Güney Kutbu’na Yürüyen İlk Türk: Ali Rıza Bilal
Güney Kutbu’na yürüyen ilk Türk Ali Rıza Bilal’in hikâyesi, soğuğa değil zihne karşı verilen bir yürüyüşün; vazgeçmemeyi seçenlerin beyaz sonsuzlukta bıraktığı kararlı bir izin hikâyesi.
İlk kez gidenler hep aynı şeyi söyler: Oraya vardığınızda bir yere ulaşmazsınız; kendinizden geriye ne kaldıysa onunla karşılaşırsınız. Yükseklik, soğuk, sessizlik ya da mesafe… Bunların hiçbiri asıl sınav değildir. Asıl sınav, insanın kendi zihniyle baş başa kaldığı o uzun yürüyüştür. Dağcılar bunu zirvede öğrenir. Kâşifler, haritanın bittiği yerde. Kutuplara yürüyenlerse, beyazın her şeyi sildiği o sonsuzlukta… Nasuh Mahruki yıllar önce Everest’ten döndüğünde (1995), “Orada bırakılan şey ayak izi değil, bir karardır” demişti. Ali Rıza Bilal’in hikâyesi de tam olarak bu kararla başlıyor. Bir sporcu olarak değil, bir insan olarak. Bir yere varmak için değil, bir yolda kalabilmek için. Çünkü onun da dediği gibi “Hayat tam da bu!”
Ülkemizi olimpiyatlarda temsil eden ilk Türk kürekçi,
Antarktika’ya tek başına yürüyerek Güney Kutbu’na ulaşan ilk Türk.
Grönland’ı doğudan batıya geçen ilk Türk.
Bu söyleşi, bir “ilk”in değil; o ilkin yolunun hikâyesi….

Merhaba Ali Rıza Bey, sizi tanıdıkça nasıl bir ailede doğduğunuzu merak ettim. Bu spor aşkı ne zaman başladı?
Annem ve babam kız kardeşim ve beni her zaman spora teşvik etti. Kendileri profesyonel anlamda sporcu değildi. Babam okul yıllarında güreş yapmış ama sonra sporu tamamen bırakmış. Annem de lisede bir süre atletizmle ilgilenmiş, sonra onun da hayatından spor çıkmış. Belki de onların sporla yarım kalan ilişkileri, bize yöneldi. Kız kardeşim dört buçuk, ben beş buçuk yaşındayken yaz aylarında jimnastiğe başladık. Ortaokula geldiğimde Efes alt yapısı küçükler takımında yaklaşık üç yıl basketbol oynadım. O yıllarda Kanlıca’da oturuyorduk. Dayımın kızları Anadolu Hisarı Spor Kulübü’nde kürekçiydiler. Bense basketbol oynamak için Kanlıca’dan Merter’e gidip geliyordum. Yaklaşık üç saat yol, üstüne iki saat antrenman… Oldukça zor bir tempoydu.
Bir gün rahmetli Aydan Siyavuş’un küçükler takımı için yaptığı seçmelere girdim. Seçmeler saatler sürdü. Cep telefonu yok, ankesörlü telefon var; jeton bulup evi arayamadım. Sabah yedide çıkmışım, akşam sekiz olmuş, hâlâ yokum. Ailem karakola haber vermiş, hastaneleri bile aramış. Eve döndüğümde çok endişeliydiler. “Bir daha yok” dediler. Ben de “tamam” dedim; o zaman kuzenlerimle küreğe geçerim. Kürek hikâyem böyle başladı. Yaklaşık 18 yıl kürek çektim. Dünya üçüncüsü oldum. Türk kürek tarihinde olimpiyatlara katılan ilk sporcu olarak 1992 Barcelona Olimpiyatları’nda yer aldım. Balkan ve Türkiye şampiyonluklarım oldu. Sonra iş hayatı devreye girdi ve kürek sporunu bıraktım.
Kürekten sonra bu kez macera yarışlarına yöneldim. Üç arkadaşımla birlikte dünyanın farklı coğrafyalarında yarışlara katıldık. 2008 yılında Patagonya’da, ekspedisyon dalı macera yarışında dünya üçüncüsü olduk. Dört kişilik ekipler için sponsor bulmak çok zordu. O noktada şunu düşündüm: “Biraz da kendi başıma bir şeyler yapmalıyım”. Çevremde Ironman ile ilgilenenler vardı ve bana da “Ironman yap” diyorlardı. Ben de başladım. Yaklaşık 12-13 yıldır bu sporun içindeyim; son birkaç yıldır yarışmasam da hâlâ aktif olarak devam ediyorum.
Geçtiğimiz sezon, 2024 Kasım ayında Antarktika kıtasını yürüyerek Güney Kutbu’na ulaşan ilk Türk oldum. Eylül 2025’te Grönland Adası’nı doğusundan batısına yürüyerek geçen ilk Türk oldum. Aslında iki farklı alanda tarih yazmış oldum.

Outdoor sporlarına ilginiz nasıl gelişti?
Çocukluktan beri farklı mesleklere ilgim vardı. Bir dönem polis olmak istiyordum, sonra astronot, sonra dağcı. Küçükken, farkında bile olmadan kendi kendime dağcılık oyunları oynardım. Arkadaşımı yanıma alır, sözde trekking yapar, kemerime kazma, çekiç gibi gördüğüm ekipmanları asardım. Çocuk aklımla, bildiğim ve gördüğüm kadarıyla.
İçimde hep bir maceracı taraf vardı. Yaşım ilerledikçe outdoor sporlarına daha çok yöneldim, ciddi zaman ayırdım. Futbolu hiç sevmedim; hatta nefret ederim. Bir Türk erkeği olarak nadir bir örnek olabilirim. Ama ekstrem sporların çoğunu denemişimdir. İyi gözlemlerim, analiz ederim ve sonra uygularım. Hikâyem kabaca böyle.
En başından beri sporu profesyonel olarak mı düşünüyordunuz?
Ailem turizm okumamı istiyordu. Ama ben lise sondayken kafaya koymuştum; beden eğitimi okumak, spor akademisine gitmek istiyordum. Turizmi kazanamadım. Bunun da açıkçası bilinçli bir tarafı vardı. İngilizcem sınıf arkadaşlarıma göre biraz iyiydi ama sınavın İngilizce bölümünde bilerek ya boş bıraktım ya da yanlış yaptım. Çünkü babam şöyle bir şart koymuştu: “Turizmi kazanamazsan beden eğitimine gidersin”. Ben de kazanamadım. Yani kendime küçük bir hile yapmış oldum. Sonuçta beden eğitimini kazandım ve spor akademisine gittim.

“Ali Rıza, Artık Durman Lazım!”
Sporda nispeten erken emeklilik vardır. Bizim genç saydığımız yaşlarda basketbol bırakılır, futbol bırakılır… Bu işin bir yaşı var mı? Size “kırkından sonra artık otur” diyen oldu mu?
Evet, dediler. Hem de çok. Bu konu benim belgeselimde de var; yakında yayınlanacak. Estonya’ya taşındıktan yaklaşık altı buçuk yıl sonra belimde sürekli bir ağrı başladı. Masaj, fizyoterapi derken günlük hayatta da zorlanır hâle geldim; ayakkabımı bağlarken bile canım yanıyordu. Türkiye’de MR çektirdik. Çok yakın profesör bir arkadaşım baktı ve net bir şey söyledi: “Ali Rıza, artık durman lazım.” “Nasıl yani?” dedim. “Belinde iki fıtık var, üçüncüsü yolda. İki kalçada da kalça sıkışması var,” dedi. Ben Antarktika’ya gideceğim deyince “Artık bırak bu işleri, normal fitness yap” diye karşılık verdi.
Moralim çok bozuldu. MR’ları bu kez otuz yıllık başka bir arkadaşıma gönderdim. O da profesör, spor hekimi ve egzersiz fizyolojisti. Beni ilk milli takım testlerinden beri tanır. O da “Meslektaşım doğru söylüyor. Senin ne kadar ekstrem olduğunu biliyorum ama kendine zarar vereceksin” dedi. İyice çöktüm. Son bir kişiye daha danıştım; bir ortopedist, aynı zamanda Ironman yapan bir sporcu doktor. O da şunu söyledi: “Meslektaşlarım tıbben haklı. Ama sen bu işleri tamamen bırakırsan, bir köşeye çekilip paslanırsın. Senin için daha kötü olur. Ne yapıyorsan, akıllıca yaparak devam et”.
Benim için çıkış noktası bu oldu. Antrenmanlarımı belimi zorlamadan ama beni güçlendirecek şekilde yeniden tasarladım. Ve Antarktika’ya gittim. Yaptım, geldim. Ardından Grönland’a gittim. Yani durmak yerine, doğru biçimde devam etmeyi seçtim.
Bu noktada eşiniz de size hep destek olmuş sanırım.
Psikolojik olarak en büyük desteği o verdi; maddi ve manevi anlamda hep yanımda oldu. Eşim müşteri deneyimi alanında çalışıyor ama aynı zamanda benim gibi Ironman yapıyor. Yani beni de, neye nasıl tepki verdiğimi de çok iyi biliyor.

Peki ya anneniz, anneler biraz daha “sütümü helal etmem” tarafında olabiliyor…
Annem beni doğuran, spora başlatan ve beni en iyi tanıyan kişi. Ekstrem tarafımı bildiği için artık bana sadece “Allah ıslah etsin seni yavrum” diyor. Annem Beykoz’da oturuyor. Bekârken arkadaşlarımı mangala getirir, gelirken oradaki bir binanın çatısından iple indirirdim arkadaşlarımı. Annemin arkadaşları “Bu çocuk ne yapıyor?” diye sorduğunda annem “Arkadaşlarına antrenman yaptırıyor” dermiş. Yani hem alışık hem de bir yandan bakmamayı tercih ediyor.
Biri gelip “Nedret teyze, bu deli şimdi Grönland’ı geçecekmiş” dediğinde, “Ne yapayım oğlum, bana yine uykusuz günler, bol dualar düşüyor” diyor. Çünkü biliyor, kafama koyduğum şeyi yaparım. Ben böyle mutlu oluyorum.


Antarktika yürüyüşünüze gelmek isterim. 51 gün boyunca süren yürüyüşte bir gününüz nasıl geçiyordu? Bu kadar ekstrem koşullarda beslenme, su, uyku ve enerji yönetimini nasıl sağlıyordunuz?
Gün aslında çok net bir ritimle başlıyor. Sabah altı civarında uyanıyorum. Antarktika’da güneş hiç batmadığı için uyku bandıyla uyumak zorundasınız. Uyanır uyanmaz kalkmak kolay olmuyor; yirmi–otuz dakika sağa sola dönüyorsunuz. Kalkar kalkmaz ilk işim ocağı yakmak. Çünkü kar ya da buz eritip su elde etmek zorundasınız. O suyla çayımı, kahvemi içiyor, yemeğimi hazırlıyorum.
Ekspedisyonlarda kullanılan yiyecekler özel. Kilitli poşetlerin içinde, suyu tamamen alınmış, dondurularak kurutulmuş besinler var. Sıcak su ekleyip poşeti kapattığınızda yedi-sekiz dakika içinde yemek hazır oluyor. O yüzden sabahın ilk işi su üretmek. Su kaynarken eşimi uydu telefonundan arıyorum. Onlar benden yaklaşık altı saat ileride, öğlen vakti oluyor. Bir-iki dakika konuşuyoruz. Sonra yemeğimi yiyorum.

Bir saati bitiriyorsunuz, mola veriyorsunuz, yemeği yiyorsunuz. Yeni saate başlıyorsunuz ve bir stres geliyor: “Şimdi ne düşüneceğim?
Günde 10 Saat 20 Kilometre
Ardından toparlanma ve giyinme başlıyor. Yün çorap, alt-üst yün içlik, rüzgâr geçirmez kayak pantolonu, rüzgâr geçirmez mont, onun üstüne ekspedisyon montu. Pantolonun üzerine kuş tüyü şort, en üste kuş tüyü yelek. Yüzüme vazelin ve güneş kremi sürüyorum. Uyku tulumu, şişme mat, normal mat ve elektronik eşyalar su geçirmez çantaların içinde. Elektronik eşyaları özellikle uyku tulumunun içine koyuyorum ki donmasın.
Çadırın içindeki her şeyi dışarı çıkarıp kızağa yerleştiriyorum. Çadırı toplamak ve yola hazır hâle gelmek yaklaşık yarım saat sürüyor. Sabah 06:30’da ocağı yaktıysam, 08:30-08:45 gibi yürüyüşe başlamış oluyorum. Hızlı olmak zorundayım; günde yaklaşık 10 saat yürümem gerekiyor. Hedefim günde 20 kilometreydi ve büyük ölçüde bunu tutturdum.
Bir saat ya da bir saat on beş dakika durmadan yürüyorum. Sonra mola veriyorum; kızağın üstüne oturup atıştırmalıklarımı yiyor, su içiyorum. Her gün için önceden hazırladığım 300–400 gramlık paketler var. İçlerinde fındık, fıstık, çikolata, protein barları, jelibon ve şeker gibi kalorisi ve yağı yüksek gıdalar bulunuyor. Sabah yaklaşık üç litre su hazırlıyorum. Bir litresine izotonik tablet atıyorum, biri normal su, bir litresi de öğlen çorba içmek için termosta sıcak duruyor. Her bir-bir buçuk saatte bir bu yeme-içme döngüsünü tekrarlıyorum. Günde ortalama yedi bin kalori harcıyorum. 51 günün sonunda 11 kilo verdim. Günlük yaklaşık yirmi kilometreyi tamamladıktan sonra, olduğum yerde hemen çadırı kuruyorum. Çadır kurmak kolay ama rüzgârda uçmaması için etrafını karla örtmek gerekiyor. Kürekle kazıyıp çadırın eteklerini karla kapatıyorsunuz.
Çadıra sürünerek girmemek için diz boyu bir çukur açıyorum; böylece adım atarak içeri girebiliyorum. İçeride oturduğunuzda ayaklarınız boşlukta kalıyor, ocağı daha rahat kullanıyorsunuz. Sonra tekrar ocağı yakıyorum, su eritiyorum. Üstümdekileri çıkarıp kuru kıyafetlerimi giyiyorum. Güneşin konumuna göre solar paneli dışarı koyup powerbank’leri şarj ediyorum. Yemek ve su hazırlığı tekrar başlıyor. Akşamları beni 7/24 takip eden lojistik merkeze rapor veriyor, konumumu bildiriyorum. Haritaya bakıyorum, gün içinde çektiğim fotoğraflardan birini küçültüp uydu bağlantısıyla eşime gönderiyorum; o da Instagram’da paylaşıyor. Genelde gece 23:00-23:30 gibi uyuyorum. 51 gün boyunca her gün bu düzenle geçti.
Islak kıyafet meselesine gelince… Antarktika dünyanın en kuru yerlerinden biri, nem neredeyse sıfır. Hiçbir şey nemli kalmıyor. Terleyen tek şey merino yün içlikler; onlardan da üç tane var. 51 günde iki–üç kez değiştirdim. Üzerinizde hızla kuruyor, sırılsıklam kalmıyor.

Asıl Zor Olan, Ne Düşüneceğinizi Düşünmek
51 gün süren sessizlikte ne duydunuz? Zaman algınız nasıl değişti?
Zaman algısı gerçekten çok ilginç bir mesele. Sponsorum Polar’dı; bir spor saati kullandım. Ama yanımda bir de klasik bir asker saati vardı, Casio’nun FT1000 modeli. Eski usul bir saat ve üzerinde sadece saat, kronometre, tarih var. Hepsi bu… Şili’ye gittiğimde aldım, kordonunu değiştirip montumun içine astım.
Polar saat iki kez telefonla senkronize oldu. Orada network yok ama telefonun saati en son nerede kaldıysa, saat de ona geri döndü. Bir akşam fark ettim; saat erken gösteriyor. Halbuki her gece saat 20:30’da beni takip eden lojistik merkezi arayıp rapor vermem gerekiyor. Meğerse bir buçuk saat geçirmişim. Aradım, “Ali bir buçuk saattir neredesin?” dediler. O an Casio’yu koluma taktım ve ondan sonra sürekli çapraz kontrol ederek devam ettim.
Zamanın içinde kaybolma hissi yaşamadım çünkü istatistikle yürümek zorundaydım. Saatte kaç kilometre gittiğimi, nabzımı, her şeyi takip ediyorum. O verilerle ilerliyorsunuz. Ama yürürken asıl zor olan şey, ne düşüneceğinizi düşünmek. Ses yok. Uyaran yok. Tek renk beyaz. Ya adım sayıyorsunuz, ya dua ediyorsunuz, ya saate bakıp “şimdi eşim ne yapıyordur, oğlum okulda mıdır, annem nerededir” diye hayal kuruyorsunuz. Bir saati bitiriyorsunuz, mola veriyorsunuz, yemeği yiyorsunuz. Yeni saate başlıyorsunuz ve bir stres geliyor: “Şimdi ne düşüneceğim? Sonra bir noktayı hedef alıyorum, “buraya 300 adımda ulaşırım” diyorum. Sayıyorum. Dakikalar ilerlemiyor. İnsan kendi zihniyle çok ciddi bir psikolojik savaşa giriyor. Zaman mefhumu ile insanın iç dünyası arasında çok sert bir çatışma yaşanıyor.


Uzayda Olmak Gibi
Bir YouTube röportajınızda rüzgârı bile hissetmediğinizi söylemiştiniz. Nasıl olur diye düşünmüştüm ama bu kat kat giyinmenin etkisi mi? Bir de hedef alarak yürüdüğünüzü söylüyorsunuz ama günlerce hiçbir şey görmediğiniz oldu mu?
Evet, rüzgârı hissetmiyorsunuz. Bunun birinci sebebi evet, kat kat giyiniyorsunuz. Yüzünüz tamamen kapalı. Rüzgârın fiziksel etkisini algılayamıyorsunuz. İkincisi, ses yok. Hiç ses yok. Yani rüzgâr var ama duyulmuyor. Bu yüzden bedeninizde ya da kulağınızda bir rüzgâr hissi oluşmuyor. Aslında biraz uzayda olmak gibi. Gerçekten öyle. Çünkü çevrede hiçbir referans noktası yok. Ağaç yok, bir şey yok; eğilen, bükülen, hareket eden hiçbir şey yok. Rüzgârın etkisini gösterecek bir unsur bulunmuyor.
Hedef alarak yürüyorsunuz ama önünüzde bir şey görmüyorsunuz. Günlerce. Mesela üç gün, dört gün… En uzun altı gün oldu. Altı gün boyunca önümde hiçbir şey görmeden yürüdüm. Düşünsenize, bembeyaz bir boşluğun içinde, hiçbir görsel referans olmadan ilerliyorsunuz.


Yalnızlıkla ilgili yaşadığınız duyguyu merak ediyorum. Bizler biraz yalnız kalmak için şehirden, insanlardan uzaklaşmaya çalışıyoruz. Bu deneyimden sonra siz, artık asla yalnız kalmak istememek gibi bir duygu yaşadınız mı?
Bu, sizin hayal edebileceğiniz yalnızlığın çok ötesinde bir şey. Çünkü beş duyu organınıza hitap eden neredeyse hiçbir şey yok. Ses yok. Gördüğünüz tek şey beyaz. Sis olduğunda bastığınız yeri bile göremiyorsunuz. Dokunma diye bir şey yok; başka bir canlıya, bir varlığa temas yok. Tat alma var ama keyif için değil, hayatta kalmak için. Yakıt almak için. Zaten tatla özel bir ilişkim yok. Koku alma da yok; alınacak bir koku yok çünkü. Bitki yok, hayvan yok. “Kar kokusu” denir ama bir süre sonra ona da alışıyorsunuz. Dolayısıyla beş duyu organımın neredeyse tamamı devre dışı.
İstanbul’da, Uruguay’da, Şili’de yaşayan bir insanın bunu tahayyül etmesi çok zor. Bu evde yalnız kalmak değil. İnzivaya çekilip ormanda üç gün geçirmek de değil. Ormanda bile sizi uyaran pek çok şey vardır; sesler, renkler, rüzgâr, yağmur, toprak kokusu… Ağaçlara, dallara, toprağa dokunursunuz. Aklınızı ve duygularınızı bir şekilde meşgul edebilirsiniz. Antarktika’da bunların hiçbiri yok. Tamamen kendi başınasınız. İnsan ister istemez korkuyor. Mesela bazen şunu düşünüyordum: “Arkamdan bir şey geliyor olsa ne yaparım?” Sonra kendime diyordum ki, “hiç dönüp bakma”. Çünkü öyle bir şey yok. Ama bunu bile düşünüyordum kafamı meşgul etmek için.
Gitmeden önce bana çok şey yazıldı. “Dünya düz, Antarktika’nın sonunda aşağı düşeceksin.” “Duvarlar var, geçemezsin.” “Reptilyanlar var, kafanı kopartacaklar.” “Boyut kapısı var, geçince kuzey kutbuna çıkacaksın”. Bunları hatırlayıp gülüyordum. Sonra bir gün dedim ki, hadi bir tanesini ciddi ciddi düşüneyim. Sonuçta vakit geçirmem lazım. Yürürken hayal etmeye başladım: “Şimdi gökte bir kapı açılsa, Zeus gibi bir figür çıksa, elinde mızrak, gök gürültüsüyle bana seslense…” Bir an tüylerim ürperdi ama hepsi bu. İnsan, olmayacak şeyleri bile düşünmeye başlıyor. Kendini korkutmaya, farklı bir duygu yaratmaya çalışıyor.
Orada en çok özlediğim şeylerden biri çok basitti; eşimle, dostumla sıcacık bir yerde bir kahve içmek. Dizimi kırıp oturmak, sohbet etmek. İnsanla konuşmak. İstanbul gibi bir yerde 20 milyon insanın içinde trafik, gürültü, saygısızlık insanı delirtiyor, evet. Ama “yalnız kalmak istiyorum” dediğinizde, benim yaşadığım yalnızlıkla sizin düşündüğünüz yalnızlık aynı şey değil. Orada bıçak sırtındasınız. Delirmenin eşiğinde. Bugün insanlar para verip karanlık odalara giriyor, gözleri bağlanıyor, iki gün yalnız kalıyor. Bu öyle bir şey değil. Bunu TedX konuşmamda da anlattım, işte o anda Allah’la konuşmaya başladım. Arkadaşımmış gibi, hatta bu yüzden saçmalama Ali Rıza çarpılacaksın diyordum kendime. Ama orada arkadaşım oldu.

Bu sessizliğin ortasında sizi etkileyen doğa olayı neydi?
Aslında klasik anlamda bir doğa olayı yoktu. Ama bir an var… İnsanlar hep “duvarlar var” der ya… Bana da çok söylediler. 12. gündü galiba, tam hatırlamıyorum. Bir anda karşımda beyaz bir duvar varmış gibi hissettim. “Allah Allah” dedim. Yürüdükçe o duvar gerçekten büyüyor gibiydi; önümde bir şey yükseliyordu sanki. Sonra fark ettim ki bu, çok uzakta bir tepe. O gün ciddi bir tırmanış yaptım; dört buçuk, beş kilometre boyunca yükseldim.
Sona doğru başka bir şey daha oldu. Gökyüzü tuhaf bir hâl aldı. Güneş bulutların arasındaydı ama huzmeleri aşağı doğru iniyordu. İlk anda ne olduğunu anlayamadım. Karşımda gri bir duvar var gibi görünüyordu; hatta yüksekliğini bile seçebiliyordum. “Herhalde insanların anlattığı duvar bu” dedim kendi kendime. Sonra anladım ki güneş bulutların arasından ışığı indiriyor, o ışık da kardan tekrar yukarı yansıyınca bir duvar etkisi yaratıyor. Tamamen bir ışık illüzyonu. Garip olan şu; bunun fotoğrafını çekemiyorsunuz. Çektim ama çıkmıyor. Gözle gördüğünüz şey fotoğrafa geçmiyor.

Hiç Olmazsa Bu Kutup Alanını Temiz Tutalım
Çok konuşmamız gereken ve yeteri kadar konuşulmayan konu iklim krizi… İklim krizini anlatmak için kutuplardan görseller gösterilir. Geçenlerde bunun doğru olmadığını iddia eden bazı insanların yazılarını okudum. Oraları görmüş biri olarak siz ne söylersiniz?
Önce şunu söyleyeyim, ben bir bilim insanı değilim. O yüzden bilim insanı gibi konuşamam. Bu tür konularda kesin cümleler kurabilmek için aynı yere defalarca gitmek, ölçmek, veri toplamak ve istatistik tutmak gerekir. Benim yapabileceğim şey, gördüğümü ve yaşadığımı anlatmak. Maalesef insanlar, özellikle bazı YouTuber’ların yaptığı videolara çok kolay inanıyor. Özel efektler var, yapay zekâ var. Tamamen gerçek dışı iddialar kolayca yayılıyor.
Antarktika’ya gitmeden ana kampta bize çok net bir şey söylendi. Son paralele girdiğinizde, yani Güney Kutbu’na kadar olan yaklaşık 110 kilometrelik bölümde, büyük tuvaletinizi özel bir torbaya yapmanız gerekiyor. Nasıl yapılacağını bile gösteriyorlar. “Neden?” diye sordum. “Hiç olmazsa bu kutup alanını temiz tutalım” dediler. Bakın, özellikle “Hiç olmazsa” diyorlar.
Bugüne kadar tarihte yalnızca yaklaşık 430 kişi tek başına Güney Kutbu’na yürümüş. Benim yürüdüğüm rotadan giden insan sayısı dünyada dokuz. Yürürken her gün tuvaletinizi yapıyorsunuz ve eksi kırk derecede bu atıklar olduğu gibi karın içinde donup kalıyor, çözülmüyor. İleride çözülürse suya karışır mı, ne olur bilinmiyor. O yüzden son 110 kilometreyi mümkün olduğunca temiz tutmaya çalışıyorlar. Bana altı gün süreceği hesaplandı, altı tane poşet verdiler. “Altı günde geçeceksin, hepsini buna koyacaksın, Güney Kutbu’nda senden alacağız ve uçakla ana karaya geri götüreceğiz” dediler.
Bunu anlattığımda bile bazı insanlar hemen “demek ki orada bir şey saklıyorlar” gibi akıl almaz yorumlar üretmeye başladı. Bu sadece Türkiye’de değil, yurt dışında da böyle. Oysa 1959 tarihli Antarktika Antlaşması çok net: Hiçbir ülke Antarktika’nın sahibi değil. Orada askeri üs kurulamaz, maden araması yapılamaz. Sadece bilimsel araştırma yapılabilir; buna ek olarak keşif ve sınırlı turistik faaliyetlere izin vardır. Koca kıtada 100’den fazla bilim üssü var ve hepsi bilim için orada.
Antarktika’da bizzat gördüğüm kadarıyla “buzullar eriyor, her şey bitmiş” diyebileceğim bir tabloyla karşılaşmadım. Çünkü ilk defa gittim. Böyle bir yargıya varmak için aynı yere defalarca gitmek gerekir. Ama Grönland’da gördüm. Tasiilaq adlı kasabaya vardık ve oradan yürüyüşe başladık. Suda devasa icebergler vardı. Dört gün kaldım; gözümün önünde eriyip kayboldular. İlk anda bunun çok dramatik bir durum olduğunu düşündüm, hatta bununla ilgili bir video da çektim. Sonra anladım ki bu, mevsimsel bir döngünün parçası: Yazın eriyor, kışın tekrar donuyor.
Ama Grönland’da bize rehberlik eden bir kadın vardı, aynı rotayı dört kez geçmiş. Bir noktada bir gölün fotoğrafını gösterdi ve “Bu gölün üzerinde iki sene önce 200 metre yüksekliğinde bir buzul vardı, şimdi yok” dedi. Dört geçişin ikisinde var, ikisinde yok. Bu bir istatistik. Bir örnek daha verdi: “Üç sene önce üç saatte geçtiğimiz bir yeri, iki sene önce üç günde geçtik”. Çünkü buzullar öyle erimiş ki, yarıklar ve çatlaklar oluşmuş, geçilemez hâle gelmiş. Yani erime var. Bunu net olarak söyleyebilirim. Gördüğüm ve edindiğim bilgiler bu yönde.
Bu arada Grönland geçişinde bizden buz örnekleri de istediler. Her 100 kilometrede bir buz örneği aldık, şişeledik ve bir araştırma grubuna teslim ettik. Çok net yönergeler vardı: Her seferinde aynı kıyafetlerle alınacak, el değmeyecek, kapak belirli bir şekilde kapatılacak. Amaç, dışarıdan hiçbir şeyin örneğe karışmamasıydı. Bu da sürecin bir parçasıydı.

Herkesin bir Everest’i olmayabilir, herkes Everest’e çıkamayabilir. Ama o Everest’e çıkmaya çalışırken yaşadıklarınız, öğrendikleriniz… Bunların parayla, pulla ölçüsü yok…
Gençlere ve benim gibi “artık geç kaldım” diyen insanlara ne mesaj verirsiniz?
Önce gençlerden başlayayım. Asıl mesele, hayal kurabilmek. Ne yazık ki bugün özellikle Türkiye’de gençlerin hayal kuramadığını görüyorum. Bunun en büyük nedeni de o bitmek bilmeyen, üç harfli sınav süreçleri. LGS, ÖYS… Gençleri at yarışı gibi koşturuyoruz. Hedefleri tek bir noktaya sıkışıyor; bir sınavı geçmek, herhangi bir üniversiteye girmek. Oysa hayat bundan ibaret değil.
Geçenlerde TedX’te Berk Armağan adında bir gençle tanıştım. Seyyahart ismiyle karton bardak boyayarak dünyayı geziyor. Müthiş bir hikâye. Onunla gerçekten gurur duydum. İsterim ki benim çocuğum da böyle bir şeye cesaret edebilsin. Hayatını buna adasın demiyorum ama böyle deneyimlerin insanı ne kadar zenginleştirdiğini biliyorum. Daha çok öğreniyorsunuz, daha çok tecrübe ediyorsunuz.
Bakın, ben 49 yaşımdan sonra asfalt kayağı yapmayı öğrendim. Bugün birçok gence, “hadi gel dene” deseniz belki cesaret edemez. Ben niye yaptım? Çünkü bir hedefim vardı. Önce hayal edeceksiniz, sonra o hayalin peşinden koşacaksınız. Hayaliniz gerçekleşmeyebilir; ama o hayale doğru giderken kazandığınız tecrübe, zaten hayatın kendisi. Hayat tam olarak bu. Herkesin bir Everest’i olmayabilir, herkes Everest’e çıkamayabilir. Ama o Everest’e çıkmaya çalışırken yaşadıklarınız, öğrendikleriniz… Bunların parayla, pulla ölçüsü yok. O yüzden sadece gençler değil, herkes hayal kurmalı. Çünkü bir şeyi öğrenmenin, denemenin, tecrübe etmenin yaşı yok.
İki yıl önce Boddy ile çalıştım, 60 yaşındaydı. “Hayatımın orta yaş evresine yeni başlıyorum,” demişti. Bir de Alex Zanardi var; Formula 1 pilotu. Kaza geçiriyor, belden aşağısı tutmuyor ama “Ben sporcuyum, sporu bırakmam” diyor. Tekerlekli sandalyeyle Ironman koşuyor, 3.800 metre yüzüyor, 180 kilometre tekerlek çeviriyor, üstüne 42 kilometre gidiyor. Yani hiçbir şey için ne geç kalmış sayılırsınız ne de “ben bunu yapamam” deme hakkınız var.
Örnekler var. Olmasa bile, ilk siz olursunuz. “Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok” derler ya… Sen keşfet. Niye başkasını takip edesin? Bana “Antarktika’da yanında biri olsa daha iyi olmaz mıydı?” dediler. Bilerek istemedim. Çünkü dedim ki, ilk ben olacağım. Yanımda biri olsun istemedim. Yapabilen biri olsaydı, şimdiye kadar yapardı. Demek ki hedef koyunca, arayınca, ilk olmak da mümkün.


Bugün dönüp baktığınızda, o beyaz sonsuzlukta bıraktığınız izler sizin için ne anlama geliyor?
Benim için bir sonuç değil onlar. Bir yolun, bir cesaretin ve vazgeçmemenin izi. Hepsi bu. Yaptığım şeyle gurur duyuyorum. Bundan sonra biri çıkıp o yolu 45 günde yürür, 30 günde yürür; hiç fark etmez. İlk ben gitmiş olacağım. O kısmı kimse geçemeyecek. Ben yolu açtım. Dolayısıyla orada böyle bir iz bırakmış olmaktan dolayı çok mutluyum, gururluyum. Yarışmacı bir tarafım da var elbette; bu duygu onu da besliyor.
Bana “bir daha yapar mısın?” diye sordular. Hayır dedim. Aynı şeyi tekrar yapmak istemem. Ama biri çıkıp “Türkiye’den altı kişi Güney Kutbu’na yürümek istiyor, liderlik eder misin?” derse, koşa koşa giderim. Onlarla birlikte yaparım. Ama tek başıma… onu zaten yaptım.
Peki bundan sonra?
Grönland’ı yaptım, döndüm. Belki beş yıl sonra zevk aldığım bazı rotaları tekrar yürümek isterim. Ama şu anda üzerinde çalıştığımız bir proje var. Henüz açıklamıyoruz. Sponsorumla birlikte duyuracağız. Şimdilik gizli kalsın.
Vakit ayırdığınız için teşekkürler…
*Ali Rıza Bilal söyleşisinden bana kalan, insanın mutlu olacağını bildiği yol için vazgeçmeyi bir seçenek olmaktan çıkarması. Rotası net, adımları sağlam, yürüyüşü uzun olsun…
Kazdağları’nda Doğayla İç İçe Bir Yaşam: İdamera