Saatolog.com.tr Logo

Umami, Yapıbozum ve Dada: Koca Rıfo’nun Denizi

9 Mart 2026
Umami, Yapıbozum ve Dada: Koca Rıfo’nun Denizi
Balık satmıyor. Marka kurmuyor. Deniz mahsulleri işliyor, teknik öğreniyor, bozulanı dönüştürüyor ve sanat ile zanaat arasında kalmışlığı bilinçli olarak seçiyor.

Koca Rıfo ne yalnızca bir gastronomi girişimi ne de bir sanat projesi. Bu, zanaatle sanatı aynı masaya oturtmaya çalışan, teknik öğrenirken düşünmeyi bırakmayan birinin hikâyesi. Fırat İtmeç’i uzun zamandır görsel sanat pratiği üzerinden tanıyoruz. Ama bir süredir başka bir alanda, denizin daha fiziksel, daha kokulu, daha maddi bir tarafında üretim yapıyor. Satıştan çok sürece, görünürlükten çok denemeye, etiketlerden çok tekniğe odaklanıyor. Koca Rıfo tam da burada doğuyor. Bir kaçış olarak değil, bir dönüşüm olarak.

Deniz mahsulleri işleme ustalığından AR-GE süreçlerine, pop-up etkinliklerden kavramsal üretime uzanan bu yol, klasik sanat-gastronomi ayrımlarını pek de umursamıyor. Arada kalmışlığı bir kriz değil, bir beslenme alanı olarak görüyor. Biz de bu arayışın içinden geçtik. Lakaplardan yapıbozuma, umami heykellerden Dada’ya uzanan bir sohbet oldu.

Umami, Yapıbozum Ve Dada: Koca Rıfo’nun Denizi
Fotoğraf: Burçin Esin

Sevgili Fırat, öncelikle yaptığın işleri gerçekten büyük bir keyifle takip ettiğimi söylemek istiyorum. Merak ediyorum: “Koca Rıfo” nereden çıktı? Bir sabah uyandın ve aklınamı geldi bu isim, yoksa yıllardır içinde dolaşan bir karakter miydi?

Çok teşekkürler Mine. Şöyle başlayayım; lakaplar ben ve benim gibi insanlar için her zaman önemlidir. Çocukluğumuzdan beri birbirimize, mekanlara, kişilere lakaplar takarız. Bu bence ne idüğü belirsiz bir cenine konulan isimden çok daha yaşayan bir karakter oluşturur. Bana lise yıllarımdan beri, (ismim Fırat olmasına rağmen), Rıfo diye hitap ederler. Nedenini bilmiyorum. Fıro olması daha normaldi ama öyle gelişti, ben de hiç yadırgamadım. Yıllar içinde öyle de kaldı. 2016 yıllarıydı galiba, Ali Ünal isminde bir arkadaşımla çizgi roman yapıyorduk. Ben o zamanlarda da ismi Rıfo olan bir karakter üzerinde çizgi romanlar çiziyordum. Genel olarak yarı otobiyografik işler yapmayı severim.

Deniz mahsulleri işlemeye başladığımda da bu ismi kullanmak bana hem kendimi saklamak hem de daha çok açmak adına, bir paravan karakter oluşturması açısından yerinde geldi. Ara ara ellerimin, ayaklarımın iriliğinden dolayı “koca”, “ayı”, “hayvan” gibi ek tamlamalar da eklenirken, burada “Koca Rıfo” bir deniz-balık adamı mahlası olarak güzel gelişti diye düşünüyorum. Bir de bütün bunların haricinde annemi dedesi yetiştirmiş. Kendileri eski İstanbullu bir aile. Büyük dedem sürekli deniz mahsulleri pişirir ve yermiş. Boğazına çok düşkün, muhteşem bir karaktermiş. Onun adı da Rıfat’mış. Annemin baba yerine koyduğu bu müthiş insanla ortak özelliklerimin olması beni çok mutlu ediyor. İnsanlar habersizce bana Rıfo derken, belki de bugünleri görüyorlarmış.

Umami, Yapıbozum Ve Dada: Koca Rıfo’nun Denizi
Koca Rıfo
Umami, Yapıbozum Ve Dada: Koca Rıfo’nun Denizi
Koca Rıfo

Sen uzun zamandır görsel sanat tarafındaydın. Deniz ürünleriyle, gastronomiyle bu kadar yakın bir ilişkiye girmek sende nasıl bir ruh hâlinden çıktı? Bir kaçış mıydı, merak mıydı, yoksa zaten yürüyen bir yol muydu?

Deniz ürünleri işleme kısmına geçişim, aslında günümüzdeki sanatçılığın ekonomik yetersizliğinden kaynaklanan ek iş arayışıyla pekişti diyebilirim. Uzun uzun bu krizi anlatmayacağım, çünkü herkes zaten biliyor. Tamamen maddiyata dayalı bir ek iş olarak başladı. Hatta ilk zamanlarda işin içine artistik bir şeyler katmayacaktım. Pek tabii öyle olmadı…

Düz sorayım: Koca Rıfo tam olarak ne yapıyor? Dışarıdan bakan biri için bu bazen sanat, bazen gastronomi, bazen de başka bir şey gibi duruyor.

Sadece zanaatim, işim, ilgi alanım çerçevesinde yaşamaya devam ediyorum. Soruya net cevap olarak: Esas disiplinim deniz mahsulleri işlemek. Çevresinde dolaşabileceğim her şeyi yapıyorum. Yolların denize çıktığı şehirlere alışığım; e bunu bir rota gibi alınca yine bildiğimi yapıyorum. Her şeyi birbirine karıştırıp sonucunu denize vardırıyorum. Yine net olmadı cevabım, bir daha deneyeceğim. Şimdi ben deniz mahsulleri işleme üzerine çıraklık yapmış, bilgi neredeyse oralara koşmuş bir deniz mahsulleri işleme ustasıyım (usta burada sıfat değil, isimdir). Ara ara pop-up etkinlikler düzenliyoruz. Bazen paketli ürün denemeleri yapıyorum. Kimi zaman yine aynı konular çerçevesinde kavramsal, plastik işler üretiyorum. Yine olmadı gibi ama olsun. Sanıyorum söylemek istediğim anlaşılmıştır.

Umami, Yapıbozum Ve Dada: Koca Rıfo’nun Denizi
Fotoğraf: Burçin Esin

Satıştan çok üretim, işleme ve fikir tarafında durman bilinçli bir tercih mi? Bu seni klasik gastronomi dünyasından ayırıyor mu?

Klasik gastronomi dünyasını bilmem. Satıştan çok diğer kısımlarda durmam deneme heveslisi olmamdan kaynaklı. Denenecek milyonlarca şey var; bazılarına ait uygulamaları oturttum, bazılarını öğreniyorum. İşin içinde paketlemeden ambalaj tasarımına kadar hepsini kendim yapmaya çalışıyorum. Satış en kolayı. Hem bir de eğlencemi kaybetmek istemiyorum. Para kazanmaya başlarsan bedeli olur. Ben şu an kimsenin olamadığı kadar özgürüm. Tabii bunun da bedeli var. Hoşuma gidiyor şu aşamada. Sürekli hazırlanıyorum. Hazırlık hiç bitmeyecek ama bir noktada yaptıklarımı paylaşmaya başlayacağım tabii.

Denizle arandaki mesele nereden geliyor? Çocukluktan, coğrafyadan, hafızadan gelen bir bağ mı bu?

E tabii, İzmirliyim. Buradan gelen bir bağ var. Çocukluğumdan beri dalarım; deniz kabukları, balıklar hepsini izlerim. Deniz kenarlarında büyüdüm. İzmir’de temiz olmayan körfeze bile defalarca atladık. Klasik sahil kenti çocuklarıydık.

Deniz ürünleriyle çalışmak çok fiziksel bir alan. Koku, doku, zaman, bozulma… Bunlar seni ürkütmedi mi hiç, yoksa tam tersine mi çekti?

Tam tersine çekti. Hep şunu diyorum: En hızlı bozulacak bir ürünü çeşitli tekniklerle çok uzun dayanan bir hâle getirmek kısmı beni keyiften çıldırtıyor. İlkel teknikler ve imkânlarla yenilebilir heykeller üretmek gibi. Arabamın dikiz aynasında iki çiroz asılıydı bir ara; istediğimde yiyebiliyorum, bu harika bir his.

Narinliği sevmiyorum. Sıcak ürünleri sevmiyorum. Üç dakika sonra soğuyup yenmeyecek ürünleri sevmiyorum. Öyle bir bozuyorsun ki bir daha bozulamıyor. Düşünsene, harika bir şey. Sanırım plastik sanat disiplininden gelmem kaynaklı bir istek. Çerçeveli yenebilir ürünlerim var evde. İstediğimde çıkarıp yiyebilirim. Daha güzel ne olabilir? Elektrik de kesilse, dünyanın sonu da gelse yanımda olabilecek ürünler istiyorum. Koku, doku, zaman, bozulma tam da dediğin gibi… Hepsinin huyunu bilip istediğin yere çekebilmek becerisi harika. Bunlarla oynayıp yüksek umami değerine sahip heykeller, iksirler, çamurlar…

Koca Rıfo’yu bir “marka” gibi mi düşünüyorsun, yoksa bir üretim karakteri, bir alan açma hâli mi bu?

İlk başta bir marka olarak düşündüm. Sonra zaman geçtikçe hiç de öyle bir şey olmadığımı anladım. Sanırım varoluşsal temelli arayışım burada da kendini gösterdi. Artık elimden çıkan, ağzımdan çıkan şeyler benim yol göstericim oldu. Kendi felsefesinden beslenen bir deniz ürünleri zanaatkârı olarak dünyayı görmek, yani kendim gibi görmek bana iyi anlamda kısıtlanmış bir bakış açısı kazandırdı. Artık denizle başlayıp bütün his ve yaratılışla dirsek teması sağlayan bir köprü hâline geldi. Bir “haiku” gibi artık yaptığım her basit şeyin çok daha geniş bir fikre çıktığını görüyorum. Bu tamamen benimle alakalı bu arada. Dışarının bundan haberi belki de yok.

Umami, Yapıbozum Ve Dada: Koca Rıfo’nun Denizi
Fotoğraf: Burçin Esin

Her Gün Yeni Şeyler Denemek İçin Uyanıyorum

Seninle temas eden insanlar, izleyici, işbirlikçi, davet eden markalar Koca Rıfo’yu nasıl okuyor sence?

Sanıyorum herkes dışarıyı kendi anladığı kadar okur. Karşında bulunan kişi ile alakalı değildir gördüğün. Herkes kendinden bir şey buluyor. Bu güzel. Benimle temastaki herkesin anlamaya çalıştığını görüyorum ve bu beni çok mutlu ediyor. Ben bile “Ne yapıyorsun?” sorusuna cevap veremezken bu çaba harika. Çünkü bu çaba aslında kendini de arama çabası. Bana bir sürü insan “Ya afedersiniz, çok iyi işler yapıyorsunuz ama tam anlamıyoruz. Nedir acaba yaptığınız?” tarzı mesajlar atıyor. Tam açıklayamıyorum kendimi. Ama düşünmek güzel işte. Onlar düşünüyor, ben düşünüyorum.

Koca Rıfo sen misin, yoksa senin biraz daha serbest, filtresiz, kuralsız hâlin mi?

Tamamen benim sanırım. Hatta Koca Rıfo daha bile filtreli, kurallı sayılır. Millet yemek yiyecek şimdi. Biraz daha sakin davranıyorum.

Sanat dünyasıyla gastronomi dünyası arasında gidip gelmek seni nasıl etkiliyor? Hangisi daha kapalı, hangisi daha dürüst sence?

Ya bu konuda şöyle bir maruzatım var. Benim sayısız sanatçı arkadaşım var. Herkesle çok iyi anlaşıyorum, onlara hayranım. Kimse kimseden bir şey saklamaz. Herkes aynı dertler üzerinde ortaktır. Ama bu bozulmaya yüz tutmuş gastronomi dünyasını gördükçe… Herkes sanatçıları ukala, kompleksli vs. zanneder. Ama kimi şeflerin, gastronomların yanında benim tanıdığım sanatçılar dünya naifi, paylaşımcı, yardımsever insanlardır. Bunu çok açık ve net söyleyebilirim. Garip komplekslere sahip insanlar gibi görüyorum, anlam veremiyorum. Hani bunu şarkütericisinden şefine kadar söyleyebilirim.

Umami, Yapıbozum Ve Dada: Koca Rıfo’nun Denizi
Koca Rıfo

Gastronomiye girmek senin için bir meydan okuma mıydı? “Sanat sadece beyaz duvarlarda olmaz” deme ihtiyacı mı?

Yoo, aslında white cube’u da severim. Ama yani cidden başka bir üretimle para kazanma yolu olarak başladım. Çünkü zaten ben hem o beyaz duvarları kirletmesini de bilirim hem de geçmişte yaptığım bir sürü gerilla sergim var; o yüzden orası bana kısıtlayıcı bir alan gibi gelmedi hiç. Dediğim gibi tamamen maddi beklentilerle girdiğim bir alan, ne yalan söyleyeyim.

Event’ler, sponsorlu işler, içki markalarıyla yapılan projeler… Bu alan sana nasıl bir hareket özgürlüğü sağlıyor?

Aslında müthiş bir özgürlük sağlamıyor. Para olunca, okey, önemli bir özgürlük metası. Onun dışında benim işlerimi gerçekten seven üç beş insanla tanışmak, onlara yemek yedirmek harika bir his. Bütçeye göre kendi kendime yapamayacağım masalar olursa mutlu oluyorum.

Son dönemde Adana’da bir fabrikayla kurduğun işlenmiş deniz mahsulleri AR-GE süreci çok ilgimi çekiyor. Bu fikir nasıl doğdu?

Ah canım Adanam. Şöyle ki; İstanbul’daki bir yemeğimize gelen bir arkadaşımız bana ailesinin de bu işlerle uğraştığını anlattı. İletişim kurduk ve hayatımda her zaman istediğim bir yere evrildi. 120 seneyi aşkındır Karataş Akyatan Lagünü’nü işleten eski bir aile. Yenilikçi ve işlerinde oldukça başarılı, müthiş insanlar. Deniz mahsulleri işlemek için bir fabrikamız var; beni orada AR-GE yapmam için çağırdılar. İşler çok güzel ilerliyor. En taze ve en temiz balıklar, yengeçler hepsi elimin altında. Aslında rüya gibi. Her zaman Adana’dan dalyancı bir arkadaşım olsun isterdim. Yani cidden başka bir şey mi isteseymişim diyorum. Kız arkadaşım ve ortağım Meltem Kaygan da umarım memnundur bu Adana maceralarımızdan. Yakında orada başka sürprizlerimiz de var ama şimdiden söylemeyeyim.

Umami, Yapıbozum Ve Dada: Koca Rıfo’nun Denizi
Fotoğraf: Burçin Esin

Orada tam olarak neyin peşindesin? Tat mı, form mu, yöntem mi, yoksa yepyeni bir ürün dili mi?

Tat ve form zaten tekniklerin sonucu. Öncelikle yapıbozumcuların yapıyı kurması gerektiği bilgisi ile devam ediyorum. Plastik sanatlarda önce yapıyı en iyi teknikle kurmadan yapıbozumcu olamazsın. Ben şu an teknik öğrenimindeyim. Yeterli öğrendiğim tekniklerde yenilikçi denemelere girişebiliyorum. Tabii bunun için her teknikle her ürünü, bütün değişkenleri hesaplayıp denemek ve öğrenmek gerekiyor. Yani sonsuz bir yol. Keyifli kısmı da bu zaten.

AR-GE tarafı seni heyecanlandırıyor mu? Yavaşlık, deneme-yanılma, başarısızlık gibi şeylerle aran nasıl?

Beni en çok heyecanlandıran taraf bu saydıkların! Zamanında ustamın yanında bir tona yakın balık mahvetmişliğim var ne yazık ki. Çok üzülüyorum. Yine kalkıyorum, yine yapıyorum. Kendimi de bir o kadar mahvediyorum. Ama sonuçları hep daha iyiye gidiyor. Bazen kendime sinirleniyorum, küsüyorum. Ama yarın yine devam ediyorum. Bitmek bilmeyen bir döngü. Her gün yeni şeyler denemek için uyanıyorum diyebilirim.

Sana “bu sanat değil” ya da “bu gastronomi değil” diyen oluyor mu? Bu arada kalmışlık seni rahatsız ediyor mu, yoksa besliyor mu?

Yok, tam tersine bu arada kalmışlık beni en çok besleyen alan. Bazı şeylerin tamamen bilinmemesi, adının konulmaması daha yeğdir. Kavramlara zorunlu açıklamalar, kesin anlamlar yüklenirse amacından başka yerde kalırlar diye düşünüyorum. Aslında Baudrillard’ın “Neden her şey hâlâ yok olup gitmedi?” kitabında bu konulardaki düşüncelerimi anlatan yerler oldukça fazla. Neyse işin bu sanat mı değil mi kısmında… Hayır, kimse benzer şeyler söylemedi; aksine sürekli ama sürekli insanlar bu “sanat” dedikçe ben onları “Yok, bu zanaat; sanat işlerimi gösterebilirim.” şeklinde uyarıyorum. Artık çok fazla böyle diyen olduğundan kimseyi kırmak istemiyorum. Ama hayır arkadaşlar, her tabak sanat değil; bu bir zanaat. Ben sanat olduğu kısımları söylerim.

Koca Rifo
Fotoğraf: Burçin Esin

Koca Rıfo’nun dilinde erkeklik, güç, ustalık, mutfak hiyerarşisi gibi meselelerle bilinçli olarak oynuyor musun?

Erkeklik falan asla sevdiğim roller değil. Aksine üretim kadın yönlü bir alandır. Hiyerarşi vs. işim olmaz. Nereden baksan gevşek bir anarşist bile sayılırım. Yine seksist küfürler eden, yerlere tüküren magandamsı biriyim ama kadın yüreklilerinden. Erkeklik kavramını oldukça salak bulduğumu söyleyebilirim. Öyle mi gözüküyorum ya? Neden böyle sordun?

Heybetinden dolayı sormuş olabilirim. Geçelim bunu… Büyük bir restoran grubu ya da global bir marka gelip “bunu büyütelim” dese, nerede durursun? Kırmızı çizgilerin var mı?

Ya var dersem kesin başıma gelir. O yüzden yok. Ama kendi adımı taşıyacak bir büyük projeyi benden başkası yapsın istemem. Ben küfür, kıyamet isterim; rahatlık isterim. Ellerim pis olsun isterim. Seven gelsin bana isterim. Markalar bunları istemez. Benim değil de onların kırmızı çizgileri vardır.

Koca Rıfo seni dönüştürdü mü? Sanatçı Fırat ile Rıfo arasında zaman zaman çatışma çıkıyor mu?

E tabii ki dönüştürdü. Kavramları ele alış şeklim daha çok Koca Rıfo perspektifinden olmaya başladı. Hem varoluşsal kimliğim hem ekmek teknem gibi. Arada kavgalar çıkıyor ama iki ayrı kaçış alanım da olduğundan tatlıya bağlanıyor en nihayetinde. Sıkılgan bir adamım ben; öyle hep aynı şeylere gelemem. İşte öyle zamanlarda iki kimliğimden birini seçebilme özgürlüğü eğlenceli geliyor. Kavgasına, nazına değer.

Bir gün Koca Rıfo bambaşka bir forma evrilirse; belki ürün, belki kitap, belki hiçbir şey… Geriye ne kalsın istersin?

Zaten evrilsin isterim. Muhammed’in şöyle bir hadisi vardı: “Bir gününün bir günüyle aynı olan bizden değildir.” Vallahi mantıklı laf. Geriye Dada manifestosu gibi bir ciddiyet karşıtı adanmışlık kalsın isterim.

Kapak Fotoğrafı: Burçin Esin

Hafızanın İhtişamı: Lal Batman ile “The Grand Excess” Üzerine

Omar Baban: Geçmişi Onurlandırmak, Geleceği Tasarlamak

Yanlış Cevabı Olmayan Bir Oyun: Yemek & Şarap Eşleşmeleri