Saatolog.com.tr

Saatolog.com.tr Logo

Utku Perktaş’la Antroposen: Gezegenin İnsanla Hesaplaşması

21 Ocak 2026
Utku Perktaş’la Antroposen: Gezegenin İnsanla Hesaplaşması Saatolog Özel Röportaj Utku Perktaş’la Antroposen: Gezegenin İnsanla Hesaplaşması
Bugünlerde herkesin iklim kriziyle ilgili söyleyecek bir sözü var. Ancak biyolog ve akademisyen Utku Perktaş’a göre asıl kırılma çok daha derinlerde. Antroposen çağında insanın gezegen üzerindeki etkisini ve umudun neden hâlâ vazgeçilmez olduğunu tartışıyoruz.

Dünya artık eskisi gibi değil. Ve bu, melankolik bir cümleden öte; çok daha gerçek, çok daha sert bir anlam taşıyor. Kuruyan göller, yanan ormanlar, çatlayan topraklar ve giderek sessizleşen ekosistemler, gezegenin uzun süredir verdiği alarmın parçaları. Bu tabloyu çoğu insan “iklim krizi” başlığı altında topluyor. Ardından da çoğumuza tanıdık gelen o bildik cümleler sıralanıyor: sürdürülebilirlik, bugünün kaynaklarını yarınlara bırakmak, karbon ayak izi, yeşil dönüşüm, gelecek kuşaklar… Oysa biyolog ve akademisyen Utku Perktaş’a göre mesele bundan çok daha derin. İçinde yaşadığımız Antroposen çağını yalnızca bir çevre sorunu olarak değil, insan-merkezci düşüncenin bir sonucu olarak okumak gerekiyor.

Apaçık Radyo’daki Antroposen Sohbetler programı, akademik çalışmaları ve yazılarıyla Perktaş, bilimi kapalı bir uzmanlık alanı olmaktan çıkararak toplumsal bir düşünme pratiğine dönüştürüyor. Biyoçeşitlilik kaybını iklim krizinin önüne koyan yaklaşımı, empatiyi yalnızca insanlar arasında değil, tüm canlılarla kurmayı öneren bakışı ve “eşitliğin ekolojisi” kavramı, söyleşimizin de omurgasını oluşturuyor. Antroposen’in ne olduğunu, bu çağın neresinde durduğumuzu ve tüm bu karamsar tabloya rağmen neden hâlâ umuttan vazgeçmememiz gerektiğini hatırlamak için Perktaş’a kulak veriyoruz.

Utku Perktaş’la Antroposen: Gezegenin İnsanla Hesaplaşması
Amerikan Doğa Tarih Müzesi’Nde.

Birçok insan gibi ben de sizi Apaçık Radyo’daki programlarınızdan tanıyorum: Antroposen Sohbetler. Söyleşimize de programın adından yola çıkarak başlamak isterim. Nedir bu Antroposen Sohbetler?

Biraz daha geriden başlayayım. Yaklaşık altı yıl önce Murat Yetkin’le Ankara’da buluşmuştuk. Sohbet sırasında ona, büyük bir heyecanla, doğa tarihi hikâyeleri anlatıyordum. Bir noktada durup ‘Bunları yazsana’ dedi. ‘Nasıl yazayım?’ diye sordum; sonuçta ben akademik metinler yazmaya alışkındım, bu bambaşka bir alandı. ‘Anlattığın gibi yaz’ dedi. Böylece Yetkin Report için yazmaya başladım.

Elbette ilk zamanlar oldukça acemiydim. Akademik yazının kendine özgü kalıpları, yöntemi, dili vardır; bir konuyu popüler bir dille anlatmak ise bambaşka bir emek ve ciddi bir editoryal destek gerektirir. Bu noktada Murat Abi’nin katkısı benim için çok belirleyici oldu. O süreçte iklim krizi, biyoçeşitlilik gibi konularda yazılar da gelmeye başladı. Yazdıkça şunu fark ettim: bu yazma hali bana gerçekten iyi geliyordu.” Sonra pandemi geldi. Evlere kapandık ve ben üretmeye devam ettim. Kendi pencerenizden hangi kuşları gözlersiniz temalı Karantina günlerinde şehirdeki doğal yaşam diriliyor  başlıklı bir yazı yazmıştım. Kuş seslerini yazıya eklemiştik ve beklediğimizden çok okundu. Ben o zamana dek böyle bir şey görmemiştim.

Bu arada derslerin de online yapıldığı dönem. Kendi kendimize bir odada konuşuyormuşuz gibi bir durum var. Etkileşim yok. Her şeyin monotonlaştığı bir süreç. Bir gün beni radyodan aradılar bu yazı üzerine. Telefonla bir programa katılıp anlattım. Sonra anlattıklarım deşifre edildi, websitesine eklendi vs. Ben zaten radyoyu dinliyordum ve bir gün sitelerinde gezinirken “Programcı olmak ister misiniz?” yazısını gördüm. Oturdum, oraya 20 programlık bir içerik yazdım. Aradan aylar geçti, bir gün telefonum çaldı. “Sizin bir öneriniz vardı, biz bunu yayın programına almak istiyoruz” dediler.  Ben unutmuşum halbuki. Sonra başladım çalışmaya. 2021 yılıydı, ilk programı yaptık. Sonrası geldi.

Utku Perktaş’la Antroposen: Gezegenin İnsanla Hesaplaşması
Utku Perktaş

Programın adı nasıl kondu?

Bilirsiniz Apaçık Radyo’da, hep iklim konusu konuşuluyor; iklim krizi, iklim değişimi. Ben o dönemlerde yazdığım yazılarda hep insan çağından bahsediyordum. Antroposen kavramını vermeye çalışıyorum. Belli kesimler tarafından duyuluyor, belli kesimlerin hiç fikrinin olmadığı bir kavram. Kimileri ben söyleyince anlamadığını söylüyor, halka hitap etmez diyor. Aslında benim amacım radyoda bir boşluğu doldurmaktı. Programı tasarlarken biyoçeşitlilik krizini ön plana çıkartacağım bir şey yapmak istiyordum. Çünkü kimse bunu konuşmuyor genel olarak. Hep iklim krizinden bahsediyoruz ama bu dünyanın yaşadığı problemlerden yalnızca birisi bu. Hastalığın bir semptomu yalnızca. Oysa gezegenin asıl problemi biyoçeşitlilik krizi. Ben de bu konuda bir farkındalık yaratmak için Antroposen çağından bahsetmek istedim.

Nedir bu Antroposen çağ? Bilmeyenler için nasıl özetlenebilir?

İnsanın Sanayi Devrimi’nden sonra dünyayı geri dönüşümsüz bir şekilde değiştirdiği dönem  olarak tanımlanıyor. Normalde jeolojik dönemler milyonlarca yılla ölçeklenen zaman dilimleri olarak belirleniyordu. Örneğin dünyaya 66 milyon yıl önce meteor çarptı ve dinozorlar yok oldu. Artık böyle büyük katastrofik olaylar olmaksızın insan, kendi eliyle çok kısa bir zamanda gezegeni dönüştürüyor ve kendi çağını oluşturuyor. Ve bu da milyonlarca yıllık dönemlerde yaratılmış gibi bir etki yaratıyor.

Kavramın kendisi ne zaman ortaya çıktı?

2000’li yılların başında ortaya atılmış bir kavram bu. Kavramı, atmosfer kimyacısı ve Nobel ödüllü bilim insanı Paul J. Crutzen, biyolog Eugene F. Stoermer ile birlikte kullandı. WWF’in Yaşayan Gezegen Raporuna göre bu dönem beş önemli başlıkla kendini gösteriyor. Bunların ilki ormansızlaşma ki onları kesiyoruz. İkincisi, habitatları degrade ediyoruz, parçalıyoruz. Ekilmeyen, sürülmeyen yerlerde, bozkırlarda tarım alanı açıyoruz. Oradaki görünmeyen biyoçeşitliliği de silip süpürüyoruz. Üçüncüsü, kirliliğe sebep oluyoruz. Dördüncüsü, istilacı türler devrede. Beşincisi de iklim değişimi. Tabii bunlara ek olarak kuraklık da var. Yakın gelecekte hayatımızın önemli bir gerçeği olacak su bulamamak.

Mesela Ankara’da kuraklığa bağlı olarak barajların doluluk oranı yüzde 10’lara, hatta daha da düşük seviyelere geldiği için su kesintileri yapılıyor. Aynı şey İstanbul’da da olabilir. Bursa örneğin, sulak bir şehir olmasına rağmen tarihinde ilk defa su kesintisi uyguluyor. Bunlar hep gezegeni dönüştürdüğümüz için. Yerel yönetimler de dahil hiç kimseye kabahat bulamayız. Daha doğrusu, tek bir kabahatli yok. Kolonları çatlatmışız, artık bina yavaş yavaş yıkılıyor.

Utku Perktaş’la Antroposen: Gezegenin İnsanla Hesaplaşması
Yeni Delhi’deki hava kalitesi uzun yıllardır kritik düzeyde. Öyle ki, rakamlar hükümetin güvenli sınırının birkaç katı düzeyinde.
Fotoğraf: Anindito Mukherjee (Getty Images)

Nasıl başladı bu yıkım, bu çağ?

İki hipotez var. Bunlardan bir tanesi ve en çok kabul edileni Sanayi Devrimi’nin başlangıcına dayanıyor. Manchester’da buhar makinesinin icadına. Şöyle bir ilişkilendirme var; maden yataklarında biriken su artık buhar makinesi vasıtasıyla rahatça dışarıya atılabiliyor. Bu icatla birçok şeyin fitili ateşleniyor. Fabrikalar yapılmaya başlanıyor. Manchester’da başlayan bu süreç 1920’lerde Detroit’e, yani Kuzey Amerika’ya taşınıyor ve hayatımıza Henry Ford ve Fordizm kavramı giriyor. Çünkü Henry Ford, Model T diye bir araba üretiyor. Daha önce sadece kişiye özel arabalar yapılabilirken ve bunlar haliyle çok pahalıyken Henry Ford sayesinde seri üretim yapılıyor ve ucuzluyor. Haliyle devreye işçi kesimi giriyor. Birileri vida sıkıyor, birileri çekiç vuruyor. Yapılan işin kendisi de ucuzluyor, dolayısıyla bir işçi de araba alabilecek düzeye geliyor.

Bir diğer hipotez de 1945’teki atom bombası. Hiroşima’ya atılan atom bombasının da gezegeni çok ciddi ölçüde dönüştürdüğü söyleniyor. Yani kimilerine göre başlangıç 1945, kimilerine göre Sanayi Devrimi. Ondan sonra gezegen dönüşmeye başlıyor. Her şeyin birbirini etkilediği bir süreç. Seri üretim kapitalizmi tetikliyor, tüketimi artırıyor. Tüketim arttıkça hammaddeye ihtiyaç duyuluyor ve daha çok habitat parçalanıyor, bina yapılıyor, tarım yapılacak alanlar açılıyor. Bunların tamamı Antroposen’i tanımlayan birincil etmenler.

Sizce bu çağın neresindeyiz?

Emin değilim. Ciddi bir tahribat var ve bu tahribatın etkilerini artık belirgin şekilde görüyoruz. Covid-19’la gördük mesela. İnsan bağışıklık sistemi evrimsel süresi boyunca hiç görmediği bir virüsle karşılaştı ve tepki veremedi. O yüzden bu kadar kıyım, bu kadar insan hayatı kaybı oldu. Zannediyorum bunların arttığını görmeye başlayacağız. Ben bu yüzden bu insan çağının ortasını geçtiğimizi düşünüyorum.

Peki böyle bir süreci durdurmanın ya da yavaşlatmanın yöntemleri var mı?

Var tabii. Neden olmasın? Biyoçeşitlilik krizini durdurabiliriz mesela. Habitatları parçalamayarak, tüketimimizi azaltarak, gezegendeki diğer canlılarla empati yaparak. Antroposen dediğimiz kavram, insanın etkisini fark ettiğimiz bir tanımı ortaya çıkarıyor. İnsanı merkeze koyuyoruz. Dünya bizim çevremizde dönüyor. Ne varsa benim için var diye düşünüyoruz. 1960’larda ekolojiyle ilgili ders kitaplarına ya da popüler bilim kitaplarına baksak hep şu sorularla karşılaşırız: “Biyoçeşitlilik bizim için neden önemli?” “Doğa bize ne tür olanaklar sunuyor?” Yani doğa bize sürekli bir şey sunmak zorunda.

Doğa da demiyor ki “insan bana ne sunuyor?” Aslında bir arıdan farkımız yok. O yüzden empati yeteneğimizi kazanmayla başlayabiliriz. Empatiyi iki insan arasında kurabildiğimiz gibi bir arıyla da kurabilmemiz lazım, bir kuşu koruyabilmemiz lazım.

Gündüz (Vassaf) Hoca mesela şöyle diyor: “Yıllardır insanlık hep aynı soru etrafında döndü: kendini tanı. Yeter artık. İnsanın evriminden bu yana yüz binlerce yıl geçti. Toplu yaşama geçeli de on bin yıl oldu. Tanıyamadın mı hâlâ kendini? Artık biraz da karşındaki canlıyı tanı. Kuşu tanı, kediyi tanı, köpeği tanı, böceği tanı.” Demek ki bu dönemde bir kelime eksik. O da empati.

Utku Perktaş’la Antroposen: Gezegenin İnsanla Hesaplaşması
Hindistan’ın tarihi boyunca temizliğini sağlayamadığı Ganj Nehri’nin su kalitesi, Covid-19 pandemisi esnasında oldukça yükselerek berraklaştı ve bilimsel araştırmalara konu oldu.
Fotoğraf: Abhishek Chinnappa(Getty Images)

Bu empatiyi kazanabilirsek zamanı geriye döndürebilir miyiz?

Zamanı geri döndüremeyiz. Ama biyoçeşitlilik krizini durdurabiliriz. Öyle Donald Trump’ın dediği gibi binlerce yıl önce yaşamış kurtları geri getiremeyiz. Çünkü her canlının DNA’sı bambaşka bir tarih söylüyor. Bendeki DNA başka bir tarih, sendeki başka. Benzer olabiliriz ama farklıyız. Bir kurda bakarsan onunki bambaşka. Bir canlının tarihi ona özel.

Dünyaya tekrar meteor çarptıramayız, dinozorlar bir kez daha yok olmaz. Bunlar çok önemli ancak kalanlara sahip çıkabiliriz. Ve bunu yapabilirsek zaten otomatik olarak iklim krizi geriye döner. Kriz olmaktan çıkar. Kuraklık kendini iyileştirir. Onu da durdurabiliriz. Bunlar soyut gibi geliyor ama somut örnekler de var. Mesela Ganj Nehri. Hindistan dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 15’ine sahip ve nehir yıllardır pis. Endüstri atığı var, evsel atık var, insan atığı var. Hindistan çok uzun yıllardır milyonlarca dolar harcadı nehri temizlemek için ama beceremedi. Becerilemiyor. Pandemide ne oldu? Herkes eve girdi ve sadece 15 gün içinde nehir berrak akmaya başladı.

Ya da başka bir örnek, Pakistan’daki Pencap eyaleti. Burada hava o kadar kirli ki gökyüzüne baktığında Himalayaları dahi göremiyorsun. Pandemide yıllar sonra Pencap ilk defa Himalayaları gördü. İnsanlar fotoğraf çekip paylaştı. Bunlar somut örnekler. Ve sorumuza geri dönersek… Bu süreci geri çevirebilir miyiz? Evet, çevirebiliriz.

Peki nasıl?

Tüketimde frene basmamız lazım. Mesela bir jean yapımında harcanan su miktarı sekiz ton. Sadece bir kot pantolon için. İnsanız, bazı şeyleri görünce canımız çekiyor, almak istiyoruz. Ama düşün, belli bir yaştan sonra boyumuz uzamıyor, büyümüyoruz ve bu kotlar da eskimiyor. Ve bir tanesini beğendik diye kaç ton su harcıyoruz?

Tüketim konusunda kolektif bir bilinç yaratmamız gerekiyor. Ancak bu şekilde geri çevirebiliriz. Bu söyleşinin temel noktasının da umut olmasını isterim. Umut çok kırılgan bir kelime. Olabilirliği zayıf da olabilir ama söylemekten geri durmamak lazım.

Utku Perktaş’la Antroposen: Gezegenin İnsanla Hesaplaşması
Dünyanın en kurak bölgelerinden sayılan Atacama Çölü, yoğun yağışlar aldığında çöl çiçekleriyle kaplanıyor.
Fotoğraf: Alex Fuentes (Getty Images)

Türkiye’de Antroposen konusunda akademiyi, medyayı nasıl buluyorsunuz?

Bu konuda gerçekçi olacağım. Bu bir vitrin çalışması. Herkes vitrine bir şeyler koyuyor. Toplantılar yapılıyor, projeler düzenleniyor, sürdürülebilirlik konuşuluyor. Bunu en çok da iş dünyası kullanıyor. Sürdürülebilirlik danışmanlığı yapan şirketler var. Tamam, bir farkındalık oluşuyor. Herkes sürdürülebilirlik ve iklim krizi denince bir şey anlıyor, şirketler yatırım yapmaya çalışıyor.

Ama herkesin ağzında benzer cümleler var: “Bugünün kaynaklarını yarına aktarmak.” Kim için? İnsan için, gelecek nesiller için, çocuklarımız için. Hâlâ doğayı düşünen kimse yok. Eşitlik kavramını unutuyoruz. İnsanlar arasındaki eşitliğin ötesinde, insanla doğa arasındaki eşitlikten bahsetmemiz gerekiyor. Eşitlik ekolojisinden söz etmeliyiz. Yoksa dostlar alışverişte görsün.

Sürdürülebilirlik iştah açan bir konu diye düşünüyorum. Bu zamanın trend kavramları arasına girdiği için de samimi projelerle yeşil aklama yapanları ayırmak gerekiyor.

Evet. Medya tarafında bunu iyi yazıp çizen, doğru anlatanlar elbette var. Ama genelde durum böyle. Özellikle İstanbul’da bu konularda bir derinlik oluşması lazım ama kapitalizm ve büyük kentin tüketimi bu derinliği oluşturabilecek düzeyde değil. Karbon nötr, karbon sıfır gibi kavramlar konuşuluyor. Bunlar iyi adımlar. Ama mevcut içgüdülerimizle zor. Tüketimi makul bir seviyeye çekmek gerekiyor. Daha empatik olmak gerekiyor. Örneğin Yeni Zelanda gibi nüfusu dengede tutmaya çalışmak, kaynakları kullanırken doğaya zarar vermemeye özen göstermek gerekiyor.

Bu anlamda örnek olabilecek ya da nispeten daha makul diyebileceğimiz ülkeler var mı?

Bilinç anlamında eminim batıya doğru bir iyileşme vardır ama hepsinin artıları eksileri var. Dünya genelinde topyekûn tahribat tarafında olduğumuz kesin. En son bir yazımda da bundan bahsettim. İskandinav Yarımadası dışında Avrupa’nın geneli batıdan doğuya doğru ağırlık olarak hafifliyor, kuraklık yaşıyor.

Kuraklığı sadece iklim krizine bağlamak da doğru değil. İnsanlar suyu yanlış kullanıyor. Dünyanın ciddi bir tatlı su siyasetine ihtiyacı var. Almanya’nın en sulak bölgelerine kadar her yer aslında kıpkırmızı. Türkiye ne olacak, bilemiyorum. Mesela Tuz Gölü, bu işin ciddi anlamda turnusol kâğıdı gibi. Tam emin değilim ama binlerce kaçak kuyu var sanırım. Şeker pancarı tarımı yapılacak diye yeraltından su çekiliyor. Bir yandan da 10 katlı binalar inşa ediliyor. Su yok ama 80 metreden su çekiyorsun. Neyi ne kadar sürdürebilirsin? Tuz Gölü dünyada görebileceğin 34 habitattan biri oysa ki. Habitat parçalanması, degradasyonu, hepsi burada yaşanıyor.

Utku Perktaş’la Antroposen: Gezegenin İnsanla Hesaplaşması
Dünya ölçeğinde 34 habitattan biri sayılan Tuz Gölü, Ramsar Sözleşmesi kapsamında korunması gereken alanlar arasında ve Önemli Doğa Alanı (ÖDA) statüsüyle ekolojik açıdan kritik kabul ediliyor. Fotoğraf: imageBROKER/Frauke Scholz (Getty Images)

“Eşitliğin ekolojisi” kavramına geri dönmek istiyorum. Bu kavramı hem radyo programlarınızda hem de yazılarınızda sıkça dile getiriyorsunuz. Bunu biraz açabilir miyiz?

Bu henüz çok kullanılan bir kavram değil. Ben Oxford’da Antropoloji Bölümü’nde bir proje yapıyorum. Kuşlarla antropolojiyi bir araya getiriyorum. Etno-ornitoloji diye bir alan var. Yerel halkların kuşları ve biyoçeşitliliği nasıl algıladığına bakıyorum. Danışmanım Profesör Andrew G. Gosler’le birlikte bu çalışma sırasında kolonizasyon tarihine baktık. Yerel halkların kuşlara verdiği isimlerle bugün kullanılan isimleri karşılaştırdık.

Şöyle bir durum çıkıyor ortaya: İngiltere, kolonizasyon tarihini dikkate alırsak mesela Kenya’ya gidiyor, “buralar benim” diyor. Yerel halkın kendine ait bir dili var ve İngilizce bilmiyorlar. İngiliz askerleri de buraya gelince doğaya meraklı olduklarından ava çıkıyorlar, kuş topluyorlar. Bir örnek üzerinden gidelim. Bir asker düşün, Kenya’da kuş avlıyor çocuğuyla. Kızı kuşun kanadındaki sarı renkleri beğendi diye adam “bundan sonra senin isminle anacağız” diyor. Hop, kuşun adı değişiyor. Halbuki binlerce yıldır o kuş bambaşka bir isimle biliniyordu. O isim, kuşun davranışına, ekolojisine dair bilgi taşıyordu. Bu bilgi haliyle siliniyor. Bu da bir tahribat. Doğaya mobbing, dile mobbing, insana mobbing.

Dünya genelinde siyasi ve toplumsal olarak trend olan şeylere baktığımızda demokrasi kavramının çok da parlak görünmediğinde hemfikiriz sanıyorum. Bu açıdan bakınca “eşitliğin ekolojisi” gibi bir kavramın yaygınlaşması mümkün mü sizce?

İnsan demokrasisinin bile ciddi krize girdiği bir dönemde türlerin eşitliğini konuşamıyoruz tabi. Trump’ın ya da onun gibilerin yönettiği bir dünyada bunları konuşmak naiflik gibi durabilir. Ama bu kavramların kendi aramızda bir karşılık bulması, önemseyen insanları bir araya getirmesi çok kıymetli. Yoksa karar vericilerle farklı diller konuşuyor gibiyiz zaten.

Utku Perktaş’la Antroposen: Gezegenin İnsanla Hesaplaşması
Viyana Doğa Tarih Müzesi’Nde.

Bunlar çok büyük meseleler gibi gelebilir kulağa. Daha basitleştirirsek, gündelik hayatta siz nelere dikkat ediyorsunuz?

Öncelikle tüketim alışkanlıklarımı değiştirmeye çalışıyorum. İhtiyacım yoksa almamaya gayret ediyorum. Olanı sonuna kadar kullanıyorum. Son yıllarda ikinci el almaya çalışıyorum. Her şeyde değil ama bazı şeylerde çok faydalı. Sıkıldığım bir ürünü atmak yerine değerlendirmeye çalışıyorum. Kitap konusunda çok masum değilim. Hâlâ çok kitap alıyorum ve kendimle savaşıyorum bazen. Ama diğer alışverişlerde ciddi bir mücadelem var. Bir de bu konuları çevremle konuşmaya çalışıyorum. Karşı taraf da istediği sürece, bildiğimi paylaşmaya çalışıyorum.

Siz hem bilim yapan hem bilimi anlatan taraftasınız. Bu iki kimlik arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?

Akademinin içinde olan biri olarak popüler bilim kitaplarından çok şey öğrendiğimi söyleyebilirim. Stephen Jay Gould, Richard Dawkins, Denis Noble gibi çok önemli akademisyenler var ve popüler bilim de yazıyorlar. Akademik çalışmaların yanında bu bilgilerin kamuya taşınması gerekiyor. Bilim yaparken duygu katmazsınız. Ama yılanbalığının hikayesini okuduğunuzda buradaki duyguyu içselleştirirsiniz. Benim de iki kimliğim var. Ritmi ve dili farklı. İkisi arasında bir denge kurabildiğimi düşünüyorum. Anlattıkça araştırmalar da besleniyor, merakım da artıyor.

Utku Perktaş
Utku Perktaş

Utku Perktaş Kimdir?

Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü öğretim üyesi olan Utku Perktaş, 2019 yılından bu yana profesör olarak görev yapıyor. Doktora sonrası araştırmalarını Afrika kuşları üzerine Amerikan Doğa Tarih Müzesi’nde gerçekleştirdi ve bu süreçte Amerikan Doğa Tarihi Müze Senatosu tarafından kendisine “araştırma uzmanı” unvanı verildi.

TÜBİTAK destekli projeleri kapsamında Oxford Üniversitesi Zooloji ve Antropoloji bölümleriyle çalıştı, Londra’da İngiltere Doğa Tarihi Müzesi’nde araştırmacı olarak görev aldı. Bugün çalışmalarını biyoçeşitlilik, etno-ornitoloji ve “eşitliğin ekolojisi” kavramları etrafında yürüten Utku Perktaş, Apaçık Radyo’daki Antroposen Sohbetler adlı radyo programıyla her salı dinleyiciyle buluşuyor.

Utku Perktaş’la Antroposen: Gezegenin İnsanla Hesaplaşması
Afrika’nın Endemik Kuş Türlerinden Biri.
Utku Perktaş’la Antroposen: Gezegenin İnsanla Hesaplaşması
Yuva Koleksiyonundan Bir Örnek.

Perktaş’tan Okuma Önerileri:

Antroposen’i yalnızca bir krizler toplamı olarak değil; bilim, hikâye ve etik sorumluluk üzerinden birlikte düşünmemize imkân tanıyan kitap önerileri:

Democracy of Species –  Robin Wall Kimmerer: Yazarın, Amerika keşfedilmeden önce Chicago göller bölgesinde yaşayan yerli halkların özgün dilini öğrenme çabasını anlatıyor.

Utku Perktaş’la Antroposen: Gezegenin İnsanla Hesaplaşması

Yılanbalığının Yolu – Patrik Svensson: Antroposen’i felaket öyküleri yerine tek bir türün gizemli yaşam döngüsü üzerinden anlatan, insanın doğayı anlama çabasının sınırlarını görünür kılan bir metin.

Utku Perktaş’la Antroposen: Gezegenin İnsanla Hesaplaşması

The Sixth Extinction: An Unnatural History – Kolbert, Elizabeth: İnsan faaliyetlerinin hızlandırdığı yok oluş süreçlerini tarihsel ve bilimsel örneklerle ele alan, güncel biyoçeşitlilik krizini kavramak açısından temel bir başvuru kaynağı.

Utku Perktaş’la Antroposen: Gezegenin İnsanla Hesaplaşması

Geleceğe Dönüş: Sürdürülebilirlik Üzerine Podcast’ler

Küresel Su Krizine Yerli Çözüm: Grüngard

Bahçede Hayatlar: Gerçek Gıdanın Tohumdan Sofraya Serüveni