Bir askeri paltodan sinemanın ve modanın en tanınan ikonlarından birine… Burberry trençkotunun 170 yıla yayılan hikâyesi, Victoria and Albert Museum’daki yeni sergiyle yeniden yazılıyor.
Humphrey Bogart’ın Casablanca’daki vedasından Audrey Hepburn’ün Breakfast at Tiffany’s finalinde yağmur altında George Peppard’la buluşmasına kadar trençkot, sinema tarihinde kötü havaya karşı giyilen bir palto olmaktan öte dedektiflerin, casusların, kaçak âşıkların ve kimliğini fazla belli etmek istemeyen insanlarının üniformasına dönüştü. Bir karakterin üzerine trençkot giydirdiğinizde ona aynı anda biraz gizem, biraz mesafe ve gerektiğinde belirli bir otorite kazandırabiliyordunuz.
Trençkot, gösterişsiz görünmesine rağmen moda tarihinin en kolay tanınan giysilerinden biri. Bej, kemerli, kruvaze; gerektiğinde yakası kaldırılır, kemeri sıkılır ya da arkasından gelişigüzel düğümlenir. Dolabın içindeki daha gösterişli parçalar sıra beklerken o, yıllarca giyilmeye devam eder.
Victoria and Albert Museum ile Burberry’nin 21 Eylül 2026’da açacağı The Burberry Trench: Crafting an Icon da tam olarak bu dayanıklılığı konu alıyor. Burberry’nin kuruluşunun 170. yılı için hazırlanan ve 3 Ocak 2027’ye kadar sürecek olan sergi, trençkotu askeri ihtiyaçlardan doğan bir dış giyim parçası, ustalıkla üretilmiş bir tasarım nesnesi ve her yeni tasarımcının yeniden yazabileceği boş bir sayfa olarak ele alacak. Müze bunu daha küçük ve yoğun bir sunum olarak tanımlıyor. Fakat konu Burberry trençkotuysa küçük ölçek, küçük hikaye anlamına gelmiyor.


V&A Modayı Neden Bu Kadar Seviyor?
Öncelikle bu soruyla başlayalım. Serginin adresi şaşırtıcı değil. V&A, modayı kıyafetlerin kronolojik olarak sıralandığı dekoratif bir yan alan gibi görmeyen ilk büyük müzelerden biri. Beş yüzyıla yayılan koleksiyonu, 17. yüzyıl erkek giyiminden 18. yüzyıl mantua elbiselerine, Chanel ve Schiaparelli’den Dior, Balenciaga ve güncel couture’a kadar uzanıyor. Müze, koleksiyonunu Birleşik Krallık’ın ulusal moda koleksiyonu olarak tanımlıyor; üstelik dünyanın en geniş ve kapsamlı giyim koleksiyonlarından biri olduğunu söylüyor.
Ancak V&A’nın modaya düşkünlüğü yalnızca koleksiyon raflarında kalmıyor. Müze, son yıllarda moda sergisini neredeyse kendi başına bir gösteri türüne dönüştürdü. Alexander McQueen: Savage Beauty 2015’te yaklaşık yarım milyon ziyaretçi çekerek V&A tarihinin en çok ilgi gören sergisi oldu. Ardından Dior, Mary Quant, Gabrielle Chanel, Naomi Campbell ve şu an devam Schiaparelli: Fashion Becomes Art geldi. Chanel sergisi tamamen uzatıldı; Dior sergisi ise 200’ün üzerinde couture kıyafeti büyük ölçekli, neredeyse sinematografik dekorların içine yerleştirdi.
Burberry sergisi bu gösterişli aileye eklenen yeni üye. Üstelik normalde pek kullanılmayan Prince Consort Gallery’de düzenleniyor. Burası geçmişte müzenin tekstil koleksiyonundaki kumaşların maun dolaplarda saklandığı bir galeriymiş. Trençkot gibi hikayesi kumaşla başlayan bir giysi için bundan daha uygun bir sahne düşünmek zor.


Yine de sergiyi tamamen tarafsız bir retrospektif gibi düşünmemek gerekiyor. Burberry ile V&A arasındaki ilişki bu geçici sergiden çok daha uzun vadeli: Müzenin halihazırda yenilenmekte olan moda galerisi, Burberry’nin desteğiyle 2028 sonbaharında The Burberry Gallery adıyla yeniden açılacak. Dolayısıyla Crafting an Icon, biraz sergi, biraz yıldönümü kutlaması, biraz da 2028’de başlayacak daha büyük kurumsal birlikteliğin önsözü. Müze bir markayı tarih içine yerleştirirken marka da müzenin gelecekte moda tarihini nasıl göstereceğine maddi destek sağlıyor. Bu karşılıklı ilişki, günümüzde lüks moda ile kültür kurumları arasındaki sınırların ne kadar geçirgenleştiğini de anlatıyor.
Bir parantez açmanın tam sırası: Çünkü Burberry bu konuda yalnız değil. Louis Vuitton, 2026’da Cruise koleksiyonunu New York’taki Frick Collection’da sunduktan sonra müzenin üç yıllığına başlıca kültür sponsorlarından biri oldu; üç geçici serginin yanı sıra ücretsiz cuma akşamlarını ve iki yıllık bir araştırma pozisyonunu destekliyor. Chanel ise Centre Pompidou’nun yenilenme sürecine katkıda bulunmak üzere kurumla beş yıllık bir ortaklık açıkladı. Modaevleri müzelerin yalnızca sergi konularından ya da dönemsel sponsorlarından biri olmanın ötesinde programların, araştırmanın, kamusal erişimin ve hatta müze binalarının geleceğinde söz sahibi olan uzun vadeli ortaklara dönüşüyor.


Her Şey Kumaşla Başladı
Gelelim Burberry’nin hikayesine. Her şey aslında bugün özdeşleşilen Londra’da değil, Hampshire’daki Basingstoke kasabasında başlıyor. Eski bir kumaşçı çırağı olan Thomas Burberry, 1856’da henüz 21 yaşındayken ilk dükkanını açtı. İlk müşterileri kırmızı halıya çıkacak insanlar değil, kırsalda yaşayan ve İngiliz havasına maruz kalanlardı. Markanın başlangıç fikri de oldukça yalındı: İnsanların dışarıda hareket etmesine izin veren, onları havadan koruyan kıyafetler üretmek.
O dönemin su geçirmeyen paltoları çoğunlukla kauçuklaştırılmış, yağlanmış ya da mumlanmış kumaşlardan yapılıyordu; ağır, sert ve nefes almayan giysilerdi. Thomas Burberry 1879’da ipliği dokumadan önce su geçirmez hale getiren, sık dokunmuş fakat nefes alabilen gabardini geliştirdi. Kumaş 1888’de patentlendi. Bu yüzden hatta Burberry anlatısında asıl büyük icat gabardin; trençkot daha sonra bu teknolojinin en kusursuz kabına dönüşecektir.
Gabardin kelimesinin kendisi de moda tarihini sırtlıyor. Sözcük, Orta Çağ’da bol bir üst giysisini tarif eden “gaberdine”den gelir ve Shakespeare’in Fırtına oyununda da geçiyor. Thomas Burberry eski bir kelimeyi modern bir kumaş teknolojisine uyarlamıştı. Bir bakıma marka daha ilk yıllarından itibaren bugün hâlâ sürdürdüğü yöntemi kullanıyordu: İngiliz geçmişinden bir şey alıp onu teknik yenilikle yeniden dolaşıma sokmak.
Kumaş kısa sürede yalnızca şehir yağmurlarıyla değil, keşif fikriyle de özdeşleşti. Norveçli kutup kaşifi Fridtjof Nansen 1893’te Burberry kumaşlarını Kuzey Kutup Dairesi’nde kullanan ilk kayıtlı kaşif oldu. Ernest Shackleton da 20. yüzyılın başındaki üç seferinde Burberry gabardini giydi. Kısacası Burberry her şeyden önce kötü hava koşullarına karşı teknik çözüm sunan bir dış giyim uzmanıydı. Bugün markanın kampanyalarında sürekli kırlar, yağmur, çamur, köpekler ve İngiliz doğasının karşımıza çıkması da başlangıç hikayesine tekrar tekrar dönüş.


Trençkotu Gerçekten Burberry mi İcat Etti?
Burada moda tarihinin sevdiği küçük bir tartışmaya geliyoruz. Burberry, trençkotun doğuşunda merkezi bir role sahip olsa da giysinin tek bir tasarımcının masasından tamamlanmış halde çıktığını söylemek güç. Aquascutum başta olmak üzere başka İngiliz dış giyim firmaları da benzer su geçirmez askeri paltolar geliştiriyordu. Hem Burberry hem Aquascutum ilk trençkotu kendilerinin ürettiğini ileri sürüyor; tarihçilerse günümüzde bildiğimiz biçimin, spor giyimi, subay paltoları ve farklı üreticilerin askeri ihtiyaçlara verdiği cevapların birleşiminden doğduğu konusunda daha temkinli.
Burberry’nin iddiasını güçlendiren parça, Thomas Burberry’nin 1912’de patentini aldığı Tielocken. Tek bir kuşak ve tokayla kapanan, düğmeli yakaya sahip bu palto, trençkotun doğrudan öncülü kabul ediliyor. Birinci Dünya Savaşı sırasında model askeri kullanım için geliştirildi; apoletler, metal halkalar, fırtına siperi ve göğüs üzerindeki koruyucu parça bu dönemde tasarıma eklendi. Burberry arşivine göre savaş yıllarında silahlı kuvvetler mensupları tarafından 500 binden fazla Burberry palto giyildi.
Bugün dekoratif görünen hemen her ayrıntının başlangıçta bir işi vardı. Apoletler rütbe işaretlerini taşıyordu. D biçimindeki metal halkalara askeri ekipman takılıyordu. Omuz ve sırt üzerindeki fırtına siperleri yağmur suyunu bedenden uzaklaştırıyordu. Göğüs üzerindeki parça ek koruma sağlıyor, boğaz mandalı ise hava sertleştiğinde yakayı tamamen kapatıyordu. Trençkotun çekiciliği biraz da burada: Süs gibi görünen ayrıntıları aslında işlevin kalıntıları.
Savaş sona erdiğinde palto da siperlerden çıktı. Askeri üniformanın sivil gardıroba geçişi moda tarihinde sık rastlanan bir durum; bomber ceket, parka, kargo pantolonu ve beyaz tişört de benzer yollar izledi. Fakat trençkot diğerlerinden farklı olarak savaşla arasındaki mesafeyi çok hızlı açtı. Keskin omuzları otoriteyi, kuşağı bedeni, geniş yakası ise sinematik bir gizemi taşıyordu. Erkek ve kadın gardıroplarında neredeyse aynı biçimde var olabilmesi de onu 20. yüzyılın en dayanıklı cinsiyetsiz tasarımlarından biri yaptı.
Trençkot aynı anda subay, dedektif, casus, gazeteci, kaçak âşık ya da şehirde yağmura yakalanmış sıradan biri olabilirdi. Sinemada yüzü gölgeleyen şapkayla birlikte noir’ın üniformasına dönüştü; daha sonra romantik filmler onu yağmur altında vedalaşmanın vazgeçilmez kostümü yaptı. Çok az giysi hem saklanmak hem görünmek, hem sert hem kırılgan durmak için bu kadar elverişlidir.


Astarın İçinden Çıkan İmparatorluk
Burberry Check’in hikayeye girişi 1920’lerde oldu. Bej, siyah, beyaz ve kırmızı çizgilerden oluşan desen başlangıçta yağmurlukların yalnızca astarında kullanılıyordu. Bugün logoların mümkün olduğu kadar uzaktan tanınması için tasarlandığı düşünülürse, desenin ilk yıllardaki bu mahrem kullanımı neredeyse tuhaf görünüyor.
Check’in dışarı çıkması 1967’de Paris’te yaşanan tesadüfi bir ana bağlanıyor. Burberry’nin Paris mağazasındaki bir satın alma sorumlusu, İngiliz büyükelçisi için hazırlanan sunum sırasında bir paltonun astarını çıkarıp valizi sarmak ve şemsiye kılıfı yapmak için kullandı. Böylece astar, bağımsız bir aksesuar desenine dönüştü. Genelde markaların en tanınmış kodu uzun strateji toplantılarının sonunda beyin fırtınasıyla ortaya çıkmıyor görüldüğü üzere.
Burberry de bu sırada çoktan küresel bir ihracat başarısına dönüşmüştü. Marka, 1965’e gelindiğinde Britanya’dan ihraç edilen her beş paltodan birini üretiyordu. 1972’de Castleford’daki fabrikayı satın aldı; Heritage trençkotları bugün de Yorkshire’daki bu fabrikada hazırlanıyor. Markanın verdiği bir başka sevilen üretim detayıysa yaka dikişi: Bir terzinin trençkot yakasını dikmeyi öğrenmesi yaklaşık bir yıl alıyor ve boynun çevresinde düzgün duran kavis için 270’e kadar dikiş kullanılabiliyor.


Bir Palto, Yüzlerce Yeniden Yazım
Serginin son bölümü, Burberry’nin “tarihi parçayı korumak” ile “tarihi parçayı rahat bırakmamak” arasındaki ilişkisine ayrılıyor. Creativity başlığını taşıyan bölümde son 25 yıldan 19 podyum look’u bir araya getirilecek.
Christopher Bailey’nin Burberry’ye 2002’de katılması, markanın çağdaş tarihindeki belirleyici eşiklerden biri. Bailey trençkotu kutsal bir müze parçası gibi korumak yerine her sezon yeniden biçimlendirdi: Bazen kısalttı, bazen hacmini büyüttü; deriden, dantelden, parlak kumaşlardan, şeffaf yüzeylerden ve beklenmedik renklerden üretti. Sergideki 2013 İlkbahar/Yaz koleksiyonuna ait pembe metalik ipek trençkot ile 2015 Sonbahar/Kış koleksiyonundan aynalı işlemeli erkek ceketi bu yaklaşımın iki iyi örneği. Birinde askeri palto disko ışığına tutuluyor, diğerinde koruyucu yüzey neredeyse törensel bir giysiye dönüşüyor.
Bailey döneminde Burberry çağ atladı. 2009’da başlatılan Art of the Trench, dünyanın farklı yerlerinden insanların kendi Burberry trençkotlarıyla fotoğraflarını paylaşmasına dayanan erken bir dijital topluluk projesiydi. Marka 2010’da defilesini internetten canlı yayımlayan ilk büyük lüks markalardan biri oldu; 2016’da ise podyumda gösterilen ürünleri hemen satışa çıkaran “see now, buy now” sistemine geçti. Trençkot bu dijital dönüşüm boyunca markanın sabit noktasıydı: Platformlar değişti, palto kaldı.
Daniel Lee’nin 2022’de kreatif direktörlüğe atanmasıyla başlayan dönemde trençkot, Burberry’nin İngiliz kültürüyle kurduğu daha renkli ve eksantrik dünyanın içine yerleşti. Sergide yer alacak 2025 Kış koleksiyonundan mor, barok baskılı ve püsküllü kadın trençkotu bunun iyi bir örneği. İngiliz kır evlerinin solmuş duvar kağıtları, dokumaları ve gösterişli iç mekanlarından yola çıkan Lee, trençkotun işlevsel yapısını dekoratif bir yüzeyle yeniden ele alıyor.


Seçkide 2023 Kış koleksiyonundan erkek örgü ördek şapkasının bulunması ise ilk bakışta daha şaşırtıcı. Elbette bir trençkot değil; fakat Daniel Lee’nin Burberry’deki ilk koleksiyonundan itibaren marka mirasına eklediği mizahı ve İngiliz eksantrikliğini temsil ediyor. Böylece sergi yalnızca trençkotun biçimsel dönüşümünü değil, çevresinde kurulan çağdaş Burberry dünyasını da gösteriyor.
Sergide podyum görünümlerinin yanında ilk kez halka açılacak arşiv malzemeleri de bulunacak. Yaklaşık 1937–44 yıllarına tarihlenen kadın giyim kataloğu, trençkotun erkek subay üniformasından kadınların gündelik dış giyimine geçişini gösterecek. İngiliz moda tasarımcısı Hardy Amies’e ait 1979 tarihli Burberry otomobil paltosundaki kişiselleştirilmiş etiket ise başka bir İngiliz moda tarihi hattı kuruyor. Kraliçe II. Elizabeth’in uzun yıllar terziliğini yapan Amies’in Burberry paltosu markanın İngiliz İngiliz üst sınıfı ilişkisini de küçük bir etiket üzerinden görünürleştiriyor.
Burberry, 170’inci yılını kutlamak için yılın başında Daniel Lee yönetiminde The Trench: Portraits of an Icon kampanyasını hazırladı. Tim Walker’ın siyah-beyaz portrelerinden oluşan proje, trençkotu tek bir ideal siluet üzerinden değil, onu giyenlerin kişisel tavırları aracılığıyla ele alıyordu: kaldırılmış yakalar, gevşek bırakılmış kemerler ve farklı kullanım biçimleri, paltonun hem koruyucu hem de kendini ifade etmeye açık yapısını gösteriyordu. Kate Moss, Agyness Deyn, Jonathan Bailey, Kristin Scott Thomas, Little Simz, Kid Cudi ve Sora Choi’nin de aralarında bulunduğu film, müzik, spor ve moda dünyasından 23 ismi bir araya getirdi ve trençkotu Burberry tarihinin her nesille yeniden anlam kazanan yaşayan bir tasarım olarak sundu.

İkon Olmak Ne Demek?
The Burberry Trench: Crafting an Icon tabii ki “Trençkot hâlâ moda mı?” sorusunu sormuyor. Çünkü trençkot moda olmanın ötesine çoktan geçti. Asıl soru, bir tasarımın özünü kaybetmeden kaç kez değişebileceği. Kumaşı ipek olabilir, boyu yere uzanabilir, püsküllerle kaplanabilir ya da aynalarla işlenebilir; fakat apolet, kuşak, kruvaze kapanış ve fırtına siperi bir araya geldiği anda zihnimiz onu tanır.
Moda ikonları genellikle tek bir kusursuz görüntüyle hatırlanır. Trençkotun gücü ise kusursuz bir ilk örneğe değil, sürekli tekrar edilmesine dayanıyor. Birinci Dünya Savaşı subayından kutup kaşifine, Hardy Amies’ten Christopher Bailey’ye, Daniel Lee’nin mor barok paltosundan metroda üzerine geçiren herhangi birine kadar herkes aynı temel cümleyi biraz farklı telaffuz ediyor.


Karşımızda modanın değişim hızına meydan okuyan, fakat hiç değişmediği için değil, değişmeye son derece elverişli olduğu için hayatta kalan bir giysi var. Trençkot daha çok, her kuşağın yeniden kullanabildiği sağlam bir yapı; yağmura karşı koruma sağlayan bir mühendislik ürünü, bedeni çerçeveleyen bir siluet ve insanın kim olmak istediğine göre anlam değiştiren bir kostüm.
170 yılın sonunda Burberry hâlâ aynı paltoyu üretiyor sayılmaz. Daha doğrusu, aynı fikri üretmeye devam ediyor: İngiliz havası güvenilmez olabilir, ama iyi bir palto güven vermelidir.
Hermès’in Yeni Londra Adresi: Maison Bond Street





