Kadim Strateji, Kozmik Denge: Go Oyunu
Binlerce yıllık kadim bilgelik, modern çağın zekâsıyla birleşiyor: Go oyunu, her hamlede yeni bir evren kurduruyor. 2026’da ise tutkunlarının kalbi Ankara’da atacak.

Sonsuz Kombinasyonlar Sahnesi
Satrançta olası oyunların sayısının 10^120 (10 üzeri 120) dolayında olduğu söylenir ki bu, evrendeki toplam atom sayısı olarak kabul edilen 10^80 gibi bir rakamın bile çok ötesinde. Go oyununda ise olasılıklar adeta bir üst boyuta taşınır. Ortalama bir Go maçında her bir hamlede yaklaşık 250 seçenek vardır ve oyunlar 150-200 hamle sürebilir. Bu da Go’nun oyun ağacının karmaşıklığını yaklaşık 10^360 gibi akıl almaz bir sayıya ulaştırır. Sadece tüm olası taş dizilimlerinin yani legal pozisyonların sayısı bile 10^170 olarak hesaplanmıştır. Karşılaştırmak gerekirse, bu satranç tahtasındaki olası konumların trilyonlarca katı ve yukarıda bahsettiğimiz evrendeki atom sayısını fersah fersah geride bırakan bir büyüklük! Kısacası Go, olasılık denizinin satrançtan bile derin olduğu, sonsuz bir kombinasyonlar sahnesidir. Bu astronomik ihtimaller, oyunun neden “kadim bilgelik” ile birlikte anıldığını da açıklar nitelikte.
Go’nun kökeninin M.Ö. 4. yüzyıla kadar uzandığı ve Çin’de ortaya çıktığı kabul ediliyor. Efsanelere göre Çin imparatorları, Go’yu genç prenslere strateji ve bilgelik öğretmek için kullanırmış. Hatta Antik Çin’de Go, kaligrafi, müzik ve resimle birlikte “dört soylu sanat”tan biri sayılır ve elit kesimin bu dört sanata hâkim olması beklenirmiş. Zhou Wenju’nun 10. yüzyıla ait Çift Ekran Altında Go Oynamak (Playing Weiqi (Go) under Double Screens) adlı tablosunda, saray soyluları Go oynarken resmedilmiş.

“Go’daki olası oyun sayısı, satranç tahtasındaki olası konumların trilyonlarca katı ve evrendeki atom sayısını fersah fersah geride bırakan bir büyüklük.”
Go, Çincede weiqi adıyla biliniyor ve “çevreleme oyunu” anlamına geliyor. Bu isim için, oyunun özü deniyor. Go’da amaç taşlarla toprak fethetmek, rakibin taşlarını çevreleyip esir almak ve sonuçta tahtanın daha büyük bir kısmını denetim altına almak.
M.S. 5. ve 6. yüzyıllarda Kore ve Japonya’ya ulaşan oyun, Japonya’da go veya igo, Kore’de baduk adını almış ve saray mensuplarından samuraylara, keşişlerden filozoflara kadar geniş bir kesimin zihinsel uğraşı haline gelmiş. 11. yüzyılda yazılan ünlü Japon edebi eseri Genji Monogatari’de (Genji’nin Hikâyesi) soyluların Go oynadığı sahneler bulunması, oyunun aristokrasideki yerini gösteriyor. 17. yüzyıl Edo döneminde ise Tokugawa şogunları himayesinde dört büyük Go okulu kurulmuş, usta oyunculara maaş bağlanarak oyun bir devlet sanatı haline getirilmiş. Honinbo Sansa, Yasui, Inoue ve Hayashi adını taşıyan bu okullar arasında düzenlenen maçlar ve “meijin” unvanı (usta oyuncu) için rekabet, Go teorisinin gelişimini hızlandırmış. Efsanevi ustalar Honinbo Dosaku, Jowa veya “Go’nun Mozart’ı” olarak anılan Honinbo Shusaku gibi isimler bu dönemde yetişmiş ve müthiş oyunlar bırakmış.

Credit: Honinbo Shusaku
“Eğer evrende bizden başka zeki varlıklar varsa, neredeyse kesinlikle Go oynuyorlardır”
Go’nun batı dünyasıyla tanışması ise satrançtan çok daha geç olmuş. 19. yüzyıl sonlarında Japonya’yı ziyaret eden Batılılar aracılığıyla Avrupa ve Amerika’da ilk Go kulüpleri kurulmaya başlanmış. Hatta ünlü Alman satranç şampiyonu Emanuel Lasker bile Go oyununa merak sarmış, 1930’larda yayımlanan Go ve Go-Moku adlı eserinde bu oyunu tanıtmış. Lasker’in kuzeni olan uluslararası usta Edward Lasker, Go’nun basit ve zarif kurallarına hayran kalıp “Satrancın barok kuralları ancak insanlar tarafından icat edilmiş olabilir; oysa Go’nun kuralları öylesine organik ve mantıklıdır ki, eğer evrende bizden başka zeki varlıklar varsa, neredeyse kesinlikle Go oynuyorlardır” demiştir. Bu söz sizce de, Go’nun evrensel ve zamansız çekiciliğinin çok güzel özeti değil mi?
Zihnin Zen Bahçesi
Fransız düşünür Blaise Pascal satranç için “zihnin jimnastiğidir” demişti. Go ise Uzakdoğu’da çoğu zaman zihnin meditasyonu olarak görülüyor. Basit kuralların altında yatan engin strateji denizi, oyunculara sabır, odaklanma ve içgörü kazandırıyor. Konfüçyüs, her ne kadar Go oyununu ahlaki eğitim yanında “küçük bir marifet” olarak görse de, boş oturmaktansa zihin çalıştıran bu oyunun daha evla olduğunu söyleyerek öğrencilerine taş atmış. Konfüçyüs’ün çağdaşı filozof Mencius ise “Go küçük bir yetenek işidir ama dikkati ve kararlılığı olmadan asla ustalaşılamaz” diyerek oyunun konsantrasyon gerektiren ciddi bir zihinsel uğraş olduğunu vurgulamış. Gerçekten de Go oynarken insan, zihninin hem yaratıcı hem mantıksal yönlerinin aynı anda çalıştığı söylenir; adeta beynin sağ ve sol lobları arasında uyumlu bir dans gibi…

“Satranç bir savaş alanıysa, Go bir dünyadır”
Go oyununda tüm taşlar eşit önemde, hepsi aynı mütevazılıkta yuvarlak biçimde tahtaya diziliyor. Bu yönüyle, hayatın ve doğanın eşitlikçi dengesini sembolize eder gibi. Go tahtasına baktığınızda Çin kültüründeki yin ve yang aklınıza gelir muhtemelen. Siyah ve beyaz taşlar zıt güçlerin uyumunu temsil eder. M.S. 1. yüzyılda yaşamış tarihçi Ban Gu, Go’yu anlatırken “Tahta kare olmalı ki yeryüzünü simgelesin (yazarın iç sesi: basit zihnimle bu ifadeyi kavrayabilmiş değilim); çizgiler dümdüz olmalı ki erdemi göstersin; taşlar siyah ve beyaz olmalı ki yin ve yang ayrılsın; taşların dağılımı yıldızlara benzemeli” diye yazmış.
“Satranç bir savaş alanıysa, Go bir dünyadır” derler. Gerçekten de satrançta iki ordu merkezde çarpışır ve amaç rakip şahı mat etmektir; Go’da ise oyun boş bir dünyada başlar, iki oyuncu zamanla kendi medeniyetlerini kurar, topraklarını genişletir ve nihayetinde bir arada var olarak kimin alanının daha geniş olduğuna bakılır. Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın, “Satrançta amaç mutlak zafer ya da mağlubiyettir; Go’da ise amaç göreceli üstünlük sağlamaktır. Oyun tüm tahtaya yayılır, önemli olan her hamlede konumunu biraz daha iyileştirmektir” diyerek iki oyun arasındaki düşünce farkına dikkat çektiği söylenir.

Go oyuncuları, tıpkı satranç ustaları gibi, karakter terbiyesi yönünden de çok şey kazanır. Bir Go maçında erken bir hatanın bedelini toparlamak uzun bir sabır gerektirebilir; aceleciliğin yeri yoktur. Bu yönüyle, soğukkanlı olmayı, pes etmemeyi ve uzun vadeli düşünmeyi öğretir. Ünlü Go atasözleri, bu açıdan hayat dersleri gibi. “Fazla almaya çalışırsan hüsrana uğrarsın” der mesela tecrübeli oyuncular, çünkü oyunda açgözlü davranıp gereğinden büyük alan kaplamaya çalışmak bazen ters tepebilir. Tıpkı hayatta olduğu gibi, dengeli ve uyumlu ilerlemek esastır. Bir diğer öğreti ise, “Kaybedeceğin ilk 50 oyunu hızlı kaybet”’tir. Yani hata yapmaktan korkma, çünkü her yenilgiden bir ders alıp gelişeceksin. Nitekim Go ustaları maç sonlarında rakipleriyle birlikte kritik hamleleri tekrar gözden geçirip analiz ederler; bu sayede hatalar dostane bir sohbet eşliğinde öğrenme fırsatına dönüşür. Oyunun bu öğretici yönünün, Go’yu bir yaşam simülasyonu haline getirdiğini söyleyebiliriz.
Boş Tahta, Sonsuz Kombinasyon
Go 19×19’luk kare bir tahta (goban) üzerinde, 361 kesişim noktasında oynanır. Oyunun başında tahta boştur; iki oyuncu sırayla siyah ve beyaz taşlarını tek tek bu noktalara yerleştirir. Temel kural, taşların yerinden kımıldamamasıdır. Satrançtaki gibi farklı hareket şekilleri yoktur. Bir taş, ancak rakip tarafından tamamen çevrelenirse esir alınır ve tahtadan kaldırılır. Amaç, oyun sonunda boş kalan noktalar arasından rakibinden daha fazlasını çevreleyerek daha geniş bir bölgeyi kontrol etmektir. Go’da “Şah” yoktur, dolayısıyla tek bir hamlede bitmez; mücadele, tahta üzerinde farklı cephelerde akıp gider ve genellikle her iki taraf da belirli bölgeleri elde tutarak oyunu tamamlar. Maç, her iki oyuncu da “artık oynanacak anlamlı hamle kalmadı” diyerek pas geçtiğinde sona erer ve ardından toprak sayımı yapılarak kazanan belirlenir. Beraberlik ihtimali yok denecek kadar azdır (ancak puanlar tam tamına eşitse jigo adı verilen durum oluşur). Bu haliyle, mutlak galibiyetin değil yarışmacı bir ortaklığın oyunu olduğunu bize gösterir.

Her bir taş küçük bir etki alanına sahiptir, ama birlikte çalıştıklarında güçlenirler. Grup kavramı Go’nun kalbidir. Aynı renkli taşlar yatay-dikey bitişik bağlanarak grup oluşturur ve gruplaşan taşlar birbirini savunur. Grupların “nefes” adı verilen boşlukları yani özgürlük alanları vardır; tüm nefesler kesildiğinde grup boğularak esir düşer. Bu sebeple Go oyuncusu, taşlarının iki göz (içi dolmayacak boşluk) oluşturup ölümsüz bir grup olmasına çalışır. Aksi takdirde rakip açık bulursa grubun etrafını sarıp tüm taşları toplayabilir. Tek bir hamlede çok taş birden kazanmak veya kaybetmek…
Go’nun açılış stratejisi (Fuseki), satranca kıyasla bambaşka bir yaklaşıma sahip. Tahta bomboş başladığı için öncelikle dört köşe ve kenarlar değerlidir çünkü buralarda iki sınırdan faydalanarak daha kolay bölge yapılır. Oyun başında oyuncular genellikle köşeleri paylaşır, sonra kenarlara yayılır, en son merkeze nüfuz ederler. Bu aşamada belirli joseki (sabit açılış dizilimleri) bilmek avantaj sağlasa da, her oyun durumu farklıdır ve usta bir oyuncu gerektiğinde ezber bozan özgün bir hamleyle standart dizileri terk edebilir. Go terminolojisinde “tenuki” (Rakibin son hamlesine cevap vermeyip tahtanın başka bir yerine oynamak) diye bir kavram vardır. Satrançta genelde rakibin tehdidine karşılık vermek zorunludur, ama Go’da bazen yerel çatışmayı bırakıp daha önemli bir bölgeye oynamak uzun vadede kârlı olabilir.

Orta oyun (chūban) safhası geldiğinde, tahta adeta siyah-beyaz bir mozaik haline dönüşmüştür. Gruplar birbirini kesmeye (bağlantı noktalarını koparmaya) çalışır. Ko adı verilen tekrarlı bir yakalama durumu ortaya çıktığında oyuncular zekâ dolu takaslar yapar, kimi yerlerde küçük taş kavgaları, kimi yerlerde büyük toprak manevraları gerçekleşir. İyi bir Go oyuncusu, bir köşede yaşam savaşı verirken diğer kenarda rakibinin alanına sızmaya çalışabilir yani aynı anda birkaç cephede savaşabilir. Sanırım bu çok odaklı mücadele sebebiyle Go satranca göre daha karmaşık gelir. Bazen yarım puanlık bir avantaj bile sonucu belirleyeceği için, oyuncular santim santim – nokta nokta kazanç peşine düşer. Matematiksel hassasiyet bu bölümde önem kazanır. Go’da “Son taşı oynayan kazanır” derler; yani son değerli boşluğu kapatmak çoğu zaman maçın sonucunu belirler.

“Go’da bir bilgisayarın insana üstün gelmesi belki 100 yıl alır”
Dijital Çağda Go
1990’larda kimse yakın gelecekte bir bilgisayarın dünyanın en iyi Go oyuncularını yenebileceğine inanmazdı. Hatta 1997’de New York Times’a konuşan bir uzman, “Go’da bir bilgisayarın insana üstün gelmesi belki 100 yıl alır” diye iddia etmişti. O güne dek en güçlü Go yazılımları ancak amatör düzeyde oynayabiliyordu. Fakat yapay zekâ alanında yaşanan devrim niteliğindeki gelişmeler, bu algıyı kökten değiştirdi. 2016’daki Lee Sedol – AlphaGo maçı, teknoloji tarihinde de bir dönüm noktası oldu.
Program insanüstü sezgisel hamleler üretti. İkinci oyunda AlphaGo’nun 37. hamlesi öyle beklenmedik bir noktaya konmuştu ki, profesyonel yorumcular “bu herhalde bir hata” diye düşündüler; oysa bu hamle daha sonra deha işi olarak nitelendirilecekti. Fakat yine de insan yaratıcılığı pes etmedi. Dördüncü oyunda Lee Sedol’un 78. hamlesi, makinelerin hesaplayamadığı bir tuzak kurarak AlphaGo’yu şaşırttı ve insan onurunu kurtaran o tek galibiyeti getirdi. Maç sonunda AlphaGo, Kore Go Federasyonu tarafından fahri 9. dan ustası ilan edildi.

AlphaGo’nun başarısından sonra yapay zekâ durmadı. 2017’de AlphaGo Zero adlı versiyon, yalnızca kuralları bilerek kendi kendine milyonlarca oyun oynayıp sıfırdan öğrendi ve sadece üç günde orijinal AlphaGo’yu 100-0 yenebilecek seviyeye ulaştı. Ardından açık kaynak kodlu Leela Zero, KataGo gibi programlar ortaya çıktı. Artık bugün herhangi bir Go meraklısı, evindeki bilgisayarda veya telefonunda kendisinden katbekat güçlü bir yapay zekâ rakibe karşı oynayabiliyor, oyunlarını analiz ettirebiliyor.
Küresel Akıl Sporu
Teknolojinin bir diğer etkisi de çevrimiçi Go platformlarında görüldü. 90’lardan beri var olan KGS gibi sunucular, 2000’lerde Tygem, FoxWeiqi gibi dev platformlar haline geldi. Bugün herkes internet üzerinden seviyesine uygun bir rakip bulup Go oynayabiliyor. Kıtalararası dostluk maçları yapanlar, canlı yayınlarda profesyonel maçları izleyip sohbet eden binlerce meraklı… Bunlar Go’nun artık sınırları aştığının ve tıpkı satranç gibi küresel bir akıl sporu kimliğine kavuştuğunun kanıtı.

2020’lerin başında Netflix’in “The Queen’s Gambit” dizisi satranç satışlarını patlatırken, Go’nun da benzer bir popüler kültür momentumu 2000’lerin başında yaşandı: Hikaru no Go adlı Japon manga ve anime serisi, Uzakdoğu’da ve dünya genelinde gençleri Go ile tanıştırdı. Bu seri yayınlandıktan sonra Japonya’da Go kulüplerinin sayısında artış olmuş, Go öğrenen çocukların sayısı yüz binleri bulmuştu. Ancak bu etki daha çok Asya ile sınırlı kaldı.

Yine de bugün Türkiye dahil birçok ülkede Go toplulukları bulunuyor. Örneğin Güney Kore’de her dört kişiden birinin Go oynamayı bildiği tahmin ediliyor. Çin’de ve Japonya’da milyonlarca insan Go’yu en azından temel düzeyde tanıyor. Avrupa’da 1980’den beri her yıl Avrupa Go Kongresi düzenleniyor ve yüzlerce oyuncu bir araya geliyor. Türkiye’de de 1990’lardan beri Go Derneği faaliyet gösteriyor; üniversite kulüplerinden liselere kadar farklı seviyelerde turnuvalar yapılıyor.
Go halen satranç kadar yaygın olmasa da, her geçen gün daha görünür hale geliyor. Ayrıca 2010’dan itibaren Asya Oyunları’nda (Asya Olimpiyatları diyebileceğimiz büyük organizasyon) Go resmen bir yarışma dalı olarak yer alıyor. Birçok ülkede zihin sporları federasyonlarına entegre edilmiş durumda. Eğitim alanında da Go’nun çocuklarda dikkat ve zekâ gelişimine katkısı nedeniyle okul kulüplerinde teşvik edildiğini görüyoruz. Bunlar, binlerce yıllık oyunun dijital çağda bile diri kaldığının ve yeni nesillerce kucaklandığının ispatı.

Her Oyunda Yeni Bir Ders
Go oynamaya başlamak isteyen biri için ilk adım, birkaç basit kuralı öğrenmektir: Taşlar nasıl konur, nasıl esir alınır, bölge nasıl sayılır… Kural seti belki beş dakikada açıklanabilir, ancak ustalık yolu bir ömür boyu sürebilir. Derler ki “Go’nun kurallarını bir günde öğrenirsin ama stratejisini bir ömür çözemezsin”. Bu yönüyle, sonu olmayan bir keşif yolculuğu gibidir. Aynı başlangıç pozisyonundan trilyonlarca farklı oyun gelişebilir; bu da her seferinde bir önceki oyundan farklı bir tecrübe yaşayacağınız anlamına gelir. Tıpkı yaşam gibi Go da bitmeyen bir serüven; her oyunda yeni bir ders, her hamlede yeni bir dünya var.

“Go’yu hiçbir şey durduramaz” – Martin Stiassny
Bugünlerde Türkiye’de Go tutkunlarını sevindirecek gelişmeler oluyor. Ankara, Türkiye Go tarihindeki ilk kulübün filizlendiği şehir olarak bugünlerde Avrupa’nın en büyük Go buluşmasına ev sahipliğine hazırlanıyor. Temmuz 2026’da Ankara’da gerçekleşecek Avrupa Go Kongresi’ne… Biz de Avrupa Go Federasyonu Başkanı Martin Stiassny’ye, Avrupa Go Kongresi 2026 Koordinatörü Altuğ Çalın’a ve bu buluşmaya ev sahipliği yapacak Türkiye Go Derneği başkanı Ahmet Eren Kurter’ bu vesileyle sorularımızı yönelttik.
Go’nun yaklaşık 4000 yıllık tarihi var. Bu yolculukta oyunun kuralları değişmiş olabilir mi? Değişmediyse nereden biliyoruz?
Altuğ Çalın: Oyunun kuralları aslında çok basit ve fiziki dünyaya çok uyumlu. Örneğin “taşın tahtada kalması için nefes noktasına ihtiyaç var” diye tanımlıyoruz. Nefes almayan taş tahtadan kaldırılıyor. Oyunun iki elin parmağını geçmeyecek kadar az kural olduğundan, belki ufak değişimler zamanla gerçekleşmiş olsa da, biz 3 bin yıl öncesine ışınlansak yine aynı oyunu oynayabiliyor oluruz.
Eren Kurter: Bu kulağa iddialı gelebilir ama elimizde bunu destekleyen güçlü tarihi belgeler var. Çin’de M.Ö. 5. yüzyıla ait metinlerde Go’nun bugünküyle büyük ölçüde aynı kurallarla oynandığı anlatılıyor. Elbette taş sayısı, tahta boyutu gibi küçük farklılıklar bazı dönemlerde olmuş ama temel oyun mantığı yani alan çevreleme, esir alma ve nefes kavramı binlerce yıldır aynı kalmış. Bu da Go’yu zamanlar ve kültürler ötesi bir düşünce biçimi haline getiriyor.

Tang Hanedanlığı’ndan Edo dönemine, sarayda strateji olarak oynanıyormuş. Go bir strateji oyunu m? Bu durumda iyi bir Go oyuncusu gerçek hayatta da iyi bir stratejist midir?
Ahmet Eren Kurter: Tarihsel olarak Go sadece bir oyun değil aynı zamanda entelektüel gelişim aracı olarak görülmüş. Çin’de özellikle Tang ve Song Hanedanlıkları döneminde, resim, müzik ve kaligrafi ile birlikte kültürlü bir bireyin bilmesi gereken dört geleneksel sanat arasında yer alırmış. Saraylarda devlet adamları Go oynayarak stratejik düşünme becerilerini geliştirirmiş. Japonya’da ise Edo döneminde samuraylar için Go, zihinsel disiplinin bir parçasıymış. Bu tarihsel rolü, Go’nun strateji temelli bir oyun olduğunu açıkça gösteriyor. Ancak iyi bir Go oyuncusu olmak, otomatik olarak gerçek hayatta iyi bir stratejist olmak anlamına gelmez. Evet, Go bu yetenekleri geliştirir ama onları hayata taşımak, ayrı bir bilinç ve uygulama süreci gerektirir.
Avrupa Go Federasyonu Başkanı olarak, sizce Go’yu zamansız kılan şey nedir? Hangi unsurlar onu bir “sanat eseri” gibi canlı tutuyor?
Martin Stiassny: Bu zor bir soru. Bana göre Go asla sona ermeyecek bir birleşim: Bir; sadece üç kuralı var, oyunu herkese 5 dakika içinde anlatabilirsiniz ve gerekirse oyun malzemelerini farklı malzemelerden kolayca üretebilirsiniz; yani paraya, mekâna, pahalı yerlere, ortamlara bağlı değil. İki; her şey tamamen kişinin kendi yaratıcılığına bağlı. Oyunun kontrolü daima sizde; şansa dair hiçbir bahane yok. Üç, herkes Go oynamayı öğrenebilir, yaş sınırı da yok. Amaç rakibi yok etmek değil, sadece tahtada bir puan fazla kazanmak. Bu da tüm oyun boyunca bir “alma–verme” dengesi sağlar. Dört; oyunu tek kelime konuşmadan oynayabilirsiniz. Bu da Go’yu tanımı gereği uluslararası bir oyun yapar; yabancılar, tahtada anında bir iletişim temeli bulurlar. Beş; Go herkese açıktır. Genç–yaşlı, kadın–erkek herkes aynı şanslara sahiptir ve daima adildir. Altı; Go’nun uzun tarihi gösteriyor ki Go’yu hiçbir şey durduramaz; ne savaş, ne deprem, ne de politik sistem değişiklikleri. Bu tipik bir zihin sporudur. Gücünüz zihninizdedir ve kimse onu sizden alamaz. Belki de bu nokta, Go’yu bir spordan bir kültüre taşıyan, insanların bireysel kökenleri ve tarihleri fark etmeksizin birbirleriyle iletişim kurabildikleri düzeye çıkaran en önemli unsurdur.

Avrupa Go Kongresi aynı zamanda kültürel diplomasi için bir fırsat. Avrupa’dan Asya’ya uzanan bu köprüyü nasıl tanımlarsınız?
Martin Stiassny: Avrupa Go Kongresi, en az 20 yıldır tanımı gereği yalnızca Avrupalılar için değil, aynı zamanda pek çok Asyalı oyuncu için de bir turnuva. Bazı kongrelerde oyuncuların yüzde 30’u Uzak Doğu’dan geliyor ve 2026’da Ankara’da da benzer bir oran bekliyorum. Türkiye, dünyada iki kıtada birden yer alan az sayıdaki ülkeden biri olarak Avrupa ile Asya arasındaki köprüyü güçlendirecektir. Eminim ki Kore, Japonya ve Çin’den birçok oyuncu, yalnızca Go oynamak için değil, Türkiye’nin bu tarihi rolü nedeniyle Ankara’ya gelecektir ve bu etkinliği kıtalar arası bir köprü olarak görecektir. Türkiye ile Moğolistan arasındaki tarihsel bağları ve Orta Çağ’daki çeşitli politik hamleleri unutmayalım. Türkiye, Avrupa ile Asya arasında bir dönemeç. Bu “daha iyi bir anlayışı” desteklemek için gerçekten büyük bir fırsat.
Türkiye’ye birçok kez özel ziyaretlerde bulundum ve Türk halkının misafirperverliğine her zaman şaşırdım. Bu yüzden önümüzdeki yaz Go Kongresi dışında da bir araya gelmek için pek çok fırsat olmasını umuyorum. Türkiye, çok önemli bir tarih ve kültüre sahip; Go da bir kültürdür, sadece bir spor değil. Bu yüzden Ankara’da gerçekleşecek Avrupa Go Kongresi’nin, uluslararası Go tarihinde kesinlikle bir dönüm noktası olacağına ve pek çok insan arasında yeni dostane bağlar kurmak için büyük bir fırsat sunacağına inanıyorum.

“Yapay zekânın Go’nun gerçek bir rakibi olduğunu düşünmüyorum”
2016’daki tarihi AlphaGo zaferinden sonra Go’nun küresel hikâyesi değişti mi? Sizce yapay zekâ bugün Go’nun bir rakibi mi, öğretmeni mi, yoksa bir büyüteç mi?
Martin Stiassny: Ben yapay zekânın Go’nun gerçek bir rakibi olduğunu düşünmüyorum. Herhangi bir bilgisayar programı (30 yıl boyunca IBM’de kesintisiz çalışmış bir uzman ve danışmanlık grubunun BT yöneticisi olarak söylüyorum) asla bir insan gibi tepki veremez. Örneğin bir oyuncu, oyunun ortasında beklenmedik bir dış etken nedeniyle stratejisini değiştirebilir ve rakibini şaşırtabilir. Bir bilgisayar programı bunu yapmaz. O her zaman en “optimal” hamleyi bulmaya çalışır. Bu yüzden, gerçek bir tahtada iki insanın karşı karşıya gelmesi, bilgisayara karşı oynamaktan bambaşka bir niteliktir. Yapay zekâ hataları bulmak için faydalı olabilir, ama insanların kendi fikirleriyle Go oynamasını asla durduramaz.

“Go dünyanın en iyi oyunu”
Eren Bey, ülkemizde Go’nun serüveni 1980’lerde başlamış. Hikayesini sizden öğrenebilir miyiz?
Ahmet Eren Kurter: Türkiye’de Go’nun macerası gerçekten de 1980’lerin sonunda filizlendi. Aslında bundan daha da önce, 1970’lerin başında Bilim ve Teknik dergisinde Go’dan bahseden bir yazı çıkmış ama o dönem pek ses getirmemiş. Go, uzun süre kütüphanelerin tozlu raflarında kalmış bir gizem gibiydi. Ta ki Ankara’da Alpar Kılınç ve arkadaşlarının çabalarıyla 1988 yılında ODTÜ’de Go Topluluğu kurana kadar. O zamanlar ne düzgün bir tahta var ne de taş, bulabildikleri malzemelerle kendi Go setlerini yapıp geceler boyu taşları tahtaya dizdiklerini anlatırlardı.
Sonrasında bu tutku kulaktan kulağa yayılmaya başladı ve 90’larda Türk-Japon Dostluk Derneği çatısı altında Ankara’da ilk Go Kulübü oluştu. Ben o yıllarda henüz bu camiaya dahil değildim, ama büyüklerimizden dinlediklerim gözümde hep canlı bir hikâye gibi canlanıyor. Birkaç kişi evlerde, kafelerde buluşup saatlerce Go oynuyor, etraftaki meraklı gözlere sabırla oyunu anlatıyorlar. 1995’e gelindiğinde Türkiye Go Derneği resmen kuruldu, ne yazık ki dernek kurulduktan kısa bir süre sonra Alpar Kılınç’ı talihsiz bir trafik kazasında kaybettik. Bu acı kayıp, hepimizi derinden etkiledi. Ama bir yandan da onun hayalini yaşatma isteğimizi kamçıladı. Bugün her aralık ayında düzenlediğimiz Alpar Kılınç’ı Anma Go Turnuvası, Avrupa’nın en büyük turnuvaları arasında.
İşte böyle zorlu ama tutkulu adımlarla başladı Go’nun Türkiye serüveni. Küçücük bir çekirdek ekipten bugün ülke genelinde binlerce oyuncuya ulaştık. Şimdi ise üniversitelerde topluluklar, ulusal ve uluslararası turnuvalar, hatta bildiğiniz gibi 2026 yılında Avrupa Go Kongresi’ni ülkemizde ağırlamaya hazırlanıyoruz. Go’nun Türkiye’deki hikâyesi, bir nevi inatçı bir tohumun beton zeminden çıkıp kocaman bir çınara dönüşmesi gibi. Umuyorum ki ilk tohumu atanları gururlandırabiliyoruzdur.

Boş bir tahtaya ilk taşı koymak, bir evren yaratmaya benzetiliyor. Siz kendi hayatınızda “ilk taşı koyduğunuz” bir anı nasıl tanımlarsınız?
Ahmet Eren Kurter: Boş bir tahtaya ilk taşı koymak, her şeyi bilmeden ama hiçbir şeyi rastgele yapmadan karar vermektir. Tüm olasılıkları göremezsin, ama gördüğün kadarını tartar, içgüdünle ve birikiminle yön seçersin. O taş indiğinde artık sadece izleyen değil, oyunun bir parçası, sorumluluğun taşıyıcısı olursun. Hayatta da aynısı, mükemmel zaman gelmez, tam bilgi asla olmaz. Ama taş elindeyse, bir noktada bırakman gerekir. O an korkuyla netliğin kesiştiği yerdir ve gerçek başlangıç da orada başlar.
Hızın norm olduğu çağda Go’nun yavaş ve odaklı yapısı modern insana nasıl bir karşı-deneyim sunuyor?
Ahmet Eren Kurter: Modern hayat hız ve yüzeysellik üzerine kuruluyken Go tam tersi. Tahta başında acele etmenin faydası yok, her taş sabır ve dikkat ister. Bu süreçte Go tahtası bir aynaya dönüşür ve sabırsızlığınızı, açgözlülüğünüzü ya da sakinliğinizi görürsünüz. İşte bu yüzden Go, modern insan için bir karşı deneyimdir. Koşuşturmadan çıkıp hem kendini hem de karşındakini tanıyabileceğin sakin bir alan sunar.

Go’nun büyük derslerinden biri “fazla almaya çalışırsan kaybedersin.” Siz bu dersi kendi hayatınızda nasıl deneyimlediniz?
Ahmet Eren Kurter: Hayatımda hiçbir zaman fazla almaya çalışmadım, hep yeterli olanın peşinden gittim. Ama Go bana gösterdi ki fazlasını istemesen bile bazen kontrolü kaybedebilir, fark etmeden dengenin dışına çıkabilirsin. Oyunda da hayatta da en iyi niyetle yapılan bir hamle, fazlaya dönüşebiliyor. Bu ilkeyi yıllar içinde kazandığım oyunlardan çok, kontrolü kaçırıp kaybettiğim oyunlarda daha iyi anladım. Üstelik 20 yılın sonunda hâlâ zaman zaman aynı hataları yaptığımı görmek, bu sürecin bitmeyen bir öğrenme hali olduğunu hatırlatıyor. Ben mükemmel olmaya değil, her gün bir önceki günden biraz daha iyi olmaya çalışıyorum. Çünkü insan olmak demek hem hataları kabullenmek hem de potansiyelini sürekli bir adım ileri taşımanın yolunu aramak demek.

Altuğ Bey, kongreyi turnuvanın ötesinde, bir festival gibi kurguluyorsunuz. Tahtanın dışında ziyaretçileri hangi sürprizler bekliyor?
Altuğ Çalın: Hacettepe Üniversitesi gibi imkanları bol, harika bir mekânda kongremizi düzenliyoruz. Geleneksel olarak düzenlenen spor müsabakalarına ek olarak yüzme, oryantiring, squash, tenis gibi özel alanlarda turnuva düzenleme imkanlarına sahibiz. Tabi burada konu biraz da, katılımcıların neler isteyeceği üzerinden şekillenecek. Biz planladığımız etkinliklerden ayrı insanların inisiyatifiyle kendilerinin planladığı spontan organizasyonlar da gerçekleşecektir.
Spor faaliyetleri haricinde, yeme-içme turları ve Ankara içi ve civarı kongre öncesi ve sonrası için bölgelere turistik geziler, film gösterimleri ve konserler de planlandı. Programı Ekim ayında duyurmayı planlıyoruz.
Emanuel Lasker, “Başka gezegenlerde zeki yaşam varsa Go oynuyorlardır” demişti. Sizce Go’yu bu kadar evrensel yapan özellik ne?
Altuğ Çalın: Oyunun kuralları çok basit, anlaşılır ve mantıklı. “Bu kural neden böyle” diye sorduğunuzda cevabını mantığınızla verebiliyorsunuz. Çünkü diğer türlüsü mümkün değil. Açmak gerekirse, öncelikle oyunda taşı tahtaya koyduğunuzda bir daha yerinden kımıldamıyor. Go’da hiyerarşi yok, tüm taşlar eşit, ve belki uçsuz bucaksız değil ama 19×19 gibi çok geniş bomboş bir tahtada başlıyor oyun. Siz oynadıkça oyun şekilleniyor ve her ama her oyununuz birbirinden farklı benzersiz bir sonuç ortaya çıkarıyor. Oyun biterken iki taraf da tahtaya daha fazla taş koymak istemezse oyun bitiyor. Bunların hepsi anlaşılması çok basit anlatımlar ve anolojiler.

Siyah ve beyaz taşların tahtada bıraktığı desenler neredeyse kaligrafiyi andırıyor. Sizce Go bir sanat formu olarak da okunabilir mi?
Altuğ Çalın: Tabi, Go oyuncuları olarak tahtanın bütününe teknik bir açıdan baktığımız için bunu söylemek zor ancak bildiğimiz sanat formlarına benzetmek bence güç. Daha çok tevazu, sakinliğin verdiği özgüven, basit görünüp çok derin anlamlar barındıran tavırlar gibi davranışsal bir sanat formuna benzetebilirim.
Go’nun Türkiye’ye gelişi 1980’lerde küçük topluluklarla başladı. Bugünse bambaşka bir noktada. Bu büyümenin sırrı nedir?
Altuğ Çalın: Bugün toplamda 4000’e yakın oyuncu ve turnuvalara katılan 300 aktif Go oyuncusuyla Türkiye, Avrupa’nın en aktif üyelerinden birisi. Go oyununda dövüş sanatlarında kullanılan Kyu ve Dan seviyelendirme sistemi kullanılıyor. Avrupa Go Federasyonu’nun yıllardan beri yapılan tüm yerel turnuvalardan aldıkları dataları topladıkları bir veritabanı mevcut. Avrupa’nın veya Türkiye’nin herhangi bir yerinde bir turnuvada oynarsanız isminiz ve turnuva sonucunuz bu web sitesine işleniyor. Bu da herkesin kendi seviyesini takip etmesine imkân veriyor. Türk oyuncuların uluslararası arenada aldığı başarılar mevcut ancak gördüğüm kadarıyla bizim biraz daha gidecek yolumuz var.

Siz kendi deneyimlerinizde Go’da zamanı nasıl hissediyorsunuz? Tahtada zaman hızlanıyor mu, yoksa ağırlaşıyor mu?
Altuğ Çalın: Alternatif çok olunca üzerinde çok düşünebiliyorsunuz. Beyin jimnastiğine bir kez başlayınca kendinizi kontrol edip bir karar vermeniz gerekiyor. Ana sürenizi bitirdikten sonra ek süreye yani byo-yomi’ye kalmak oyuncuları gerse de, oyunun bir şekilde bitmesi gerekiyor. Eski dönemlerde uzak Asya’da bir oyun günlerce sürermiş. Uykuya geçmeden önce iki tarafın da hile yapmasını engellemek için günün son hamlesini oynayacak taraf, oynayacağı hamleyi bir zarfın içine mühürler ve hakeme teslim edermiş, ertesi sabah ilk hamle için mühür kırılır ve taş yerine yerleştirilirmiş. Neyse ki artık byo-yomi süresi tutabilen saatlerimiz mevcut.
Ankara’daki Avrupa Go Kongresi hiç taş koymamış ziyaretçilere de açık olacak. Daha önce Go oynamamış birini davet etseniz, ona nasıl bir cümle kurardınız?
Ahmet Eren Kurter: Daha önce hiç Go oynamamış olman sorun değil. Asıl mesele, bu oyunun neden binlerce yıldır kaybolmadığını kendi gözlerinle görmek. Gel; sadece izlemekle bile değişen bir şeyler olduğunu fark edeceksin.
Bir Diz Kapağının Fenomen Olma Hikayesi