Omar Baban: Geçmişi Onurlandırmak, Geleceği Tasarlamak

El işçiliğini, kültürel hafızayı ve zarafeti bir araya getiren tasarım dünyasında Omar Baban, geleceği kökleriyle buluşturuyor.
Fotoğraflar: Yiğit Şişmanoğlu
Tasarım dünyasının değişen dinamikleri pek çok yaratıcıyı kısa ömürlü trendlere yönlendirse de, Omar Baban gibi tasarımcılar, zamana direnen, kökleri olan ve kültürel bir hafızaya yaslanan hikâyeler kurmayı seçer. Onun tasarımlarında bir sandalye, bir duvar objesi ya da küçük bir dokuma yalnızca estetik bir form değil; geçmişten devralınan, emeğin izini taşıyan bir hatıradır. Kuzguncuk’taki showroom’unun dingin atmosferinde, Anadolu’nun zanaatkâr hafızasıyla Londra’da edindiği disiplinli tasarım kültürü yan yana durur. Çocukluk yıllarında evlerindeki el işi tekstiller, gümüş ve bakır objeler, duvardaki yağlı boya tablolar nasıl bir estetik bilinç kurduysa Londra’nın çok kültürlü enerjisi, aristokrat zarafeti ve İngiliz mimarisinin dengeli çizgisi de bugün aynı bilinçle birleşiyor.
Omar Baban için sürdürülebilirlik, çevreyle ilgili bir mesele olmaktan çok daha fazlasıdır; bir zanaatin, el işçiliğinin, bir kültürel tekniğin geleceğe taşınma sorumluluğudur. Her tasarımı “yaşayan bir eser” olarak görmesi bu yüzden.
Bugün üzerinde çalıştığı en heyecan verici proje olan Konya’daki 1901 tarihli Sanayi Mektebi’ni butik otele dönüştürme girişimi de bu yaklaşımın bir yansıması: O binanın taşlarının taşıdığı hafızayı çağdaş bir dile çevirmek, Mevlânâ’nın manevi atmosferiyle Anadolu zanaatkârlığını bir arada görünür kılmak. Bu söyleşide Omar Baban’la, aile mirasından Londra yıllarına, kraliyet çevreleriyle kurduğu temaslardan Türk zanaatkârlığını dünyaya anlatma misyonuna uzanan zarif ve derin bir yolculuğa çıkıyoruz. Geçmişi onurlandırarak geleceği tasarlayan bir tasarımcının hikâyesine…


Omar, senin hikâyende kültür, tasarım ve kimlik birbirine geçmiş durumda. Önce şunu sormak isterim. Seni tasarım dünyasına çeken ilk görüntü ya da dokunuş neydi? O anın içinde ailenden, geçmişinden gelen bir etki var mıydı?
Ailemle birlikte yaşadığımız her evde ve sonrasında da kendi evimde her zaman sanat ve tasarım dünyasının içindeydim. Yaşam alanımız kültürümüzü ve kimliğimizi, kişisel beğenilerimizi özgün bir şekilde yansıtıyordu. Her çocuk gibi ben de çevremi tüm duyularım açık bir şekilde kavradım. Evimizde bulunan her parçanın bir hikayesi mutlaka vardı. Çoğu, el emeğinin sabrıyla biçimlenmiş, ruhu olan objelerdi. Kısa ömürlü olmayan, zamanla birlikte yaşayan, yaşlanan objeler. Onlarla büyümek, detaylarındaki yüksek işçiliği yakında incelemek, dokunmak, bana kalıcılığın, sadeliğin ve insan elinin sıcaklığının değerini öğretti.
Bu farkındalık, yani mekânın bir kimlik, objenin bir hatıra taşıyabileceğini bilmek, ilerleyen yıllarda tasarıma bakışımı derinden şekillendirdi diyebilirim. 10 yıl önce Omar Baban Design’ı kurarken, aslında o çocukluk dünyasından gelen duyusal ve duygusal mirası yeniden yorumluyorum.
Çocukluğunda evinde, mahallende ya da ailende seni en çok etkileyen obje, kumaş ya da desen hangisiydi? Bugün hâlâ o atmosferi tasarımlarında hissediyor musun?
Aslında beni etkileyen tek bir obje ya da motif seçebilmem pek mümkün değil. Ben daha çok çevresini dikkatle gözlemleyen, küçük ayrıntıların dünyasında büyüyen ve bir çok detaydan etkilenen bir çocuktum. Evimizdeki her şey duvardaki yağlı boya tablolardaki renk kullanımları, el dokuması kumaşlar, çeşitli işlemeli antika tekstiller, el dokuma halı ve kilimler, bakır ve gümüş objeler, seramikler ve dahası bir bütün olarak beni etkileyen estetik bir hafıza oluşturuyordu. Bugün tasarımlarımda hâlâ o dönemin ruhunu hissediyorum. Çocukluğumun o evlerinde hissettiğim el işçiliğinin zarafeti bugün yaptığım her tasarımın altyapısını oluşturuyor.


Ailenin vizyonu senin için ne ifade ediyor? Sana estetik bir miras mı bıraktılar, yoksa sen bu mirası yeniden yorumlayan bir kuşak mısın?
Ailemin vizyonu her zaman estetik bir bakıştan daha fazlasıydı, onlardan bana miras kalan bir yaşam biçimi. Bizim evimizde güzellik, gösterişle değil; sadelik, zarafet ve anlamla tanımlanırdı. O yüzden ailemin vizyonu benim için bir tür sessiz rehber oldu; neyi korumam, neyi dönüştürmem gerektiğini onlardan öğrendim.
Bana bırakılan miras, sadece objelerde ya da kumaşlarda değil, detaylara saygı duymak, emeğe değer vermek, zamana karşı sabırlı olmak. Kendimi bu mirası yeniden yorumlayan biri olarak görüyorum. Çünkü kültürel miras, yalnızca korunduğunda değil; yeniden üretildiğinde, şimdinin ihtiyaçlarıyla yeniden tasarlandığında geleceğe aktarılabiliyor.
Londra’da geçirdiğin yıllar, çok kültürlü yapı, geleneksel İngiliz tasarım disiplini ve modernlik–aristokrasi dengesi, Doğu köklerinle birleşince sende nasıl bir dönüşüm yarattı? Bu iki dünya arasında nasıl bir sentez kurdun?
Londra benim için yalnızca yaşadığım bir şehir değil, kendimi yeniden tanımladığım bir dönemdi. Şehrin çok katmanlı yapısı, farklı kültürlerin birbirine dokunuşu ve o görünmez yaratıcılık enerjisi beni olumlu yönde dönüştürdü. Orada geçirdiğim yıllar, bana “karışımların güzelliğini” öğretti. Çünkü Londra, hem geçmişin ağırlığını hem de bugünün özgürlüğünü aynı anda taşıyor.
Tasarımcı olarak bana kattığı en önemli şeylerden biri, düşüncenin ve estetiğin evrensel bir dilinin olabileceği farkındalığıydı. Geleneksel İngiliz tasarım disiplininin ölçülülüğü, malzemeye olan saygısı ve detay takıntısı, benim doğudan gelen sezgisel, duygusal tarafımla birleştiğinde ortaya kendine özgü bir denge çıktı.
Ben o iki dünyanın arasında çatışma değil, tamamlayıcılık gördüm. Doğu’nun içe dönük derinliğiyle Batı’nın analitik düzeni arasında bir köprü kurmak, benim tasarım anlayışımın özüne dönüştü. Londra bana zamanı okumanın, çeşitlilik içinde kimliğini korumanın inceliğini öğretti.

Kraliyet ailesine yakın çevrelerle temas ettiğini biliyoruz. Bu ilişki, estetik anlayışını ya da iş yapma biçimini nasıl etkiledi? Orada seni en çok şaşırtan şey neydi?
Kraliyet çevresine hizmet vermek, doğal olarak yüksek zanaat anlayışını, estetik disiplini ve kusursuz bir ölçü duygusunu tasarımlara taşımayı gerektiriyor. O dünyada güzelliğin gösterişten değil, ölçüden ve incelikten doğduğunu görürsünüz; her şeyin bir ritmi, bir nedeni ve bir disiplini vardır. Zarafet, en çok sessizlikte kendini gösterir. Dışarıdan katı görünen bu dünyanın aslında büyük bir tevazu ve süreklilik duygusuyla örülü olması beni her zaman etkilemiştir. Gelenek, orada bir kural değil, bir ritüel gibi yaşatılır. Bu yaklaşım doğal olarak benim iş yapma biçimime de yansıyor, Omar Baban Design’da zamansızlık, kalıcılık ve yüksek zanaatkarlık önceliğim.
Omar Baban Design markasını kurarken ailenden aldığın destek ya da onların vizyonundan gelen yönlendirmeler oldu mu? Yoksa tamamen bireysel bir çıkış mıydı?
Ailem bana köklerimi, kültürümü ve farklı kültürlere, farklı inançlara karşı hoşgörülü olmayı ve yeni gözlerle çevreme bakabilmeyi öğretti. Güzelliğin aceleyle değil, zamanla oluştuğunu, olgunlaştığını onlardan görerek öğrendim. Markamı kurarken bu vizyonla kendi sesimi bulmak, kendi estetik yolculuğumu bireysel olarak inşa etmek istedim.
Dolayısıyla Omar Baban Design, hem ailemin ruhunu hem de benim bugünün dünyasında anlam arayışımı yansıtan bir hikaye. Kökleri gelenekten, dili zamandan, niyeti ise kalıcılıktan beslenen bir hikaye.


El işçiliğine bu kadar önem verirken, içinde bulunduğun, müdahil olduğun, karşılaştığın rafine zanaatkârlık anlayışı seni etkiledi mi?
El işçiliği benim için yalnızca bir üretim biçimi değil, bir karakter meselesi. Zanaatkârlarla geçirdiğim her an, bana sabrın, tekrarın ve kusurun içindeki zarafetin değerini hatırlatıyor. Onların malzemeyle kurduğu sessiz diyalog, emeğin sabırla şekle dönüştüğü o süreç, her defasında beni büyülüyor. İstanbul’da, Anadolu’nun atölyelerinde ya da dünyanın farklı coğrafyalarında karşılaştığım o rafine zanaatkârlık anlayışı, bana şunu gösterdi: asıl zarafet, kusursuzlukta değil; insana ait o küçük izlerde, emeğin bıraktığı sıcaklıkta saklı. Tasarımlarımda da o sıcaklığı, o insan elinin dokunuşunu hep hissettirmek isterim.
Omar Baban Design; kökleri gelenekten, dili zamandan, niyeti ise kalıcılıktan beslenen bir hikaye.
Malzeme seçiminde seni yönlendiren şey nedir? Doku, renk, tarih, yoksa o malzemenin taşıdığı kültürel hafıza mı?
Malzeme seçiminde yaklaşımım hiçbir zaman tek bir formüle bağlı değildir. Bazen beni bir malzemenin taşıdığı hikâye çeker, bazen dokusu, kültürel kodları ya da ışıkla kurduğu ilişki. Kimi zaman yalnızca uyandırdığı duygunun peşine düşerim bazen de tarihsel bir bağ, sezgisel bir çağrışım beni yönlendirir. Çünkü her malzeme kendi ruhuna, hafızasına ve enerjisine sahiptir. Benim için önemli olan, o sesi duyabilmek ve malzemenin kendini anlatmasına izin vermektir.
Simetri ve denge duygun doğadan mı geliyor? İstanbul’un duygusal karmaşası ile Londra’nın soğukkanlı mimari disiplini sende nasıl bir denge yaratıyor?
Simetri ve denge duygusu benim için doğadan gelir, altın oran, fraktal yapı ve spiral form zaten evrenin kendi düzenidir. Doğa hiçbir zaman fazla ya da eksik değildir; her şey tam yerindedir, olması gerektiği gibi. Londra’nın ölçülü estetiği ve mimari disiplini bana yapısal bir dengeyi öğretirken, İstanbul’un çok kültürlü yapısı ise o dengeye ruh ve hareket kattı. Aslında hem İngiliz kültüründe hem de Anadolu’da dekorasyonda katmanlama sanatı çok güçlüdür. İngiliz evlerinde nesiller boyunca biriken objelerin, kumaşların ve dokuların oluşturduğu rafine derinlik; Anadolu’da ise malzemenin yaşlanması, el işçiliğinin izleri ve objelerin taşıdığı anlamla kendini gösterir. Ben bu iki dünyanın katmanlarını bir araya getirmeyi seviyorum; biri zarif bir düzen, diğeri duygusal bir yoğunluk getiriyor.
Farklı kültürlerle işbirliği yaptığını biliyoruz. Yurt dışında edindiğin bağlantılar, bu süreçte ne kadar belirleyici oldu?
Tüm akademik eğitimimin Londra’da geçmesi ve dünyanın farklı kıtalarına yaptığım seyahatler, bana birçok kültürle doğrudan temas kurma imkânı sağladı. Farklı coğrafyalarda yürüttüğüm projeler sayesinde kültürleri uzaktan gözlemlemekle yetinmedim; onların ritmini, malzemesini ve gündelik estetiğini içeriden tanıdım. Her kültür bana yeni bir duyarlılık, farklı bir ölçü kazandırdı, tasarım dilimi zenginleştirdi. Ancak tüm bu deneyimlerin içinde değişmeyen tek şey, kendi köklerimle olan bağım oldu. Çünkü beni tanımlayan şey, dünyanın çeşitliliğiyle beslenirken, özümü daima kendi toprağımda bulabildiğime olan inancım.


Koleksiyonlarında bazen mimariyle, bazen moda veya obje tasarımıyla flört ediyorsun. Bu geçişkenlik seni ve ruhunu nasıl tatmin ediyor?
Yaratım sürecim, disiplinler arasında doğal bir akışla ilerliyor. Mimari, moda, obje tasarımı. Benim için hepsi birbirine bağlı alanlar; çünkü tasarım, bütünüyle bir yaşam dili. Bu yüzden referans alanlarımı olabildiğince geniş tutmaya çalışıyorum. Mimaride simetri, doğal ışığın kullanımı, mekânın akışı ve malzeme seçimi beni çok etkiler bu detaylar daha sonra bir iç mekân tasarımına, bir objenin formuna ya da bir kumaşın dokusuna dönüşebiliyor. Moda ise kendi döneminin ruhunu en güçlü yansıtan alanlardan biri. Dönemler arası geçişlerin, stillerin, dokuların ve renklerin bir arada dans ettiği müthiş dinamik bir dünya. Benim için bir kişinin giyim tercihleri, onun yaşamak istediği mekânın ipuçlarını da verir. Seçtiği renkler, dokunmaktan keyif aldığı kumaşlar, doğal ya da sentetik materyallerle kurduğu ilişki, hepsi o kişinin yaşam alanının kimyasını anlamamda yol gösterici olur.
Çünkü ben bir mekânı yalnızca dekoratif değil, kişisel bir portre olarak görüyorum. Yaşam alanlarımız karakterimizin bir uzantısıdır, tıpkı seçtiğimiz giysiler gibi. Bu nedenle, bir ev tasarlarken aslında bir kimliği, bir ruhu ve bir yaşam biçimini tasarladığımı düşünürüm. Bu geçişkenlik, beni her defasında yeniden besleyen, yaratıcılığımı diri tutan en doğal motivasyon kaynağı.
“..beni tanımlayan şey, dünyanın çeşitliliğiyle beslenirken, özümü daima kendi toprağımda bulabildiğime olan inancım.”
Omar Baban eserine bakan biri, sence ne hissetmeli? Geleneksel bir sıcaklık mı, yoksa evrensel bir zarafet mi?
Birinin tasarımlarıma baktığında hissetmesini istediğim ilk şey, onun insan eliyle yapılmış yüksek zanaatin bir ürünü olduğunu fark etmesi. Doğal malzemelerin yüzeyinde, o emeğin izleri, kusurların zarafeti ve el işçiliğinin ritmini görebilmeleri. Her koleksiyonda parçaları ya tek ya da çift olarak tasarlıyorum; tamamen elde hazırlandıkları için her biri kendi kimliğine sahip, birbirinin benzeri olmayan tasarımlar. Bu yüzden onları yalnızca obje olarak değil, kuşaklar boyunca aktarılabilecek yaşayan eserler olarak görüyorum. Onlarla bağ kuran ve yaşam alanına dahil edenleri de geleceğe değer taşıyan emanetçiler, refakatçılar, sanatseverler, kıymet bilenler olarak tanımlıyorum.


Tasarım sürecinde müzik dinler misin? Sana ilham veren müzisyenler oldu mu?
Müziğin evrensel diline derin bir hayranlık duyuyorum. Tasarım sürecimde de, showroom’da da müzik hep var; bazen fonda Miles Davis’in Blue in Green’i ya da Chet Baker’ın melankolik bir solosu, bazen Ludovico Einaudi’nin dingin piyano ezgileri ya da Chopin’in Nocturne’ü. Zaman zaman Dhafer Youssef’in mistik tınıları ya da Anouar Brahem’in ud’unu dinlerken Doğu ile Batı arasındaki o büyüleyici köprüyü hissediyorum. Müzik benim için yalnızca bir ilham kaynağı değil, aynı zamanda ritim, denge ve duygu arasında kurduğum görünmez bir bağ tıpkı tasarımda olduğu gibi.
Renk paletlerinde toprak tonları ve altın yansımalar dikkat çekiyor. Bu sıcaklık ve zarafet nereden geliyor?
Aslında renkleri kullanırken doğada olduğu gibi hiç çekinmeden cesurca kullanır ve doğadan ve çeşitlilikten ilham alırım. Toprak tonlarının sıcaklığı ve altın dokunuşunun birlikteliğini de her zaman elegan buluyorum.
“…ben bir mekânı yalnızca dekoratif değil, kişisel bir portre olarak görüyorum. Yaşam alanlarımız karakterimizin bir uzantısıdır.”


Sürdürülebilirlik ve kalıcılık senin için sadece çevresel bir mesele mi, yoksa kültürel sürekliliğin de bir parçası mı?
Benim için sürdürülebilirlik yalnızca çevresel bir sorumluluk değil, kültürel bir sürekliliktir. Çünkü bir desenin, bir tekniğin ya da bir ustalığın nesilden nesile aktarılması, aslında en anlamlı sürdürülebilirlik biçimlerinden biri. Bu, bir hafızayı korumak, geleceğe taşımak ve aktarmaktır.
Türk zanaatkârlığının uluslararası arenada daha fazla görünür olması için kişisel bir misyonun var gibi. Londra’daki çevre bu çabana nasıl yaklaşıyor?
Bu topraklarda inanılmaz bir el emeği, sabır ve ustalık birikimi var; ancak çoğu zaman hak ettiği görünürlüğe ulaşamıyor. Benim için bu, kişisel bir sorumluluk haline geldi. Amacım, Türk zanaatkârlığının derinliğini ve inceliğini çağdaş bir tasarım diliyle dünyaya anlatmak. Çünkü el işçiliği yalnızca estetik bir değer değil, aynı zamanda bir kültürün, bir kimliğin ifadesidir. Londra’daki çevrem bu yaklaşımı büyük bir saygıyla karşılıyor; çünkü bugün global ölçekte el emeği, özgünlük ve sürdürülebilirlik yeniden en kıymetli değerler haline geldi. Ben de bu konuda bir köprü kurmaya çalışıyorum geçmişin ustalığıyla bugünün vizyonunu buluşturan, yerelden evrensele uzanan bir köprü. Her parça, bu toprakların ruhunu taşıyarak dünyanın farklı noktalarında yeni bir anlam buluyor.
Dijital dünyada marka görünürlüğü artık her şey. Senin için Instagram bir vitrin mi, yoksa modern bir saray salonu gibi hikâyelerin sergilendiği bir alan mı?
Omar Baban Design kurulduğu günden bu yana müşterilerini yalnızca Kuzguncuk’taki showroom’da birebir ağırlayan, onlara özel bir deneyim sunan bir marka. Marka olarak Instagram’ı yalnızca bir vitrin değil; yaşayan, nefes alan bir arşiv olarak görüyoruz. Koleksiyonlarımızı, hikâyelerimizi, zanaatkârların emeğini ve markanın ruhunu orada paylaşıyoruz.


Genç tasarımcılara İstanbul, Paris, Londra gibi büyük şehirlerde ayakta kalabilmek ve kimliklerini koruyabilmek konusunda ne tavsiye edersin?
Genç tasarımcılara her zaman şunu söylerim: kimliğini koru. Trendlerin cazibesine kapılmak kolaydır ama kalıcılık, kendi değerlerinle kurduğun sağlam bağdan geliyor. Büyük şehirlerde; ister İstanbul, ister Paris, ister Londra olsun ayakta kalmanın yolu, köklerini unutmamaktan geçiyor. Çünkü hızla değişen bir dünyada asıl fark yaratan şey, kendi sesini koruyabilmektir. Özgünlük bugün en büyük lüks; ve bu lüks dışarıdan satın alınmaz, içeriden gelir. Kendi hikâyeni, kendi toprağını, kendi ritmini tanıdığında, dünyanın neresinde olursan ol, tasarımların sana ait bir kimlik taşır.
Senin için tasarımda “zarafet” ve “dürüstlük” kavramları nerede buluşuyor? Kraliyet protokolünün estetik dili bu konuda seni düşündürür mü?
Benim için zarafet ve dürüstlük birbirinden ayrı değil; tam tersine, aynı çizgide buluşan iki değer. Gerçek zarafet hiçbir zaman gösterişli değildir, sessizdir, ölçülüdür tıpkı dürüstlük gibi. Bir objede, bir mekânda ya da bir davranışta beni etkileyen şey, onun abartısız ama anlamlı varlığıdır. Kraliyet protokolü estetiği bu anlamda bana hep ilham vermiştir; çünkü orada güzellik, disiplinden ve sadelikten doğar. Her detayın bir nedeni, her hareketin bir anlamı vardır. Ben de tasarımlarımda o zarif ölçülülüğü, samimi bir dürüstlükle buluşturmaya çalışırım. Çünkü bana göre zarafet, süsten değil; içtenlikten, özenin ve sessiz emeğin yarattığı doğal ışıltıdan doğar.

Bugünlerde seni en çok heyecanlandıran proje nedir?
Konya’daki 1901 tarihli Konya Sanayi Mektebi’ni bir butik otele dönüştürme projem şu anda beni en çok heyecanlandıran çalışma. Bu proje benim için sadece bir mimari dönüşüm değil, aynı zamanda bir kültürel sorumluluk. O binanın duvarlarında hâlâ hissedilen emeği, inancı ve zarafeti yeniden görünür kılmak istiyoruz. Her taş, her kemer, her doku kendi hafızasını fısıldıyor; biz ise o hafızayı çağdaş bir dilde yeniden yorumluyoruz. Konya’nın manevi dokusunu, Mevlânâ’nın huzurunu ve Anadolu zanaatkârlığının zarafetini bir araya getiren bu proje, aslında geçmişle bugünü barıştıran yaşayan bir mekân fikrine dayanıyor. Benim için bu süreç, sadece mimariyi değil, zamanı da onarmakla ilgili bir şiir gibi, sessiz ama derin bir dönüşüm.
Son olarak; yıllar sonra biri senin adını duyduğunda aklına ne gelsin istersin, köklerine sadık bir dünya tasarımcısı mı, yoksa Doğu ile Batı arasında bir zarafet köprüsü mü?
Köklerine sadık ama ufku evrensel bir tasarımcı olarak anılmak isterim. Benim için en değerli miras, Doğu ile Batı arasında kurduğum o zarafet köprüsüdür iki dünyanın estetik anlayışını, duyarlılığını ve ruhunu bir araya getiren sessiz ama kalıcı bir denge. Bu köprü yalnızca kültürler arasında değil; geçmişle bugün, gelenekle çağdaşlık, el işçiliğiyle çağdaş tasarım dili arasında da uzanıyor. Ben o çizgide yürümeyi seviyorum; çünkü bana göre asıl zarafet, uçların birbirine dokunduğu, karşıtlıkların uyuma dönüştüğü o ince dengede saklı.
Bir Devrin Sanatçısı: Alev Ebüzziya
