Geçtiğimiz aylarda Gömeç’te çıkan büyük yangın, Ma’adra’nın bağlarını ve 2026 hasadını ağır biçimde etkiledi. Yangının ardından geride kalanları, bağların geleceğini ve yeniden ayağa kalkma mücadelesini Ma’adra’nın üreticisi Didem İlter’le konuştuk.

Ma’adra, Ayvalık’a komşu Gömeç’te bulunan küçük, samimi ve tatlı bir aile şaraphanesi. Hikayeleri 2000’li yılların başına dayanıyor. Fikret Özdemir, Ayvalık’ın gediklisi. Orada yaşamasa bile sık sık ziyaret ediyor, bir ayağı hep orada. Zaman geçtikçe geleceği, emeklilik yıllarını düşünmeye başlıyor ve bu bölgeden toprak almaya karar veriyor. Hatta bununla yetinmiyor, şarap üretsek nasıl olur diye de hayal kuruyor.

Kafasında tilkiler gezip dolaşırken günlerden birinde Gömeç’e bağlı Kobaşlar köyündeki eğimli araziyi görüyor ve “Aradığımı buldum!” sözleri ağzından dökülüyor. Tabii bu hikâye yalnızca romantizmden ibaret değil; arazinin toprak analizleri yaptırılmış, yağış ve sıcaklık verileri incelenmiş, kısacası buradan kaliteli şaraplık üzüm çıkıp çıkmayacağının araştırması yapılmış. Ancak bu işin oluruna emin olunduktan sonra köylülerden peyderpey satın almalar yapılarak 2005 yılında üç yüz dönümlük araziye ulaşılmış. Ardından iki yıl boyunca 550 metre rakımlı arazinin teraslanması ve asmaların dikimiyle uğraşılmış ki bu bayağı meşakkatli bir iş.

Maadra
Yangından Önce Ma’adra

Bağlar ve şaraphane hazır olunca ailenin bir diğer ferdi, Fikret Özdemir’in kızı Didem İlter devreye giriyor. İTÜ’yü bitiren Didem İlter, beyaz yakalı hayatını bırakıp toprakla uğraşmak istediği için İngiltere’de şarap üretimi üzerine eğitim almasının ardından işin başına geçiyor. En büyük yardımcısı da satış ve pazarlama görevlerini üstlenen eşi Afşar İlter. Ma’adra’da ilk üretim 2012 yılında gerçekleştirilse de ürünlerin satışa sunulması 2015’i bulmuş. Önemli atılımlardan bir diğeri 2017 yılında bağ evinin açılarak burada misafir ağırlanmaya başlanması.

Ma’adra gerçek manada bir çekirdek aile işletmesi, herkes işin bir ucundan tutuyor ve leziz şaraplar yapmak, ziyarete gelenleri aileden biri gibi hissettirmek için canla başla çalışıyor. İşte bu güzel insanlar daha birkaç hafta evvel bir felaketle karşı karşıya geldiler. Büyük bir yangın Gömeç ve çevresini sararken Ma’adra’nın hem bağları hem şarap üretim tesisi, hem de ekibin ruhu yara aldı. Biz de yaşadıkları bu elim olayı Didem İlter’le konuşmak istedik.

Maad Yeni 4
Didem – Afşar İlter

Öncelikle çok geçmiş olsun. Bize yangının çıkışını ve olayın gelişimini özetleyebilir misiniz?

Didem İlter: Yangının çıktığı gün bir toplantımız olduğu için bağların aşağısında bulunan evde toplanmış, başlamak için eşimi bekliyorduk. O esnada karşıya, Kaz Dağları’na baktığımızda orada da yangın olduğunu, Ahmetçe Köyü’nün yandığını gördük. Biz bu görüntünün şaşkınlığını henüz üstümüzden atamamışken eşimden haber geldi ve böylelikle bizim bağlara doğru ilerleyen bir yangın olduğunu öğrendik.

Burası yüksekte kalan bir tepe ve buradan baktığımızda göz alabildiğine çevremizi, çevredeki diğer tepecikleri, ormanı görebiliyoruz. Ufkumuz açık. Bu nedenle çevrede olup biteni rahatça fark ederiz ve bizim buralarda küçük yangınlar hep olur. Arada bir yer tüter, duman çıkar. Aşinayız. Hatta böyle yangınları görür görmez köylülere, ormancılara haber verir; elimizden gelen bir şey varsa yaparız. İtfaiyeye haber vermeden evvel mutlaka köylüler, çevredeki ormancılar, bizler, kimin eli oralara uzanabiliyorsa bir şeyler yapar, müdahale ederiz.

Neyse, biz bağlara etki edecek bir yangın olduğu haberini alınca hemen yukarı çıkıp da duruma bakalım, elimizden geleni yapalım dedik. Ekip arkadaşlarımız dağılmış, evlerine gitmişlerdi. Onları yardıma çağırdık. Römorklu su taşıyıcılarımız var, onları da bağların sınırına konuşlandırdık.

Vardığımızda yangın bağlara çok yaklaşmıştı, asmalar sıcağı hissediyordu. Sonrasında öğrendik ki yangın aşağıdaki dağ köylerinden birinde, ev inşaatı için çalıştırılan kaynak makinesinden sıçrayan kıvılcımlar nedeniyle çıkmış. İnsan kaynaklı… Etraf alev alınca itfaiyeyi çağırmışlar ama onlar gelene kadar evin civarındaki ateşi söndürmeyi başardıkları için sonrasında itfaiyeyi geri göndermişler. Ama sanıyorum ki evin dışına sıçrayan, oradan ilerleyen alevleri tam olarak kontrol altına alamamışlar. Rüzgârın da etkisiyle olay büyümüş.

Tabii o gün rüzgâr çok kuvvetliydi ve onun kuvvetiyle alevler hızla yayıldı. Yangın kısa sürede her yeri sardı. Zaten Gömeç yangını bu yılın en büyük yangın felaketlerinden biriymiş. Ancak tekrar vurgulamam lazım ki o gün poyraz çok şiddetliydi, saatte 70 kilometre hıza varıyordu.

Maadra
Yangından Sonra Ma’adra
Maadra
Yangından Sonra Ma’adra

Doğuhan-Süray Atış: Burada kitabımız “Toprak ve Şarap: Türkiye’nin Bağları ve Şarapları”nda Ma’adra hakkında yazdığımız kelimeler aklımıza geliyor. Doğrudan alıntılayalım:

“Yüksek rakım, düzenli esen poyrazla birleşince güneşe doyan üzüm salkımlarının serinlemesine ve uzun bir olgunlaşma dönemi geçirmelerine izin veriyor. Bu da iyi şarap yapmak için gereken ana unsur. Ayrıca kuvvetli rüzgârlar neme izin vermediği için bağı zararlılardan ve hastalıklardan koruyor.”

İyi şarabın anahtarı olan poyrazın adeta bir mangalın yellenmesi gibi yangını yellemesi, onun harını, alevini artırması kaderin bir cilvesi olsa gerek.

Didem İlter: O günkü rüzgârın şiddetine halen şaşırıyorum. Biz bile zor ayakta duruyorduk. Kesinlikle normal şiddette bir rüzgâr değildi. Ayrıca yangın aşağıdan yukarı, bizim bağlara doğru tırmanırken herhangi bir engelle karşılaşmadı çünkü bahsettiğim aralık tamamıyla ormanlık bir alan. Arada yol vesaire yok.

Yangın önce Öküzgözü parselimizi vurdu ve neredeyse oradaki bütün asmaları telef etti. Bizim ana bağ parselimiz ise Öküzgözü asmalarına yaklaşık bir kilometre mesafede. Ana parsel dediğim yerde diğer bütün üzümlerimiz yan yana. Başka bir bağ alanımız yok. İşte bizler kendi çabamızla yangın ana parsele sıçramasın diye müdahalede bulunmaya çalıştık ama yetersiz kaldık. Tabii aşağıda, yerleşim yeri olan köyde itfaiye araçları bekliyordu ama onlar şehir itfaiyesi olduğu için böyle bir durumda, yani orman yanarken, bağ yanarken müdahale edemiyorlarmış. Bu tür yangınlar görev alanları dışında kalıyormuş. Orman itfaiyesi bu tür yangınlara bakıyormuş ki onlar da bize zamanında ulaşamadılar.

Dediğim gibi biz biraz su sıktık, bir şeyler yapmaya çalıştık ama bir noktada 20 metreyi aşan, boyumun birkaç katı alev dalgalarıyla yüz yüze geldik. İşler orada korkunçlaşmaya başladı. Bir de biliyorsunuz bizim çevremiz çam ormanı ve bulunduğumuz Kozak yaylası fıstık çamlarına ev sahipliği yapıyor. İşte bu çamların kozalakları ateşle birleşince adeta bir bombaya dönüştü. Bu kozalaklar patlayarak metrelerce uzağa sıçradı, alevleri çevreye yaydı. Hâl böyle olunca da yangın farklı farklı noktalara hızla ulaştı.

Biz yangınla mücadele ederken köyden beni aramaya başladılar ve dediler ki “Didem Hanım, yangın bağın diğer tarafından size doğru gelmeye başladı. Böyle giderse ateşler sizi saracak, arada kalacaksınız. Bir an önce orayı terk edin”. Bu uyarı üzerine öncelikle şaraphanede çalışan stajyer arkadaşlarımızı tahliye ettim.

Ben ve çalışanlar yaklaşık iki traktöre sığıyorduk, köyden yardıma gelenler de başka iki traktördeydi. O tahliye hengamesinde ortalık biraz karıştı, biz de alevlerin arasında kalır gibi olduk. Bulduğumuz boşluklardan, yangın olmayan, dumana tahammül edebildiğimiz koridorlardan kaçmaya başladık ve binalara doğru gittik.

Sonrasında kafamı kaldırıp da ana parseldeki bağa baktığımda Syrah’ların öbek öbek yandığını, bağın üstünü iyiden iyiye duman kaplamaya başladığını gördüm. Yangın yekpare şekilde değil de öbek öbek ilerliyordu ve o da şaşırtıcı oldu. Diyelim 20 tane bağ sırası varsa, üçüncü sıra, beşinci sıra, dokuzunca sırada ayrı ayrı yangınlar peyda oluyordu ki bu da rüzgârın taşıyıcılığı nedeniyleymiş.

Bir toparlama yapmam gerekirse şaraphane ve bağlarımızın orman sınırında olması ve bu alanların büyük bir kısmının yola bağlanmaması yangına araçlarla müdahaleyi imkânsız hale getirdi. O günkü şiddetli rüzgârın yangının şiddetini artırması nedeniyle de çaresiz kaldık. Artık şaraphane ve çevresinde daha fazla beklememizin anlamı kalmamıştı çünkü yangın çok kuvvetlenmişti ve neredeyse arabalarla dahi uzaklaşmamızı zora sokacak seviyedeydi. Biz de alandan ayrılıp, aşağıdaki köye gittik.

Tabii o “terk etme” anında insanın kafasından bin bir türlü şey geçiyor, “Buraları ne halde bulacağım?”, “Giderken yanıma neyi almam lazım?”, “Buradaki en değerli, önemli şey ne?”, “Hangi birini buradan çıkartabilirim ki?” gibi bir sürü soru kafamın içinde dolaştı durdu. Neticede traktörleri çıkartıp da korumaya aldık ve bağdaki kimi makine teçhizatı ağaçlardan uzak, görece korunaklı taşlık bir alana taşıdık.

Köyden yangını izlemeye devam ediyorduk ama bir noktada Ma’adra tamamıyla duman altı olmuştu ve uzaktan ne olup bittiğini görme şansımız kalmamıştı. Hatta zaman geçtikçe yangın köyü de tehdit etmeye başlamıştı ki itfaiye yangına müdahale etti ve bir yandan da havadan söndürme çalışmaları başladı ki bunlar akşama doğru oldu.

Maadra
Yangından Sonra Ma’adra
Maadra
Yangından Sonra Ma’adra

Doğuhan-Süray Atış: O halde anladığımız kadarıyla bağlarınızda ve şaraphanenizde söndürme çalışması yapılmadı. Sadece sizlerin bireysel çabalarınız oldu ama onun dışında itfaiyeden bir destek alamadınız.

Didem İlter: Havadan söndürme çalışmaları başladığında bizim için çok geçti. Yangın bizim bağlara ve şaraphanemize geldi, vereceği zararı verdi, sonra ilerleyerek devam etti. Tamamıyla kendi kendine ilerleyen bir süreçti.

Doğuhan-Süray Atış: Yangın söndürüldükten sonra hasar tespit çalışması yaptığınızda nasıl bir tablo çıktı ortaya?

Didem İlter: Tekrar şaraphaneye geçince gözümüze ilk çarpan girişteki 400 yıllık meşe ağacımız oldu. O hâlâ yanıyordu. İtfaiye onun için gelip de söndürme çalışması yaptı ama o ağaç üç gün boyunca hafif hafif yandı. Böyle yaşlı ağaçların içi bir kez tutuştu mu söndürmesi kolay olmuyor. Tabii o ateşleri harlayacak rüzgâr da üç gün aynı şiddette esmeye devam etti. Neyse ki üçüncü günün sonunda meşe ağacını tamamıyla söndürmeyi başardık ama ilk gece itfaiye başında nöbet tutmak zorunda kaldı.

Şaraphanenin alt çatısında güneş enerjisinden yararlanmak için koyduğumuz paneller vardı ve onlar yandı. Ancak gördüğümüz kadarıyla yangın şaraphanenin içine sızmamış ve içeriye hasar vermemişti. Stoklu ürünler yani şişelenmiş haldeki şaraplar mahzendeydi, onlarda da hiçbir sorun yok. Yer altında olduğu için orası yangından etkilenmemiş bile. Şaraphanenin çatısındaki tamirat ise şu anda devam ediyor.

Ben şaraphanenin içerisindeki sıcaklık çok arttıysa tanklarda dinlenen şaraplar bundan etkilenmiş olabilir diye korktum ama gece şaraphaneye girdiğimde tankların gereğinden fazla sıcak olmadığını gördüm. Her şey normal seyrindeydi.

Ayrıca tadım evi olarak adlandırdığımız ayrı bir binamız var. Onun önündeki peyzaj yandığı için oraya yakın olan, dış cephedeki camlar çatlamış ve pencereler hasar görmüş. Bir de o alanı koruyan tente hasarlı. Buraları temizleyip gerekli tamirat ve tadilatı yaptık. Yangından yaklaşık 10 gün sonra tadım alanımız yeniden hizmet vermeye başladı. İsteyenler ziyaretimize gelebilir. Kapımız açık.

Maadra
Yangından Önce Ma’adra

Doğuhan-Süray Atış: Peki yılların emeğiyle büyüyen, gelişen, serpilen bağlarda durum nedir? Ne kadarını kaybettiniz? Alevler yüzeyi ve sürgünleri tamamen yakmış olsa da bazı derin köklerin toprağın altında canlı kalma ihtimali var mı?

Didem İlter: Bağda damla sulama sistemimiz vardı. Onun boruları ve sulama aparatları tamamen hasar gördü. Önce onları tamir edip, o sistemi ayağa kaldırmamız gerekti çünkü yangından sonra yapabileceğiniz yegâne şey köklerin canlılığının devamı için asmaları suyla buluşturmak.Bu işi hızlıca halletmek için bağda 10 gün süren yoğun bir çalışmamız oldu. Sağolsun köylerden desteğe de geldiler. Zaten o dönemde yardıma koşan, ziyaret eden çok dostumuz, arkadaşımız, şarapsever oldu. Hepsine tekrar teşekkür ediyorum.

Doğuhan-Süray Atış: 2026 rekoltesinde bağlardan ürün alabilecek, şarap yapabilecek misiniz?

Didem İlter: Maalesef hayır. Bu yılın hasadını kaybettik. Şu an için bağları sulamaya, onlara canlılık vermeye devam ediyoruz. Böylelikle bağda belirli bir nemliliği korumaya çalışıyoruz ki bitki daha fazla strese girmesin. Aslında Bornova Misketlerimiz vardı, onlar bağın en altında, en kuytu yerdeydi. Yangından sonra onları kontrol ettim, kıyamadım. Sadece onları topladık, yaklaşık 1 ton üzüm çıktı. Tabii nasıl bir şarap olur, piyasaya çıkar mı çıkmaz mı şu an için bilemiyorum.

Bu olaydan sonra şunu fark ettim, çok şükür ki Türkiye’de pek fazla bağ yangını yaşanmamış ve bu nedenle buna ilişkin bir bilgi birikimi oluşmamış, bağcıların birbirlerine aktarabileceği tecrübeleri yok. Sanıyorum böylesine büyük çaplı bir bağ yangını ilk kez bizim başımıza geliyor.

Ancak yurt dışında, Fransa’da, Kaliforniya’da, Avustralya’da pek çok kez bağ yangını yaşanmış ve tecrübeliler. Hatta Fransa geçen yaz ve bu yaz bayağı çekti. Biz Fransız ekolünü takip ettik ve bağ yangınları olan bölgedeki üreticilere, oradaki tarımsal üretimden sorumlu yetkililere ulaşarak nasıl bir yol izlenebileceğine dair fikir aldık. Çünkü bu araştırmayı yapmadan önce her kafadan bir ses çıktı ve her biri mantıklı görünen o kadar çok şey söylendi ki ister istemez insanın kafası karışıyor.

Sonuç itibarıyla biz Fransız ekolünü takip ettik. Bu arada onlar da birçok şey denemişler, yangından sonra bağları ayağa kaldırmak için farklı tekniklerle hareket etmişler ama yaptıklarının sonucunu ancak bir yılın sonunda alabilmişler. Yavaş ilerleyen bir süreç olmuş. Neticede Fransızlar asmanın yanıklık derecesine göre bir sınıflandırma yapmışlar ve dört ana kategori belirlemişler. Mesela birinci derece yanığı tanımlıyorlar ve bu asma uyanır, yaşananları sorunsuz atlatma ihtimali yüksek diyorlar. İşte ikinci derece bir yanık varsa asmaya şöyle böyle işlemler uygulayın, durumunu yakından takip edin diye uyarıyorlar. Dördüncü seviyeye gelindiğindeyse asma yanmış ve kavrulmuş oluyor; bir diğer ifadeyle ölüyor. Artık onu hayata döndürme şansınız yok.

Bizim bağlarımız engebeli bir arazide olduğu için teraslanarak kuruldu ve terasların arasında da hareketi ve çalışmayı kolaylaştırmak için yollar açıldı. Bu ara kısımlarda fıstık çamı ve meşe ağacı kendiliğinden bitiyordu ama biz onların büyümesine izin vermiyorduk. Üç sene önce bu stratejimizi değiştirdik ve ağaçların büyümesine izin verdik. İstiyorduk ki ağaçlar asmalara gölge yapsın, onları az da olsa sıcaktan koruyabilsin. Çünkü son senelerde gerçek manada aşırı sıcaklara maruz kalmaya başladık. Ancak son yangında gördük ki o arada kalan ağaçlar hızla yandı ve çevresindeki asmaları da yaktı.

Diğer yandan son iki yıldır bağ aralarında bulunan otları eskiden olduğu gibi tamamıyla yok etmiyor, onları kesmemize rağmen yerinde bırakıyor ve toprağı adeta böylesine otlardan, bitkilerden oluşan bir yorganın altına alıyorduk. Bu da toprağın serin kalmasına yardımcı oluyordu. “Cover crop” olarak isimlendirilen bu teknik son zamanlarda moda ve artık rüştünü ispatladı. Bu uygulamayı öneren kaynaklar olumsuzluk olarak tek bir şeye vurgu yapıyorlar: Eğer yangın tehlikesi olan bir bölgedeyseniz bu otlar hızla yanacak ve yangının bağa yayılımını hızlandıracaktır. Tabii biz bu olasılığı aklımıza getirmemiştik ama akla gelmeyen başa gelebiliyor.

Bu unsurların hepsi birleşince bağın çeşitli bölgelerindeki asmaların farklı seviyelerde sıcaklığa maruz kaldığını gördük. Tabii ki bunu net bir şekilde ölçmemiz mümkün olmadı. Ancak asmalara baktıkça, ne durumda olduklarını gördükçe biraz olsun yaşananları anlamaya/anlamlandırmaya başladık. Sıcaklığın hangi seviyeye kadar yükseldiği ve asmanın ne kadar süre boyunca bu sıcaklığa maruz kaldığı geleceği üzerinde belirleyici olacak. Asma çok kuvvetli bir bitki, çoğu şeyi atlatır; hatta kısacık bir süre geçmesine rağmen kimi asmalarda canlanmalar başladı. Yine de söyleyebilirim ki kuru otların çok olduğu yerlerdeki ve ormanın sınırında olup da yanan ağaçlardan etkilenen asmalar en kötü durumda olanlar.

Bunlar haricindeki asmaların yanıklık seviyeleri daha çok ikinci ve üçüncü dereceye tekabül ediyor. Yani yeniden canlanacak gibiler. Hatta dediğim gibi ikinci seviyedekilere baktığımızda şu an bile canlandıklarını görebiliyoruz. Bu konudaki tek çekincemiz üçüncü derece yanık asmaların nasıl canlanacağı, önümüzdeki yıllarda ürün verip vermeyeceği ve verirse ürünlerinin nasıl olacağı konusunda. Asmanın içerisinde kökten yapraklara su taşıyan kalın bir can damarı var, işte bu damar yüksek sıcaklığa maruz kalırsa zarar görebiliyor ve damarda çatlamalar oluşabiliyor. Biz önümüzdeki senelerde bu damarların ne derece işler olduğunu, asmayı besleyip besleyemeyeceğini göreceğiz. Bunu dışarıdan bakarak anlamak kolay değil. Tabii bu asmalar yaşamlarını sürdürse bile eski performanslarına ulaşmaları zaman alacak. Bu kadar stresi kaldırmak kolay değil.

Bir bilanço çıkaracak olursam, tamamıyla kaybettiğimiz, tekrar dikilmesi gereken asmalar toplamın yüzde 10’una karşılık geliyor. Bir de kökleri sağlam kalan ama gövdeleri farklı derecelerde hasarlı, can damarlarında çatlamalar olduğunu düşündüğümüz asmalar var ki bunlara “bebek asma”ymışçasına dikkatle bakmak gerekecek ve üzüm vermeleri en az üç yılı bulacak. Hemen eskiye dönmeyecekler. Bu hasarlı asmalar toplam bağ büyüklüğünün yüzde 40’ına tekabül ediyor. Kabaca şöyle diyebilirim: Asmaların yüzde 50’si iyi durumda ve gelecek yıl her zamanki performanslarında ürün verecekler ama kalan yüzde 50’si için çalışma yapmamız, onlarla ilgilenmemiz, gerekli yerlerde tekrar dikim yapmamız gerekiyor.

Bu işin bir de şöyle bir zorluğu var; hasarlı veya tamamıyla yanmış asmalar tek bir bölgede toplanmış değil. Farklı bağ sıralarının aralarında tek tük yanık asmalar var. Eğimin yüksek olduğu, teraslı bir alanda adeta bir cerrah hassasiyetiyle sıra aralarındaki asmalarla ilgilenmek büyük bir özveri ve emek gerektiriyor. Bu da bizi zorlayacak ama muhakkak ki elimizden geleni yapacağız. Böyle bir bağda ara doldurmak kolay bir iş değil.

2027 yılının Mart ayında asmaların uyanmasıyla beraber kesin olarak hasarı anlayabileceğiz ve ondan sonra çalışmalara hız vereceğiz. Kimi asmayı yeniden dikecek, belki kimi bölgeyi boş bırakacağız. Bunların hepsi zamanı geldiğinde alınacak kararlar.

Bir de şunu belirtmek isterim, özellikle yabancı ülkelerde yapılan çalışmalarda yangın hasarından ziyade “smoke taint” denen ve “duman/is kokusu” olarak Türkçeleştirebileceğimiz bir fenomen üzerine eğilmişler. Bu ifadeden anlamanız gereken şey yangına, dumana maruz kalan üzümlerin kabuklarında bir tabaka, yağsı bir yapı oluştuğu. Bunu da yıkayarak, temizleyerek tamamen yok etmeniz mümkün değil çünkü kabuktan başlayıp da üzümün içine doğru işliyor. Ve şarap yaparken kabuklar da işin içine girdiği için ki özellikle kırmızı şarap yapımında üzümün suyu yani şırasıyla kabukları bekletip de oradan renk ve lezzet aldığımızı göz önüne alırsanız ister istemez duman/is tadı ve kokusunun şaraba geçeceğini anlayabilirsiniz. Bu da önemli bir sorun. Söz konusu etkiler şarap yapılır yapılmaz ortaya çıkabildiği gibi başta kendini göstermese bile sonradan da ortaya çıkabiliyor. Bu şarapları tedavi etmek, bu etkiden kurtulmak pek mümkün değil.

Bu yıl Bornova Misketi dışında üretim yapmayacağımız için bu açıdan bir sorunumuz yok ama bu etkiler kesinlikle konunun can alıcı noktalarından. Bornova Misketi’ni şaraba dönüştürdüğümüzde ortaya nasıl bir şey çıkacağını göreceğiz. Ama beyaz şaraplarda kabuklar üretim aşamasına girmeden elendiği için daha az zorun yaşayacağımızı düşünüyorum. Böyle üzümlerden şarap yapmak ayrı bir tecrübe olacak.

Maad Yeni
Didem – Afşar İlter çifti kızlarıyla…

Doğuhan-Süray Atış: Bu yaşananlar zorunlu olarak bazı değişikliklere sebep olacak mı? Mesela Chardonnay’iniz her daim tükenir. Yeni yapılanmada bu üzüme daha çok yer verecek misiniz?

Didem İlter: Aslında yangından önce de Chardonnay mevcudunu artırmak projelerimizden bir tanesiydi. Bornova Misketi konusunda da çalışmalar yapmak istiyorduk. Bizim bağımız kırmızı ağırlıklı ve beyaz şaraba olan talep arttığı için yetişemiyorduk. Bağda düzenlemeler, oynamalar yapmak planlarımız arasındaydı. Bu nedenle bağı yenilerken birkaç şeyi daha farklı yapacak, beyaz şaraplık üzüm alanını artıracağız. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor; butik şaraphaneler, yalnızca kendi üzümünü kullanan bizim gibi üreticiler “moda”yı takip edemezler. Beyaz şarap talebi hızla arttı ama benim bağ dikimi yapmam, onların büyümesi, verimli hale gelmesi derken “moda” geçip gidebilir. Bu nedenle bizler kendi bildiğimizi yapmaya çalışıyor, kendi yapımızı, işleyişimizi uydurabildiğimiz oranda değişen pazar dinamiklerine karşılık vermeye gayret ediyoruz.

Doğuhan-Süray Atış: Bildiğimiz kadarıyla dışarıdan üzüm almıyor, sadece kendi üzümlerinizle şarap yapıyorsunuz. Bu sene dışarıdan üzüm almayı düşünüyor musunuz?

Didem İlter: Bu sene Denizli’den beyaz üzüm aldık ama bunu Ma’adra çatısı altında değil, tamamen ayrı ve bağımsız bir projede değerlendireceğiz. Ma’adra’nın kimliği kendi bağımızdan gelen üzümle sınırlı kalacak. Bu bakış açısında bir değişiklik yok.

Maad
Yangından Önce Ma’adra

Doğuhan-Süray Atış: Etraftaki bitki örtüsünün kaybı, bağ alanındaki rüzgâr koridorunu ve gece-gündüz sıcaklık farklarını mutlaka etkileyecektir. Bu ekolojik değişimin gelecekteki etkisi ne olabilir?

Didem İlter: Burada doğa katliamı yaşandı. Hayvanlar, bitkiler, hep birlikte telef oldular. Ben bile şaraphaneye giderken etrafa baktığımda üzülüyorum. Neredeyse bir ay geçti, görüntüye alışamadım. Her şey simsiyah burada. Canınızı yakan bir manzara.

Haydi burası doğa, muhtemelen kendi kendini toparlar. Bir de sahipli yerler var ki onların tekrardan ayağa kalkıp kalkmayacağı benim açımdan soru işareti. Mesela bir kadın var, benimle yaşıt. Çok güzel bir ağaçlığı vardı ama kaybetti. Bana diyor ki “Ben bu ağaçları babamla dikmiştim, onunla büyütmüştüm. Tekrar dikemem”. Halbuki şimdi de kendi kızıyla dikebilir, beraber bir anı oluşturabilir. Ancak böyle bir düşünce zihninde filizlenmiyor. Artık münferit ormanlık alanları, zeytinlikleri tekrar görmemiz pek mümkün değil.

Bunları birlikte değerlendirdiğimde çevremizin değiştiğini, değişeceğini söyleyebilirim. Neler yeniden yapılır, doğa tahribata nasıl cevap verir göreceğiz. Kısacası ekolojik değişimi ve etkilerini zamanla anlayacağız. Ben de şu an kesin konuşamıyorum. Burası afet bölgesi ilan edilmiş olsaydı devlet teşvik verebilirdi, bazı şeyleri tazmin edebilirdi. Tabii böyle bir durum olur mu olmaz mı bilmiyorum. Ben devlet desteği olmadığı takdirde insanların kendi kendilerine çok bir şey yapabileceklerini düşünmüyorum.

Zaten var olan bir iklim değişikliği hikayemiz vardı. Mevsim geçişleri yok olmaya başlamıştı, neredeyse sadece yaz ve kış yaşanıyordu. Sıcaklıklar yükseliyor, kuraklık emareleri görüyorduk. Yangın nedeniyle ortaya çıkan çoraklaşma telafi edilmezse buranın daha fazla ısınması ihtimal dahilinde. Gerçekten büyük bir alan yangından zarar gördü. Biz bu büyük alanın küçük bir parçasıyız.

Ma’adra
Yangından Önce Ma’adra

Doğuhan-Süray Atış: Dışarıdan bir göz olarak güçlü bir dayanışma yaşandığını gözlemledik. Ancak şöyle bir görüşümüz de var: Şarapçılık gerçekten zor, üreticiler diğer sektörlerin çoğunda olmayan reklam ve tanıtım yasakları vb. pek çok şeyle mücadele etmek zorundalar. Ama bu kadar zorluğa rağmen üreticiler arasında beklediğimiz seviyede bir dayanışma yok gibi geliyor. Halbuki buna ihtiyaç var. Soruya dönersek, yangın felaketinden sonra gelen destekten bahseder misiniz?

Didem İlter: Aslında bizler kendi yağımızda kavrulan bir işletmeyiz. Uzun süredir çevremizde başka şaraphane yoktu. Herhangi bir bağ yolu/rotası içinde değiliz. Dışarıdan üzüm almadığımız için piyasayı takip edelim, şu bölgede ne kalitede bir üzüm var, fiyatlar nedir pek bilmeyiz. Ayrıca ben genellikle buradayım, bağlarla ilgileniyorum, şarap yapıyorum, üç buçuk yaşında bir kızım var, bir yandan da onu büyütüyorum. İster istemez zamanımın çoğu şaraphanede, bağlarda geçiyor. Dışarıya çıkıp da diğer üretici arkadaşları ziyaret edecek zamanı bulamıyorum.

Bundan dolayı ben pek çok üreticiyi ancak burayı, Ma’adra’yı yerinde ziyaret etmişlerse tanımışımdır, onlarla oturup da sohbet etme şansı bulmuşumdur. Bana sorarsanız eskiden birbirinden daha bile kopuktu üreticiler ama son zamanlarda -en azından butik üreticiler arasında- bir kaynaşma yaşandı çünkü dertlerimiz benzer. Birlik olursak sorunlarla daha rahat mücadele edebileceğimizi gördük. Mesela geçen yıl haksız bir şekilde teminat vermemiz istenmişti. Bu küçük üreticilerin hepsine dert olan, zor bir meseleydi. Orada oturduk, konuştuk, birbirimizi daha iyi tanıdık, birlik olabildik.

Yangından sonra gördüm ki gerçekten sektör içinde büyük bir dayanışma varmış. Kesinlikle göstermelik değil, insanlar içi dolu bir şekilde hiçbir yardımı bizden esirgemediler. Ücretsiz üzüm gönderelim, her şeyini biz karşılarız dediler. Makineye, ekipmana, insana, neye ihtiyacınız varsa buradayız, sizler için hepsini temin edebiliriz dediler. Bunlardan gerçek manada destek aldık.

Çünkü böyle bir felaketten sonra insan adeta şoka giriyor, afallıyor. Yaraları sarmak için tek başınıza bir şeyler yapmaya çalışıyorsunuz ama yapacak o kadar çok şey var ki hangi birine yetişesiniz? Çok zor, çok yorucu, çok yıpratıcı. İşte böyle bir ruh halindeyken gelen o destek sizi ayakta tutuyor, “Tek başıma değilmişim, arkamda, yanımda beni seven, destekleyen pek çok kişi varmış” dediğinizde içiniz rahatlıyor. Zorluklarla başa çıkabilir hale geliyorsunuz. Cesur oluyorsunuz. Neredeyse bütün şaraphane sahiplerinden destek mesajları aldım. Dediğim gibi bizi yalnız bırakmadılar. Tabii gelen destekler şaraphanelerle sınırlı kalmadı, sektörün içinden pek çok kişi aradı, sordu, elinden geleni yapacağını belirtti. Keza şarapseverler de öyle, onlar da destekleriyle bizleri mutlu ettiler.

Bu yaşananlardan sonra içimden dedim ki biz dayanışmayı başarabilirsek birlikte aşamayacağımız engel yok. Safları çok hızlı sıklaştırıp, çok hızlı kenetlenebiliyoruz. Ama bizim sorunumuz bu kenetlenmeyi sağlayacak bir olay, bir vesile gerekmesi. Her şey güllük gülistanlıkken hareket geçmiyoruz. Ancak bam telimize dokunulacak, canımız acıyacak ki kenetleneceğiz. Sanırım direncimiz yüksek.

Midin’de 5000 Yıllık Bir İz

Kendini Tekrar Etmeyen Bir Fikir: Akberg Şarapçılık

Çağlar Bozçağa ile Orfoz’dan Neferiye’ye