Aklın Yanına Talihin Eklendiği Oyun: Tavla

Beş bin yıllık geçmişiyle tavla, bugün Hermès’ten Geoffrey Parker’a uzanan ustalığın elinde bir kültür mirasından tasarım sanatına dönüşüyor.
Hayat bir oyundur. Zar sana ne getirirse onu oynarsın.
Ülkemizdeki insanların yüzde yüzünün masa oyunu bildiğini varsayarsak bunlardan yüzde yetmişinin tavla bildiğini söyleyebilir miyiz? Sanırım evet. Çoğu vardır, azı yoktur. Belki şimdiki jenerasyon için geçerli olmasa da bir dönem için öyleydi. Tavla bilmeyen, ortamlarda biraz “fasulyeden” kalabilirdi. Zira bu satırları yazan kişi satrançta bölgesinde dereceye girmiş biri olarak ve o zamanlar daha kimselerin bilmediği ilk Türk oyunu mangalayı dahi biliyor olmasına rağmen tavla bilmediği için arkadaş gruplarında hep kenardan izleyen olmuş ve şu soruya maruz kalmıştır: “Kız tavlası da mı bilmiyorsun?!”
Yazın plajlarda, kış aylarında bir zamanların kıraathaneleriyle yarışır gençlik kafelerinin dört köşesinde ve evlerimizin sehpa çekilebilecek herhangi sıcak noktasında… Tavla, “koltuk altına sıkıştırılabilir” ergonomik yapısıyla her yerde!

“Kim daha çok düşünür, kim daha iyi bilir, kim daha ileriyi görürse o kazanır. Ama şansı da unutmamak gerekir. İşte hayat budur.”
Tavla hakkında okuduğum yayınlarda oyunun, sabrın bir göstergesi olduğu yazıyor. Sanırım onlar farklı bir türden bahsediyor olabilir. Tavladaki kariyeri parlak olmayan biri olsam da, plus master seviyesinde bir izleyici olarak söyleyebilirim ki tavla sabır açısından sakinlik işi bir oyun değil. Daha çok hayat gibi… Bu konuya döneceğiz ama önce tarihine bir bakalım. Çünkü “hayat gibi” tanımının içini dolduracak husus tam da onun ortaya çıkış hikayesinde yatıyor.
Arkeolojik araştırmalar, tavlanın köklerinin Mezopotamya’ya uzandığını ve yaklaşık beş bin yıllık bir hikayesi olduğu söylüyor. Bunun en eski tanıkları ise Ur harabelerinde bulunan taştan oyulmuş oyun alanları. MÖ 2600–2400 yıllarına tarihlenen bu buluntuların, modern tavlanın atası sayılan “zar ve yarış” oyunlarının izlerini taşıdığı söyleniyor.
Sümerler, Mısırlılar derken; aklı ve kaderi bir tahtada birleştiren haliyle Persler’de “nard” ismiyle karşımıza çıkıyor. Üstelik bir de hikayesiyle… Rivayet şöyle: Malumunuz satranç Hindistan topraklarında doğmuştu. İşte bununla övünen Hint imparatoru bir güç ve strateji simgesi olan satrancı Sasani sarayına hediye gönderir. Sasaniler bu zekice hediyenin altında kalmayacaktır elbette. Vezir Büzür Mehir (İç ses: Biraz tekerleme gibi), Hint imparatoruna cevap olarak tavlayı icat eder. İcat bu noktada iddialı olabilir elbet; “geliştirir” daha doğru bir sözcük.

Vezir Büzür Mehir’in, Pers şahına tavla hediye ederken yanında sunduğu mektupta şöyle yazdığı söylenir: “Kim daha çok düşünür, kim daha iyi bilir, kim daha ileriyi görürse o kazanır. Ama şansı da unutmamak gerekir. İşte hayat budur.”
Satrançta stratejiyi kurgulamak için gereken zekânın yanına nard oyununda bir de şans eklenmiş; oyun, aklın ve kaderin aynı tahtada buluştuğu bir metafora dönüşmüş. Hayat gibi derken kast edilen tam da bu. Tıpkı yaşamımızdaki gibi sadece zekânın değil, şansın yani kaderin de söz söylediği bir oyun…

Antik Roma’da Ludus Duodecim Scriptorum yani On İki İşaret Oyunu adıyla üç zarla oynanan tavla imparatorların bile dikkatini çekmiş. Fakat düşünce şekillerine bakınca filozoflar neden oynamamış olsun ki diye düşünmeden edemiyor insan. Roma’nın politik girdaplarında yoğrulmuş dünya görüşüne sahip Cicero, risk alırken ölçüyü korumaktan bahseder ki bu, tavlada “şu pulu açayım mı açmayayım mı” diye tereddüt eden herkesin iç sesi gibi değil midir?
Seneca ise talihin hazırlıklı olana güldüğünü anlatır ki bu tavlada çok tanıdık bir histir. İyi zarı herkes atabilir, önemli olan kötü gelen zarı aklıyla dönüştürendir ki o gerçek ustadır. Stoacı Epiktetos ise kontrol edebildiğimiz şeylerle edemediklerimizi ayırır malumunuz; sanki tavlanın bir tür hayat dersi olduğunu sezdirir gibi. Zar takdirindir, hamle ise. Belki şu cümleyi bile kurmuş olabilir: “Hayat bir oyundur. Zar sana ne getirirse onu oynarsın”.
Lucretius’un evrendeki atomların ufak sapmalarıyla rastlantıyı mümkün kıldığını söylediği o teori de tavla tahtasında vücut buluyor sanki. Zarlar düşerken masada oluşan o küçük kaosu gözünüzün önüne getirin; felsefi bir evren gibi değil mi?
Marcus Aurelius’un “Gerçekleşen her şey, gerçekleşmesi gerektiği gibi gerçekleşir” sözünün de zarların üzerine kazınması gerektiğini düşünüyorum. Bir zar kötü gelir, bir zar iyi gelir ve insan içinden “Demek ki böyle olması gerekiyormuş” diyerek sükunetle oyuna devam etmeli.
“Tavladan kaçının hepiniz, çünkü kral bile o akılsız şanslara karşı koyamadı”


Antik Roma’dan sonra Doğu Roma’ya yani Bizans’a geçelim: Kaderle aklın iç içe geçtiği oyunun kaydına bir tarihçinin öğüdünde rastlarız. Ünlü tarihçi Agathias Scholasticus, 6. yüzyılda kaleme aldığı epigramında İmparator Zeno’nun başına gelen talihsiz bir oyunu aktarır. Sarayda devlet meseleleri bir kenara bırakılmış, oyun kurulmuş, zarlar keyifle sallanmışken; Zeno öyle bir hamle yapar ki bugün herhangi bir kıraathanede izleyenlerin eğlencesi olabilirdi. Tabi o imparator olduğu için kimse eğlence malzemesi yapamamıştır. Agathias’a göre, Zeno üç zar atıp beklemediği bir hamleyle karşılaşır; tarihçi olayı şöyle kayda geçirir:
“Üç zar atıp beklemediği bir hamleyle oynamış oldu, öyle ki hemen iki ve altı attı ve o anda sekiz yalnız taş meydana geldi, bölünmüş halde önceden birlikte durmuş taşların yerine. Tavladan kaçının hepiniz, çünkü kral bile o akılsız şanslara karşı koyamadı.” Demek ki imparator da olsanız taşlar yerinden oynayınca herkes aynı şeyi söylüyor: “Zarlar bana küs bugün.”
Yüzyıllar geçer, Yunanca’da “τάβλη” yani “tavli” adıyla oynanan bu oyun Osmanlı’ya uzanarak “tavla” ya dönüşür.
İstanbul’un kahvehanelerini anlatan Evliya Çelebi, mekânlarda bazı müdavimlerin kitaplarla meşgul olduğunu, bazılarının ise satranç ve tavla oynadığını not düşer. Farklı tasvirler ve minyatürlerde de bu sahne tekrar eder. Dublin’deki Chester Beatty Kütüphanesi’nde yer alan ünlü kahvehane sahnesinde olduğu gibi… Tavla ya da 16. yüzyıldaki söylenişiyle “tavla-ı kebir”, saraydan mahalle kahvesine, konaktan esnaf dükkânına uzanan geniş bir hattın gündelik eşlikçisidir.

Osmanlı’da tavla öyle benimsenir ki zarlar için hafif meşrep, taşlar için aklı selim benzetmelerinin yapıldığı; esnafın bu tahtayı küçük bir vakit saati gibi gördüğü rivayet edilir. Bir bakkal için, dükkân karşısındaki arkadaşıyla bir el çeviremeden öğle saatinin geldiğini anlamaması gibi… Uzun seferlere çıkan bir kaptanın tavla takımını sandığının en üstüne yerleştirdiği başka bir anlatıda karşımıza çıkar. Bunlar tarih kitabından çok kahve masası hikâyesine benzeyen sahneler olsa da, oyunun gündelik hayatla ne kadar iç içe geçtiğini iyi anlatır.
Kimi zaman tavla oynanan kahvehaneler ulema tarafından kumar sayılarak ve “zarhane” denilerek yerilse de; aslında tavla Osmanlı’da da saraya ve diplomasiye uzanmış. Bunlardan birini, 18. yüzyılda Avusturya İmparatoru’nun Osmanlı sarayına gönderdiği saatler ve özel kumaşların yanında gümüş bir tavla takımının da armağan defterlerinde kayıtlara geçmesiyle öğreniyoruz. İnsanın ister istemez gözünün önüne, iki tarafın temsilcilerinin tüm siyasi üstün gelme çabalarına inat, sakin bir el tavla attığı sahne gelmiyor mu? Acaba tavlada yenen diplomaside de yendi sayılıyor muydu? Tavla zarlarının tıkırtısının uyandırdığı duygu farklı dillerde de aynı olmalı değil mi? Önemli olan “zarın yüzü dönünce insanın yüzü dönmesin”.
Anladığınız üzere esnaf oyunu sanılan tavla antik Roma’dan Osmanlı’ya üst makamlara kadar sızmış bir oyun. Ve belki de en çok bu yüzden bu işin zanaatkârları da oldu. Sedef kakmalı, abanoz ağacından tavla setleri, ince zevkin nişanesi sayıldı.

Bizler her ne kadar günümüzde her türlü eğlenceyi, cebimize sığdırdığımız dijital dünyada deneyimliyor olsak da meraklıları ve koleksiyonerler için bu zanaat hâlâ devam ediyor. Ve sadece ülkemizde değil, uluslararası markalar da bu konuda özel üretimler yapıyor.

Tavlayı sanat nesnesi (objets d’art) seviyesine taşıyan bu markalara gelince… İngiliz zanaatkârlığının sembollerinden Geoffrey Parker, 1958’den bu yana el yapımı tavla setlerinde timsah, devekuşu ve yılan derisi gibi egzotik malzemeler kullanıyor. Her set sipariş üzerine hazırlanıyor; altın kaplama zarlar, fildişi dokulu taşlar ve kişiye özel monogram detaylarıyla markanın koleksiyonları arasında yer alıyor. Hatta “Dünyanın en pahalı tavlası” unvanını taşıyan, 450 bin sterlinlik elmas işlemeli set de Parker atölyesinin imzasını taşıyor.

Paris merkezli Hector Saxe de, modern renk paletleriyle tavlayı zamansız bir tasarım objesine dönüştürenlerden. Marka geleneksel formu koruyup cesur tonlarda deri kaplamalar, süet iç yüzeyler ve geometrik taş dizilimleriyle kendi imzasını atmış. Markanın Saint-Germain’deki atölyesinde hâlâ el işçiliğiyle üretilen bu setler, özellikle Avrupa’da “salon oyunu estetiği”nin yeni yüzü olarak görülüyor.

Hermès de tavlayı, zarafetin üst segmentine taşıyan markalardan. Maun, palisander ve nadir derilerle üretilen Hermès tavla setleri, on binlerce dolarlık fiyat etiketiyle markanın art de vivre (yaşama sanatı) anlayışını temsil ediyor. Her parça, bir mücevher kutusu titizliğiyle işleniyor; zarlar elle cilalanıyor.
Küresel ilgi karşısında elbette bizler de kayıtsız kalamazdık. El işçiliği dendiğinde dünyanın çekim merkezlerinden biri olan Kapalıçarşı’daki sedefkâr atölyeleri ve İstanbul’daki yeni nesil butik tasarım markaları, geleneksel el işçiliğini çağdaş formlarla buluşturan sınırlı edisyon tavla setleri üretmekten geri durmuyor. Aylar süren sedef kakma işlemleri, pirinç menteşeler ve ceviz kaplamalarla hazırlanan bu tavla takımlarına çoğu zaman zar sallamaya bile kıyamıyor insan. Kıymetli bir sergi objesi gibi evlerin özel köşelerinde sergileniyor.

Tavla dendiğinde sizin zihninizde ne canlanıyor? Benimkinde zarları heyecanla sallarken sahil kumlarına düşürdümüz, altın arayıcıları gibi kumları avuçlarımızda süze süze zar arayışımız; zar tutarak hile yapan arkadaşa engel olmak isterken buz gibi limonata bardağının tavla tahtasına boca olması ve o yapışkan haliyle inadına oyuna devam etmemiz… Soğuk kış günlerinde ellerimizi oralet bardağında ısıtırken yeşil çuhalı okey masası etrafında, tavlada kapışan iki arkadaşı seyretmek için on kişi yığılmamız… (İç ses: Bu noktada royalden uzak, reaya takımından hatıralar olduğunu farkediyorum… Ama sımsıcak…)


Üniversite yılları ardından tavla zihnimde yüzümü gülümseten içimi ısıtan sepya tonunda anılar albümüne dönüşmüş olsa da, evlere kapanıp hepimizin ekmek yaptığı o dönem yeniden iki koltuk arasına çekilen sehpa üstündeki yerini aldı. O zaman anladım ki tavla bir yere gitmemiş, orada olmaya devam ediyormuş.
Evet, tavla, kurumsallaşmış bir zekâ sporu olarak da dünyanın dört bir yanında oynanmaya devam ediyor. İngiltere merkezli World Backgammon Federation (WBF), European Backgammon Federation (EBF) ve US Backgammon Federation (USBGF) gibi yapılar dünya çapında profesyonel turnuvalar düzenliyor; çevrimiçi liglerden yüz yüze şampiyonalara uzanan geniş bir takvim yürütüyorlar. (İç ses: Evet çevrimiçi! Yani artık “zar tutma” kavramı tarih olmuşa benziyor. Benziyor diyorum çünkü emin değilim. Benim arkadaşlarım dijitalde de bu işin “bug”ını bulmuş olabilir.) Türkiye’de ise 2006’da kurulan İstanbul Tavla Spor Kulübü Derneği (ISTAVDER) ve 2021’de kurulan Türkiye Tavla Birliği (TTB) ulusal turnuvalar ve eğitim etkinlikleriyle öne çıkıyor. WBF-Türkiye çatısı altındaki organizasyonlar, farklı illerden şampiyonalarla ülkemizi uluslararası arenada temsil ediyor; tavlayı hem sosyal hem sportif bir gelenek olarak yaşatıyor.
Zarları elde atmanın, taşların adımlarını hep beraber saymanın, kaybedenin koluna tavla tahtası sıkıştırmanın hazzı bir başka… Fakat Backgammon Galaxy gibi platformlarda Japonya’dan ya da Meksika’dan bir oyuncuyla da iki el atmak fena sayılmaz.
Bir Epiktetos kadar olmasa da yine de ne güzel söylemiş günümüz filozoflarından Mirkelam:
Bu oyun hep çileli
Bana zarlar hileli
Kaderin bitmek bilmeyen
Oyunu mu bu?
Tahtada Taht Kurmak: Satranç Hakkında Bazı Şeyler
