. Esasında bu yapı bizim diğer pek çok yapımızda olduğu gibi içinden dışına doğru bulunmuş bir yapı. İçeride ne olacağı, sonunda neye benzeyeceğini belirledi. Bu bence temel bir prensip. Biz nasıl göründüğünden ziyade neye yarayacağı ve nasıl kurulacağıyla daha çok ilgiliyiz. O kurulum sonunda nasıl bir yapı üretiyorsa genelde ona razı olmaya çalışıyoruz. O estetiği daha çok bu prensip üzerinden bulmaya gayret ediyoruz.
KONYA TEKEL BİNASI – DEPO NO:4
“Tasarım sürecinde, yapının katmanlarını koruyarak onu günümüze esnek bir şekilde kazandırmanın yolları aranmış. Sonuç, parlak ve pürüzsüz bir ‘bitmiş’ ürün yerine; zamanın izlerini saklamayan, hatta görünür kılan, yaşanmışlığı içselleştiren, kusurluluğu estetize eden bir yaklaşımı yansıtıyor.”

1935’te inşa edilen ve Tekel’e ait depo ve ofis olarak kullanılan bu binayı sanat galerisi olarak yeniden işlevlendirme görevini üstlendiniz. Türkiye’de Cumhuriyet döneminden kalma ve kent belleğinde iz bırakmış bu yapılardan çok var aslında. Bunları korumakla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Banu Uçak: Bu konu aslında dünyada da çok tartışılan bir konu. Endüstri arkeolojisi deniyor buna. Endüstri devriminin ardından inşa edilen bu yapıların hemen hepsi dünyanın her yerinde bugün kent merkezinde kalmış durumda. Dolayısıyla aslında çok değerli araziler. Depo da Konya’nın merkezinde. Dolayısıyla sanatsal aktivitelere, kamusal aktivitelere çok uygun. Tabii ki endüstri dünyanın her yerinde bunları yıkıp geçip oraya yepyeni ve daha iyi olanaklı bir şey yapmayı ister ama Konya’daki pek çok insanın ailesi, anneannesi, babaannesi, babası, yakın çevresi oralarda çalışmış. Bu yapılar aracılığıyla devletin endüstrileşme aracılığıyla herkesi kalkındırma hamlesinden faydalanmış bir topluluk var. Dolayısıyla teammül, mümkün olduğu kadar bu yapılara kamusal işlevler oraya kazandırmak. Selçukların ekibi orada her katmanı koruyarak ve yapının eskiliğini hissetmemize izin vererek tasarladı. İçinde yaşayan ruhları ama sadece 1930’ların ruhunu değil, 50’lerin de 70’lerin de ruhunu hissedebileceğimiz, raspalanmış duvarlarla, ham bırakılmış mekanlarla, ışıl ışıl olmayan kaplamalarla, yerine göre üretilmiş tuvalet detaylarına kadar çözümlerle bize harika bir yapı hediye ettiler. Çok yaşayın.

Ömer Selçuk Baz: Türkiye için çok zor bir konu. Niye zor olduğunu karar vericiler nezdinde anlıyorum. Bir de şunu da söylemek lazım, bu yapının korunması da Konya Büyükşehir Belediyesi’nin marifeti. Mimarlar tek başına bunu üstlenemez. Tabii ki bizim gibi insanlara sorduğunuz zaman biz her zaman “Koruyun” diyoruz. Çünkü bir kenti sürekli yıkıp yenisini yaparak inşa edemezsiniz. Bir hafızası vardır. Bazen çok çirkin bir şeyi hâlâ orada tutmak anlamlı olabilir. Bunlar hep konuşulması gereken stratejiler. Konya Tekel Binası Depo No:4, 1935 yılından kalmış, şehrin önemli bir yerinde bulunan, vakti zamanında içine fazla girilmemiş depo ve ofis yapısı. Bir yandan da aşırı sempatik, ufak bir dönem yapısı. O karakterleri de sağlıyor. Konya Büyükşehir Belediyesi bunu esnek bir galeriye dönüştürme fikriyle geliyorsa bunu ancak desteklersiniz. Biz de bu şekilde hareket ettik. Ben bu yapıların çok karakterli olduğunu düşünüyorum. Hatta o kadar iyiler ki bazı aşırı özelliklerinin bugün bile neredeyse tekrar edilemez kadar iyi olduklarını düşünüyorum. Ben restoratör bir mimar değilim. Uzmanlık alanımız değil. Öyle işlerde uzmanlarla hareket ediyoruz ama çok etkileyici geliyor bana açıkçası. Erken Cumhuriyet işleri de yakın dönemde yapılan bazı işler de öyle.
Banu Uçak: Ankara modernizmiyle ilgili TRT için bir belgesel çalışması çekmiştim, ismi İzdüşüm. Orada şunu gördüm: Bu yapıları kullananlar bu yapıların üstün özelliklerinin çok farkında ve gurur duyuyorlar. Mesela İsmet Paşa Kız Enstitüsü’ne gittiğimde yapı endüstrisinin bugün geldiği noktada dahi çok kolay yapılamayacak, çift cidarlı ve yaklaşık 4,5 metre yüksekliğinde, açıp kapanılabilen camlar vardı. Bunca yıl sonra hâlâ çalışan ısıtma sistemleri vardı. Elde üretilmesi gerektiği için artizan diyebileceğimiz doğramalar, merdiven küpeşteleri, korkulukları…
06/02 DEPREM MÜZESİ VE “AÇIK YARA”
“Projenin en çarpıcı yanı, gerçek bir yıkıntının tam ortasında konumlanması. Depremden iki hafta sonra, hiç can kaybı yaşanmamış bir yapı adası Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’nin desteğiyle proje alanı olarak belirlendi. Altındaki araçları ve içindeki eşyalarıyla birlikte olduğu gibi korunan bu yıkıntı, zamanın donmuş bir kesitine dönüştürülerek anlatının kendisini oluşturuyor.”

Deprem Müzesi’ni tasarlarken neleri hesaba katmanız gerekti? Enkazın sürekli bakılan bir nesneye dönüşmesi çok hassas bir konu…
Ömer Selçuk Baz: Epey keskin ve bıçak sırtı bir mevzu. Enkazın bulunması, o bölgede yapılması dahil olmak üzere biz karar vericilerinin arasındaydık. Depremden 15-20 gün sonra ben oradaydım. Aklı selim bir şekilde seçtiğimi de söyleyemem. Çünkü kafam da yerinde değildi açıkçası çok fazla. Can kaybı olmayan bir enkaz adası seçmeye çalıştık. Lojistik olarak merkeze yakın bir bölgeyi seçmeye çalıştık. Çoğunlukla bu işler böyle yürümez ama Gaziantep Büyükşehir Belediyesi bu kararların tamamına sahip çıktı ve orayı kamulaştırdı. Bugün o depremi yaşayan 11 ilin hiçbir yerinde depremden geriye kalmış bir enkaz göremezsiniz. Bu neredeyse tek örnek. Her şey hızla silindi. Bütün coğrafyada pek çok belediye bir yeri tutup bununla ilgili bir şey anlatma niyetine girdi ama hiçbiri başaramadı. Çünkü çok zor böyle bir şey yapmak. Toplum bunu unutmak istiyor. Herkes en hızlı şekilde bu duygudan kurtulmak istiyor. Unutmak sağlıklı bir özellik olabilir normalde ama görmezden gelme derecesinde unuttuğumuzda başımıza hep aynı şeyler geliyor. Dolayısıyla bence bu çalışmanın en önemli özelliği özellikle çocuklar ve gençler için. Bunu niye yaşadığınıza dair bir farkındalık, bir bilinç düzeyi oluşturmak amacı taşıyor. Evet, deprem enkazına bakıyor musunuz, bakıyorsunuz. Biraz canınız acıyacak mı, acıyacak. Bunu unutarak bence hiçbir yere varamayız. Dolayısıyla bilimsel bir yaklaşımı da olan, neyi hatalı yaptığımızla yüzleştiğimiz ve bundan sonra neyi daha iyi yapabileceğimize dair fikir veren pedagoijik bir iş. Jeoloji katmanlarını da içeren bir anlatı mekânı kurmaya çalıştık. Bunu tam olarak oraya özgü bir şekilde yapmaya çalıştık. Yani niyetimiz buydu.
Kitabın sonuna “Açık Yara” adında, 6 Şubat depremine referans veren bir bölüm eklemişsiniz ve bu kısmı Selçuk Bey yazmış. Nedir sizin için bu açık yara?
Ömer Selçuk Baz: Depreme şöyle bakılıyor hep: “İnşaatla ilgili bir felaket yaşadık.” Bu, bence hatalı bir bakış açısı. Biz insan ve toplum olarak neysek yapılı çevrede de bu oluyor. Olan biteni bizden bağımsız bir şeymiş gibi okumak büyük bir hata. Deprem bence bayağı büyük bir marazla yaşadığımızı ortaya çıkardı. Şehrin de toplumsal ve yönetsel stüktürlerin de nasıl paramparça olduğunu gördük. Antakyalı olduğum için bireysel olarak benim de kaybettiğim çok insan var. Onun duygusal boyutunu bir kenara koyuyorum. Beni daha çok etkileyen şey, bunun büyük bir toplumsal yıkım olması. Hatta büyük bir çürümüşlüğün turnusol kağıdı. Deprem, benim hayatımın en büyük dönüm noktası oldu. İçimde büyük bir yara açıldı. Bu küçücük enerjimle ne yapabilirim diye düşünmeye başladım ve “Madem böyle bir şey hissediyorum, o zaman bunu anlatmalıyım ve paylaşmalıyım. Bu deformasyonun sadece yapılarla ve inşaatla ilgili olmadığını, daha büyük bir toplumsal arızanın içinde olduğumuzu anlatmalıyım” dedim. İlk 15 ay her gittiğim yerde bundan bahsettim. Ardından yapabildiğim diğer işleri de işin içine kattım. Orada doğru olduğunu düşündüğüm projelere dahil oldum. Bir tanesi biraz önce bahsettiğimiz Nurdağı’ndaki deprem müzesi. Bir tanesi Antakya’daki bir konut projesi. Bir tanesi de Antakya Arkeoloji Müzesi’nin rehabilite edildiği bir süreç. Elimden ne geliyorsa, hayat enerjim ne kadarına müsaade ediyorsa yapmaya çalışıyorum. Kitaptaki gibi bitirmek isterim: Bunu yapmasam başka ne için mimarlık yapacağım!