Altı bina, 55 oda, 500 sanat eseri… Hermès’in dünyadaki altıncı Maison’u olan Maison Bond Street, Fransız modaevinin Britanya ile 60 yılı aşan ilişkisini kutlarken, markanın zanaat ve yaşam sanatı anlayışını Londra’nın kalbinde yeniden yorumluyor.
Hermès için hareketli ve dönüşümün öne çıktığı bir dönem yaşanıyor. Öyle ki, sanki yıldızlar da sıraya girmiş, gezegenler Hermès takvimine göre hizalanmış gibi. Her şey geçen yıl bu zamanlarda başladı. İlk olarak, modaevinin erkek koleksiyonlarını 37 yıl boyunca şekillendiren Véronique Nichanian’ın görevini bırakacağı açıklandı. Yerine ise İngiliz tasarımcı Grace Wales Bonner getirildi. Lüks moda dünyasında pek sık rastlanmayan bir yaklaşımla Hermès, yeni kreatif liderine aceleci davranmadan çalışma imkanı tanıdı; Wales Bonner’ın ilk erkek koleksiyonu, ancak gelecek ocak ayında moda haftaları kapsamında görücüye çıkacak. Kadın koleksiyonlarının başındaki Nadège Vanhée için de yeni bir sayfa açılıyor. 12 yıldır Hermès kadınının zarafetini ve çağdaş gardırobunu inşa eden tasarımcı, şimdi çok daha büyük bir sorumluluk üstleniyor. Modaevi, Ocak 2027 takviminde ilk haute couture koleksiyonunu sunacak. Böylece Hermès, tarihinde yeni bir haute couture dönemine adım atmış olacak.
Rakiplerinin aksine destinasyon şovlarını bir iletişim aracına dönüştürmekten her zaman uzak duran Hermès, yine de tarihindeki nadir istisnalardan birini geçtiğimiz ay Los Angeles’ta gerçekleştirdi. Tüm bunlar yaşanırken, şirket finansal anlamda da sektörün en güçlü oyuncularından biri olmayı sürdürüyor. 2025’i 16 milyar euro’luk ciroyla kapatan Hermès, 2026’nın ilk çeyreğinde 4,1 milyar euro gelir elde etti. Kur dalgalanmaları nedeniyle açıklanan rakamlar yüzde 1 gerilese de, sabit kur bazında büyüme yüzde 6’ya ulaştı. (Lüks sektöründe nadir görülen bir başarı bugünlerde). Amerika, Japonya ve Avrupa’daki güçlü performans, küresel lüks pazarındaki yavaşlamaya rağmen markanın dirençli yapısını bir kez daha ortaya koydu.

Lüks endüstrisinin çoğu oyuncusu son 10 yılda ölçek büyütmeye, daha fazla kategoriye yayılmaya ve görünürlüğü artırmaya odaklanırken, Hermès farklı bir şeyi temsil etmeye başladı; ölçülü olmayı. Bugün Hermès arzu ekonomisinin ve sabrın nasıl yönetileceğine dair bir iş modeli. Sektörün büyük bölümü büyümeyi hacim artışıyla eş anlamlı kabul ederken, Hermès tam tersini yaptı. Üretimi sınırlı tuttu, zanaatkârlığa yatırım yapmaya devam etti ve kendi atölyelerine dayanan yapısını korudu. Sonuçta, lüksün temelinde hâlâ ulaşılabilirlikten çok ulaşılmazlığın yattığını kanıtladı ve talebi artırmaktan ziyade arzı kontrol etmenin daha güçlü bir strateji olabileceğini gösterdi. Hermès, lüks dünyasında yalnızca zenginliği değil, bir tür kültürel güveni ifade ediyor. Sessizliği gösterişin önüne koyan, kalıcılığı yeniliğin önünde tutan ve hız çağında yavaşlığı bir erdem olarak sunan bir yaklaşım.

Şimdi Gözler Londra’da
New Bond Street’te kapılarını açan yeni Maison, yalnızca Hermès’in dünyadaki altıncı amiral mağazası değil; aynı zamanda büyüme stratejisinin ve köklerine bağlı kalarak geleceğe bakma arzusunun da mimari bir ifadesi. Altı binadan ve 55 odadan oluşan Maison Bond Street, Fransız modaevinin Britanya ile yüzyıllara yayılan ilişkisini kutlarken, Hermès’in zanaat, kültür ve yaşam sanatı anlayışını da Londra’nın kalbinde yeniden yorumluyor.

16 Haziran 2026. Altıncı mağaza. New Bond Street’te 166 numara. Bir şeyler dikkatinizi çekti ama değil mi? Hermes, CEO’su Axel Dumas bunun sadece bir tesadüf olmadığını kanıtlamak istiyor. “Sayılarla arası iyi olanlar için hoş bir ayrıntı: 166’nın rakamları toplandığında 13, ardından 4 elde ediliyor. Bu 4’ü, Londra’daki adresin Hermès’in altıncı Maison’u olması nedeniyle 6 ile çarptığınızda sonuç 24 çıkıyor; yani ilk Maison’un adresi olan 24 Faubourg Saint-Honoré. Görünüşe göre matematik bile Hermès’in tarafında.”
Ama Önce Biraz Nostalji
Hikayesi, 1837’de (rakamları topladığımızda ne elde ediyoruz? Oraya hiç girmeyelim…) Paris’te Thierry Hermès’in küçük bir koşum takımı atölyesi açmasıyla başlıyor. O yıllarda henüz otomobillerin değil, at arabalarının çağı yaşanıyordu ve Thierry Hermès’in ünü de dayanıklılığı kadar zarafetiyle öne çıkan eyer ve koşum takımlarından geliyordu. Bugün hâlâ Hermès çantalarında kullanılan elde dikim tekniğinin atası sayılan “saddle-stitch” dikişi, daha o dönemde markanın takıntılı zanaat anlayışının temelini oluşturuyordu. 1880’e gelindiğinde, oğlu Charles-Émile Hermès aile işini bugün artık bir mitolojiye dönüşmüş olan 24 Faubourg Saint-Honoré adresine taşıdı. Başlangıçta küçük bir atölye ve mağazadan ibaret olan bu yapı, zaman içinde Hermès evreninin kalbine dönüşecekti. Ancak markanın gerçek anlamda modernleşmesi, Charles-Émile’in oğlu Émile Hermès ile başladı. İki savaş arasındaki dönemde, teknik yeniliklerin ve toplumsal değişimlerin hız kazandığı bir çağda Émile Hermès, aynı zamanda tutkulu bir koleksiyonerdi. Tarihe, sanat eserlerine ve zanaat objelerine duyduğu ilgi, bugün Hermès’in karakterinin ayrılmaz bir parçası haline gelen o kültürel katmanları oluşturdu. Nitekim 1945’te, koleksiyonundaki eserlerden biri olan Alfred de Dreux’nün at arabasını ve arabacısını tasvir eden çizimini, Maison’un simgesi olarak seçti. Bugün kutuların ve davetiyelerin üzerinde gördüğümüz Duc Attelé logosunun kökeni de buraya uzanıyor.
Belki koleksiyoner ruhlu Émile Hermès hakkında biraz komik bir hikayenin tam zamanı. Pierre-Alexis Dumas’nın anlattığına göre büyük büyükbabası Émile Hermès, her öğle arasında müzayede evlerine uğrarmış. Eşi ise bundan hiç memnun değilmiş. Çünkü Émile, neredeyse her gün eve yeni bir obje, tablo ya da oyuncakla dönüyormuş. Öldüğünde ofisi bir yönetici odasından çok küçük bir müzeyi andırıyormuş. Bugün Maison Bond Street’in duvarlarındaki pek çok eser, işte bu takıntılı merakın mirası.


24 Faubourg Saint-Honoré de bu sırada büyüdü. 1926’da binaya iki kat daha eklendi, çatı terası yapıldı ve geniş vitrinler gün ışığını içeri taşıyacak şekilde yeniden düzenlendi. Eski bir eldiven satıcısı olan Annie Beaumel ise mağaza vitrinlerini küçük sahnelere dönüştürdü. Öyle ki, Paris sokaklarına bakan bu teatral kompozisyonlar uluslararası basının bile dikkatini çekmeye başlamıştı. Bugün moda dünyasında vitrin tasarımını bir sanat formu olarak düşünüyorsak Hermès’in bunda önemli bir payı var.
Devekuşu yumurtalarından egzotik bitkilere, çöl sahnelerinden fantastik hayvanlara uzanan o rüya dünyası, yalnızca Parislilerin değil, dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilerin görmek için 24 Faubourg’a uğradığı bir geleneğe dönüştü. Şimdi o gelenek Paris’teki Faubourg Saint-Honoré, New York’taki Madison Avenue, Tokyo’daki Ginza, Seul’deki Dosan Park ve Şanghay’daki Maison Shanghai’ın ardından Londra’da devam ediyor.
Londra, Bir Hermès Kolajı
Aslında Hermès’in yeni Londra adresi tek bir bina değil. Bir zamanlar Asprey’e ait olan ve kökenleri 18. yüzyıla uzanan altı farklı yapının zaman içinde birbirine eklenmesiyle oluşmuş bir tür mimari kolaj. İç içe geçmiş 55 odadan oluşan bu yapı topluluğu, yıllar boyunca ofislerden mücevher atölyelerine kadar farklı işlevlere ev sahipliği yapmış. Beş yıl süren restorasyonun ardından Paris merkezli RDAI, binanın katmanlı geçmişini silmek yerine onu görünür kılmayı tercih etmiş. Belki de en dikkat çekici unsur, Norman Foster tarafından yıllar önce tasarlanan sarmal merdiven ve üzerini örten cam çatı. Bir bakıma Maison Bond Street, Hermès’in sevdiği şeylerin mimari karşılığı gibi: farklı dönemler, zanaat, hafıza ve zamana yayılan küçük detaylar.
Hermès’in Britanya ile ilişkisi sandığımızdan çok daha eski. Zaman tünelindeyiz. 1961 yılında Robert Dumas ile İngiliz girişimci ve restoran işletmecisi Mark Birley’nin dostluğuna kadar uzanıyor bu ilişki. İkilinin ortak kararıyla Hermès, Londra’daki ilk adresini Piccadilly Arcade’de açıyor. Fransız modaevinin İngiltere’deki serüveninin başlangıcı oluyor. “Büyükbabam, Hermès’in Fransız modaevleri arasında en İngiliz olanı olduğuna inanıyordu” diyor Pierre-Alexis Dumasn kısa süre önce Financial Times’a verdiği röportajda. “Ben bu projeyi, Fransız bir modaevinin Britanya kültürüne gönderdiği bir saygı duruşu olarak görüyorum. Kaderlerimizin birbirine bağlı olduğunu düşünüyorum.”


Maison Bond Street’in arkasındaki isim ise Pierre-Alexis Dumas. Kendisinin de şakayla karışık söylediği gibi, proje onun “bebeği”. Zaten Hermès’teki rolü, tek bir unvanla özetlenemeyecek kadar geniş. Nadège Vanhée ve Grace Wales Bonner’ın yön verdiği kadın ve erkek koleksiyonlarının üzerinde, markanın görsel dünyasını birbirine bağlayan kişi o. Dünyanın dört bir yanındaki mağazaların mimarisinden iç mekanlarına, duvarlarda sergilenen sanat eserlerinden dekorasyon anlayışına kadar her detay Pierre-Alexis’in gözetiminden geçiyor. Aynı zamanda Émile Hermès’in yıllar içinde bir araya getirdiği objelerden oluşan ve bugün Le Conservatoire des Créations Hermès adıyla bilinen miras koleksiyonunun da koruyucusu.
Eski amiral mağazasının birkaç adım güneyinde konumlanan Maison Bond Street, Hermès’in Londra’daki dördüncü adresi. Yaklaşık 2.000 metrekareye yayılan ve altı tarihi binanın birleşiminden oluşan yapı, aynı zamanda markanın dünyadaki altıncı Maison’u. İçeride dolaşırken buranın bir koleksiyonerin evi gibi tasarlandığını hissetmek mümkün. Bu yaklaşımın kökleri, Paris’teki 24 Faubourg Saint-Honoré’ye uzanıyor. Émile Hermès’in ofisinin hâlâ korunduğu ve başından beri bir aile evi hissi vermesi amaçlanan ilk Maison, Pierre-Alexis Dumas için önemli bir referans noktası olmuş. Londra’daki yeni adresi kurgularken de aynı ruhu taşımaya çalışmış. Duvarlarda yer alan 500’ü aşkın sanat eserinin önemli bir bölümü, Émile Hermès Koleksiyonu’ndaki 20 bin parçalık arşivden seçilmiş. Bir başka deyişle Maison Bond Street, Hermès’in Britanya ile uzun ilişkisini kutlayan yeni bir amiral mağazadan çok, modaevinin zanaat, sanat ve yaşam biçimi anlayışını Londra’da yeniden yorumladığı çok katmanlı bir ev hissi veriyor.

Kökenleri 1769 yılına uzanan yapı topluluğu, zaman içinde beş kata yayılan altı ayrı binanın birleşmesiyle bugünkü halini almış. Paris merkezli RDAI tarafından yeniden ele alınan proje, Hermès’in sevdiği katmanlı hikayelerden biri gibi; dört merdiven, üç asansör, iki çatı terası ve birbirinden farklı karakterlere sahip 55 oda, ziyaretçileri bir mağazadan çok büyük bir evin içinde dolaşıyormuş hissine bırakıyor. Bir odadan diğerine geçerken bazen yönünüzü kaybetmeniz bile mümkün. Zaten amaç da biraz bu. Hermès, yeni Maison’u doğrusal bir alışveriş deneyiminden ziyade, keşfederek ilerlenen bir mekan olarak düşünmüş. Her oda, markanın 16 farklı métier’sinden birine açılırken, binanın geçmişine ait izler de bilinçli olarak korunmuş. Eski duvarlar, tarihi detaylar ve dönem süslemeleri, çağdaş mobilyalar ve yeni dekorasyonla yan yana duruyor. İşte bu yüzden sonuç yeni inşa edilmiş bir amiral mağazadan çok, yüzyıllar boyunca üzerine eklemeler yapılmış yaşayan bir ev hissi veriyor.
Yedi metre yüksekliğindeki cephenin ardından Maison’un kalbi sayılabilecek giriş bölümüne adım atılıyor. Çikolata, kahve ve tebeşir tonlarında tasarlanan zeminde Hermès’in ikonik ex-libris amblemi beliriyor. Siyah cam kabaralarla tamamlanan yüzey ve mağazanın altı kemerli penceresini yansıtan tonozlu tavan, ilk andan itibaren biraz optik yanılsama, biraz da teatral bir atmosfer yaratıyor. Bu giriş alanı, Hermès’in ipek dünyasına ayrılmış. Kiraz ağacından yapılmış, yumuşak hatlı vitrinler yüksek kemerlerin içine yerleştirilmiş; sanki eşarplar satışta değiller ve sahneleniyorlar.


Buradan ilerleyen rota, binanın en etkileyici bölümlerinden biri olan atriuma açılıyor. Bir zamanlar açık hava avlusu olarak kullanılan alan, Foster + Partners tarafından yeniden ele alınmış. Çelik ve camdan oluşan yeni çatı, mekanı bir kat yükseltirken, altına yerleştirilen sarmal merdiven de iki kat daha uzatılmış. Kireçtaşı, cam ve dana derisi kaplı korkuluklarla tamamlanan bu merdiven, Maison Bond Street’in mimari merkezine dönüşmüş durumda. Eskiden aynalarla kaplı güney duvarı ise bu kez Manchester tuğlalarına gönderme yapan yansıtıcı cam bloklarla yeniden yorumlanmış. Tarihi katmanlar ile çağdaş müdahaleler arasındaki diyalog, belki de en çok burada hissediliyor.
Pierre-Alexis Dumas’nın sanat yönetiminde şekillenen Maison Bond Street’te dekorasyon ile sanat birbirinden ayrılmıyor. Atriumun merkezinde yer alan İngiliz sanatçı Jessica Wetherly’nin Hermès için özel olarak tasarladığı at heykeli de bunun en güzel örneklerinden biri. Neredeyse yaşayan bir varlık gibi kurgulanan eser, markanın binicilik mirasına ince bir gönderme yaparken, mekana da hareket hissi katıyor. Zaten Maison’un tamamı biraz bu fikir üzerine kurulu; tarihi objeler, fotoğraflar, illüstrasyonlar ve çağdaş tasarımlar, koleksiyonlarla birlikte aynı hikayenin parçaları gibi yan yana geliyor.
İkinci girişten ulaşılan güzellik, parfüm ve moda takıları bölümü ise hayali bir kış bahçesini andırıyor. Londralı illüstratör Katie Scott’ın botanik desenli duvar kağıtları, yeşilin tonlarında mozaik zeminler, lav taşı yüzeyli rattan masalar ve Ledmore yeşili mermerden şömine, mekana İngiliz kırsalına özgü romantik bir hava katıyor. Kiraz ağacından dolaplar ve desenli alçı tavanlar da bu hissi güçlendiriyor.

Birinci kata çıkıldığında atmosfer tamamen değişiyor. Birbirine bağlanan 20 odalık rota, Hermès’in deri ürünlerine ayrılmış koyu kırmızı tonlardaki salonlarıyla başlıyor. Kırmızı lake kubbeli tavanlar, meşe ve kan ağacından yapılmış grafik desenli parkeler ve giderek koyulaşan duvarlar, neredeyse sinematik bir etki yaratıyor. Kiraz ağacından mobilyalar ise Hermès’in ikonik Toile H kumaşıyla kaplanmış. Maison Bond Street’in açılışına özel hazırlanan deri ürünleri ve ipek eşarpların yanı sıra, Ateliers Horizons imzalı objeler, mücevherler, saatler ve parfümler de burada sergileniyor. Patine bakır panellerle birbirine bağlanan geçiş alanları, ev koleksiyonlarına ayrılmış daha sakin bir dünyaya açılıyor. Altıgen desenli meşe parkeler, tarihi alçı tavanlardan ilham alan dekorasyonla uyum içinde ilerlerken, mavi ve yeşil tonları, kabartmalı halılar ve oyma ahşap paneller mekana yumuşak bir karakter kazandırıyor. Katın merkezinde, atriuma bakan özel bir bölümde ise Hermès’in köklerine işaret eden binicilik koleksiyonu yer alıyor. Saman ve at kılından yapılan kakma panellerle çevrili bu alan, Maison’un geçmişi ile bugünü arasındaki bağı en güçlü hissettiren köşelerden biri.

New Bond Street cephesi boyunca sıralanan altı oda ise saat ve mücevher koleksiyonlarına ayrılmış. Ağaçların arasından süzülen gün ışığını çağrıştıran duvar kaplamaları, Siena sarısı mermer detaylar ve seramik yüzeyli masalar, bu bölümlere sakin ve aydınlık bir hava kazandırıyor. Alçı süslemeler, tavanlardaki ince işçilik ve yerel ustalar tarafından elde üretilen dekoratif detaylar, Hermès’in zanaata duyduğu ilgiyi en küçük ayrıntılarda bile hissettiriyor. İkinci katta atmosfer yeniden değişiyor. Kadın ayakkabı bölümünde pudra pembesi tonları hakim. Elde uygulanmış mineral sıvalar, geleneksel ahşap paneller ve büyük İngiliz çiçekleriyle desenlenmiş halılar, neredeyse romantik bir İngiliz kır evi hissi yaratıyor. Fırçalanmış bakırdan altıgen üniteler ve yumuşak formlu oturma elemanları, bu zarif atmosferi tamamlıyor. Orijinal 19. yüzyıl mozaik zeminler ise ziyaretçileri iki özel salondan geçerek beş ayrı odaya yayılan kadın hazır giyim bölümüne taşıyor. Pembe tonlarının yavaş yavaş değiştiği duvarlar ve elde dokunmuş halılar, bir odadan diğerine geçerken kesintisiz bir akış hissi yaratıyor.

New Bond Street’e bakan tarafta yer alan erkek dünyası tamamen farklı bir karaktere sahip. Geri dönüştürülmüş meşe zeminler ve kiraz ağacı panelli tavanlardan ilham alan geometrik halılar, mekana daha grafik bir görünüm kazandırmış. Duvarları kaplayan koyu mavi dokulu yüzeylerde ise ayrı bir hikaye. Viktorya döneminde geliştirilen ve bugün hâlâ Lancashire’da üretilen bu özel kaplamalar, Hermès’in Fransız zanaat mirası ile İngiliz el işçiliği arasında kurmak istediği diyaloğun sessiz ama güçlü bir parçası.

Üçüncü kat, Hermès’in kalbinin attığı yerlerden biri. Burada deri ustaları, kapalı kapılar ardında değil, ziyaretçilerle aynı mekanı paylaşarak çalışıyor. Onarılsın, yıllandıkça güzelleşsin ve bir sonraki kuşağa aktarılsın diye tasarlanan objeler üzerinde çalışan zanaatkârlar, Hermès’in üretim anlayışını görünür kılıyor. Bir bakıma burası, markanın hızdan çok zamana inandığını hatırlatan sessiz bir manifesto. En üstteki dördüncü kat ise tamamen Émile Hermès Koleksiyonu’na ayrılmış. Paris’teki 24 Faubourg Saint-Honoré’de bulunan özel koleksiyonun ruhundan ilham alan bu bölüm, canlı renkleri, objelerle dolu odaları ve katmanlı yapısıyla geçmiş ile yeniliğin bir arada var olabileceğini gösteriyor. Çatı katındaki salonlar ise özel davetler ve etkinlikler için düşünülmüş.
Ve elbette, tıpkı Faubourg Saint-Honoré’’de olduğu gibi, bir Hermès Maison’u bahçesiz düşünülemezdi. New Bond Street ve Grafton Street taraflarına yayılan iki çatı bahçesi, Londra’nın ortasında beklenmedik bir sakinlik hissi yaratıyor. Bu yeşil alanlara, Maison’un bayrak taşıyan süvarisi Artificier de eşlik ediyor.
Sonuçta Maison Bond Street Hermès’in Britanya ile onlarca yıla yayılan ilişkisini, Fransız zanaat geleneğini ve yaşam sanatına dair fikrini aynı çatı altında buluşturan; yüzyıllar boyunca üzerine yeni katmanlar eklenmiş, yaşayan bir ev.
Bvlgari, Venedik Bienali’nde İki Mekânla Sahnede





