Rekor sıcaklıkların damga vurduğu Paris Erkek Moda Haftası İlkbahar/Yaz 2027 sezonunda hafifleşen siluetler, yeni yaratıcı yönetmenler ve karakter odaklı koleksiyonlar erkek modasının yönünü yeniden belirledi.
Paris’te bu sezon odak sadece kıyafetlerde değildi ve tahmin edersiniz ki konu moda haftası. Sabah sekiz buçukta başlayan defilelerden, davetiyelerin içine iliştirilen mini güneş kremlerinden, şov mekanlarının girişine dizilen vantilatörlerden, editörlerin bir defileden diğerine yürürken gölge arayışından söz ediliyordu. Avrupa’nın son yıllardaki en sıcak haziranlarından birinde gerçekleşen Paris Erkek Moda Haftası, iklim krizinin moda endüstrisinin ritmini doğrudan belirleyen fiziksel bir gerçeklik olduğunu sonunda herkese kanıtladı. Bunca zamandır bir trendmişçesine yaklaşılan iklim krizi, hayatın gerçeklerini yüzümüze vuruyordu.
Rick Owens suyun içine podyum kurdu, Dries Van Noten konuklarına dondurma dağıttı, Lemaire karpuz suyuyla serinlemeyi koleksiyon deneyiminin bir parçasına dönüştürdü, Dior ise defilesini sabahın ilk saatlerine aldı. Neticede editörlerden sosyal medyada içerik üretenlere, tasarımcılardan modellere herkesin dilinde aynı soru: Dünya bu kadar ısınırken erkek gardırobu nasıl görünmeli?

Bu sorunun cevabı ise birkaç yıl önce öngörüldüğü gibi teknolojik performans giysileri ya da fütüristik spor estetiğinde yatmıyor. Tam tersine, koleksiyonların çoğu şaşırtıcı biçimde gündelik hayat hakkındaydı. Takım elbiseler daha hafif dokunuyor, gömlekler neredeyse transparan, ince trikolar yeniden gardırobun merkezinde. Milano’da Prada’nın başlattığı siluet değişimi Paris’te de neredeyse ortak dile dönüşmüş gibiydi. Birkaç sezon önce erkek modasının her köşesini ele geçiren dev hacimler ve gösterişli oranlar tamamen ortadan kalkmış değildi elbette, ancak ilk kez tek seçenek olmaktan çıktılar.
Bunun yaratıcı yönetmen değişimlerinin artık rayına oturduğu sezona denk gelmesi tesadüf değil. Jonathan Anderson Dior’daki dördüncü erkek koleksiyonunu gösterirken artık Christian Dior arşiviyle nasıl ilişki kuracağının ötesine gitti, kendi karakterini inşa etmeye başladı. Michael Rider’ın Celine’deki ilk erkek koleksiyonu haftanın büyük olayıydı; Sarah Burton, Givenchy’de kadın koleksiyonlarında kurduğu romantik terziliğin erkek gardırobunda nasıl karşılık bulacağına dair cevaplar sundu. Pharrell Williams ise Louis Vuitton’daki birkaç sezonun ardından ilk kez gösterinin ölçeğinden çok kıyafetlerin kendisinin konuşulduğu bir noktaya gelmiş görünüyordu.
İçindekiler
Dior
Dior’un sabah 08.30’daki şovu, Paris’te kurulan yeni rutinin en iyi özeti gibiydi. Birkaç sezon önce olsa moda dünyasının en büyük modaevlerinden birinin erkek koleksiyonunu sabahın erken saatlerine koyması neredeyse düşünülemezdi. Oysa bu sezon kimse şikayet etmiyordu; çünkü öğlene kalmak, kırk dereceyi bulan sıcaklığın içinde takım elbise izlemek anlamına geliyordu. Jonathan Anderson’ın Musée Nissim de Camondo’nun bahçelerinde gerçekleştirdiği defilede modeller Fred again..’in müzikleri eşliğinde çakıl taşlarının üzerinde ağır ağır yürürken içeride Giangiacomo Rossetti’nin portreleri kıyafetlerle bütünlük sağlıyordu.


Jonathan Anderson’ın Dior’daki yeni erkek koleksiyonuna bakarken ilk sezonlardan farklı olarak referans avına çıkmıyorsunuz. Çünkü artık bunu yapmasına gerek yok. Christian Dior arşivini nasıl okuyacağını gösterdi; şimdi ise onu kendi diline çevirmeye başlıyor. Gelenekleri farklı açılardan ele alıyor, farklı dönemlere ait fikirleri yan yana getiriyor ve var olanı beklenmedik biçimlerde yeniden üretiyor. Bir smokin daha rahat bir kesimle yeniden yorumlanırken, kazayağı deseni dokuma yerine baskı tekniğiyle uygulanıyor. Puantiyeler kesintisiz bir payet yüzeyi olarak hayat bulurken; işlemeli bir ipek gömlek, Dior Haute Couture 1979 koleksiyonundaki trompe-l’œil eşarp motifini yeniden canlandırıyor.


Louis Vuitton
Paris’te bu sezon en çok fotoğraflanan set büyük ihtimalle Louis Vuitton’undu. Cité Internationale Universitaire’nin içine kurulan dev dalga, beyaz kumlarla kaplı podyum ve kıyıya çekilmiş surfboard’lar daha defile başlamadan sosyal medyayı doldurmuştu. Birkaç sezon önce olsaydı şov bittikten sonra da muhtemelen yalnızca bunları konuşuyor olurduk. Oysa Pharrell Williams bu kez dekorun koleksiyonun önüne geçmesine izin vermedi.


Koleksiyon, ilk bakışta birbirine hiç benzemeyen iki karakteri aynı cümlede buluşturuyordu: dandy ile sörfçü. Biri kusursuz terziliği, diğeri ise güneş, tuz ve rüzgârla şekillenmiş rahatlığı temsil ediyor. Pharrell’ın önerisi ise bu ikisinin aslında sandığımız kadar uzak olmadığı. İkisi de seyahat ediyor, ikisi de giyinmeyi kişisel bir ifade biçimi olarak görüyor ve ikisi de ait olduğu çevrenin kurallarını kendi lehine yeniden yazıyor. Bu yüzden takım elbiseler yıkanmış denimlerle, inci işlemeleri boncuklu plaj çantalarıyla, teknik kumaşlar ise el işçiliğini andıran yüzeylerle aynı gardırobun parçasına dönüşüyordu.


Saint Laurent
Saint Laurent defilesinde ilk alkış podyuma değil, ön sıraya geldi. Madonna ile Charli XCX’in yan yana oturup aynı çakmakla sigara yakması birkaç dakika içinde internetin dolaşımına girdi; Kate Moss, Joe Alwyn, Rami Malek ve Connor Storrie’nin de bulunduğu davetli listesi Anthony Vaccarello’nun bugün modada kültürel anlar da üreten birkaç tasarımcıdan biri olduğunu yeniden hatırlatıyordu. Fakat defile başladığında bütün o gürültü bir anda sisin içinde kayboldu. Fujiko Nakaya’nın sürekli değişen bulut enstalasyonu, Bourse de Commerce’in avlusunu görünmez kılıyor, modeller sanki bir rüyadan çıkıp diğerine yürüyormuş gibi belirip kayboluyordu. “Sonra sen geldin, arasından sislerin…”


Vaccarello bu sezon koleksiyonunu “kimse sizi baştan çıkarmaya çalışmıyor; onları çekici yapan şey zaten buna ihtiyaç duymamaları” fikri üzerine kurmuştu. Mr. Ripley’nin zarafeti, Marguerite Duras’nın mesafeli kahramanları ve Tina Chow’un gösterişsiz lüksü koleksiyon boyunca ilham panosundaydı. İncecik gömlekler, yüksek belli pantolonlar, altın tonlarında trençkotlar ve transparan PVC’den üretilmiş ayakkabılar, sezon boyunca tekrar eden hafiflik fikrini Saint Laurent’nın kendine özgü erotizmiyle buluşturuyordu.


Givenchy
Sarah Burton’ın ilk bağımsız erkek koleksiyonu, sezonun en önemli başlangıçlarından biriydi. Avenue George V’deki Givenchy üssünde gerçekleşen sunumun üç odası Rachel Whiteread’in gardırop içlerinden aldığı kalıplarla çevriliydi. İçine hiç kimsenin girmediği gardıropların boşluğu, Burton’ın anlatmak istediği fikri daha ilk adımda özetliyordu: Yeni bir erkek gardırobunu sıfırdan kurmak.


Burton büyük manifestolar yazmak yerine erkeklerin gerçekten giydiği parçaları yeniden düşünmeyi tercih ediyor. Saten paltoları, nakışlı ceketleri, goblen örgüler, ince akşam ceketleri… Hubert de Givenchy’nin aristokrat zarafeti ile Burton’ın McQueen yıllarından getirdiği romantik terzilik anlayışı ilk kez aynı koleksiyonda bu kadar doğal biçimde buluşuyor. Gösterişli olmadan lüks görünmek son yıllarda çok kullanılan bir klişe haline geldi. Burton ise bunu en iyi gösterenlerden.


Rick Owens
Rick Owens’ın defilesine giderken Paris’teki herkes aynı şeyi söylüyordu: “Umarım biraz serin olur.” Palais de Tokyo’nun önündeki havuzların üzerine kurulan köprü bu dileği teknik olarak yerine getiriyordu. Modeller dev su kemerlerinin altından yürürken ön sıradakiler de gösterinin bir parçası haline geldiler, Michèle Lamy’den Gunna’ya kadar herkes isteyerek ıslanıyordu. Avrupa’nın rekor sıcaklıklar yaşadığını düşünürsek Rick Owens’ın uzun zamandır kurduğu kıyamet estetiği ilk kez gerçek hava durumuyla aynı ritimde çalışıyordu.
“Hepimiz bu tehditle başa çıkmaya çalışıyoruz” diyordu Owens defile notlarında. Tehdit artık soyut değildi. Şişirilmiş hacimler, askeri siluetler, dev botlar ve adidas ile geliştirilen yeni Climacool parçaları yalnızca gelecek üzerine kurulmuş fanteziler değil, bugünün dünyasına verilmiş tasarım cevaplarıydı. Owens uzun zamandır modanın en karanlık hikayelerini anlatıyor. Bu sezon ise o hikayeler ilk kez haber bültenlerinden çok da uzak görünmüyordu.


Dries Van Noten
Julian Klausner’ın Dries Van Noten’deki yeni koleksiyonu Paris’in bunaltıcı sıcaklığı düşünülerek tasarlanmış hissi veriyordu; transparan katmanlar, minicik şortlar, güneş ışığında parlayan payetler ve neredeyse ten kadar hafif kumaşlarla ilerliyordu. Defileden çıkan pek çok editörün “haftanın en iyilerinden biri” demesinin nedeni yalnızca kıyafetler değildi; Klausner, Dries Van Noten’in şiirselliğini taklit etmeye çalışmadan sürdürebileceğini göstermişti.


İlham kaynağı Stéphane Mallarmé’nin “L’Après-midi d’un faune” şiiriydi. Rüya ile gerçeklik arasındaki o belirsiz öğleden sonrayı gardıroba çeviren Klausner, sert erkeklik fikrini transparan trençkotlar, yıkanmış ipekler, iç çamaşırını andıran detaylar ve akışkan terzilikle yumuşatıyordu. Sezon boyunca birçok marka hafiflikten söz etti; Dries Van Noten hafifliğin romantik de olabileceğini gösterdi.


Lemaire
Defile öncesi dağıtılan karpuz suları yalnızca hoş bir jest değildi; Christophe Lemaire ile Sarah-Linh Tran’ın yıllardır savunduğu yaşam biçiminin küçük bir uzantısıydı. Onların koleksiyonları, kıyafetleri aynı zamanda nasıl yürüneceği, nasıl oturulacağı, yaz sıcağında bir şehrin içinde nasıl yaşanacağı üzerine de düşünülmüş fikirlerden oluşuyor.

İlkbahar/Yaz 2027 koleksiyonu da bu fikri sürdürüyordu. Geniş ama kontrolünü kaybetmeyen pantolonlar, yıkanmış ketenler, ince pamuk gömlekler ve bedenden hafifçe uzak duran siluetler, sezon boyunca gördüğümüz “hafifleme” eğiliminin en rafine yorumlarından biriydi. Birçok modaevi yazı romantikleştirirken Lemaire yazın gerçekten nasıl hissedildiğini tasarlıyor.


Celine
Michael Rider’ın Celine’deki ilk tam erkek koleksiyonu, geçmişle hesaplaşmaktan çok, markanın içinde zaten var olan gerilimi daha görünür kılıyor: sert ile yumuşak, düzgün ile dağınık, burjuva ile neredeyse çocukça bir içgüdüsellik arasındaki gerilim. “Tough & Tender” başlığı da tam olarak bunu söylüyor. Podyumda iyi kesilmiş siyah paltolar, çizgili gömlekler, balonlaşan pantolonlar, yumuşak trikolar, şapkalar, ince kemerler ve bazen neredeyse fazla kişisel görünen küçük stil oyunları vardı. Rider’ın Celine’i, tek bir döneme ya da tek bir arşiv fikrine yaslanmıyor; daha çok giyinen kişinin kendi sezgisine alan açıyor.


Koleksiyonun en güçlü tarafı da bu. Rider’ın defile notlarında altını çizdiği “Risk. Style. Sincerity.” fikri, kıyafetlerin üzerine yapıştırılmış bir slogan gibi değil, stilin kendisine dair bir öneri. Celine erkeği burada kusursuz bir Parisli imgesi değil; dolabından iyi parçalar seçip onları biraz yanlış, biraz içgüdüsel, biraz da kendine göre giyen biri.


Sacai
Chitose Abe’nin tasarım dilini anlatırken hâlâ “hibrit” kelimesini kullanıyoruz ama belki de artık başka bir sözcük bulmanın zamanı geldi. Çünkü bugün birçok markanın doğal kabul ettiği katmanlı giyinme anlayışının önemli ölçüde onun sayesinde oluştuğunu unutuyoruz. Bir bomber ceketin içine gömlek yerleştirmek, iş kıyafetlerini terzilikle buluşturmak ya da teknik kumaşları klasik gardıroba taşımak artık şaşırtıcı görünmüyor olabilir; çünkü Sacai bunu yıllardır öylesine tutarlı yapıyor ki fikir, deney olmaktan çıkıp gündelik dile dönüştü.
İlkbahar/Yaz 2027 koleksiyonunda da Abe büyük laflardan özellikle kaçınıyordu. Askeri parkalar safari ceketleriyle, hafif yaz trikoları teknik dış giyimle, bol kesim pantolonlar ince gömleklerle yan yana geliyordu. Katmanlar önceki sezonlara göre daha incelmiş, siluetler daha akışkan hale gelmişti. Sacai, işlevselliği romantikleştirmeden hafifletmenin yollarını arıyordu.


Willy Chavarria
Willy Chavarria’nın defilesinde Maluma ve Haider Ackermann ön sırada, Bella Freud ise podyumdaydı. “Comunión” adını verdiği koleksiyonunu aile fikri üzerine kurmuştu. Büyük politik söylemler yerine ev içindeki küçük ritüelleri, kuşaktan kuşağa aktarılan alışkanlıkları ve zor zamanlarda birlikte kalabilme halini düşünüyordu. Çiçek desenleri, pastel tonlar, geniş omuzlu çizgili takımlar, bel hizasının altına düşen pantolonlar ve boxer şortların bilinçli biçimde görünür bırakıldığı siluetler Chavarria’nın yıllardır üzerine düşündüğü Chicano erkekliğinin yeni bir bölümüydü ve stil önerileriydi. Erkek bedeni bu kez güç gösterisinden ziyade, aidiyetin ve duygusallığın taşıyıcısına dönüşüyordu.


Soshiotsuki
Paris Moda Haftası’nın en güzel sürprizlerinden biri yine Soshi Otsuki’den geldi. Bu sezon ilhamını hiçbir zaman gerçekleşmeyen bir tatilden alıyordu. Otsuki’nin anlattığı hikayede, hayatı boyunca disiplinli yaşamış bir baba ilk kez bir sahil kasabasına gidiyor, düğmelerini açıyor, kemerini gevşetiyor ve takım elbisesi yavaş yavaş yaz sıcağının içinde formunu kaybetmeye başlıyor. Paris’te birçok tasarımcı hafiflikten söz ederken Soshiotsuki hafifliğin yalnızca kumaşla değil, tavırla da ilgili olduğunu hatırlatıyordu. Çünkü bazen iyi giyinmek, her şeyi kusursuz yapmak değil; biraz gevşemeyi bilmek demek. Özellikle de kravatları ya da kemerleri…


ERL
Eli Russell Linnetz’in koleksiyonlarını aynı cümleyle tarif etmek mümkün: Sonsuz yaz. Kaliforniya güneşi, kaykay kültürü, sörfçüler, lise aşkları ve Larry Clark filmlerinden çıkmış gibi görünen gençler… ERL uzun süre Amerikan gençliğini romantikleştiren markaların başında geldi. Koleksiyon boyunca güneşte solmuş denimler, gevşek trikolar, yıkanmış pamuk gömlekler ve rahat siluetler yine merkezdeydi; ancak bu kez çocukluk enerjisinin yerini daha sinematik bir melankoli alıyordu. Parlak tonlar yerini güneşte ağarmış pastel renklere bırakıyor, yüzeyler yeni değil yıllardır kullanılmış hissi veriyordu.
Eli Russell Linnetz her şeyden önce bir imaj üreticisi; fotoğrafçı, filmci, sahne kurucu, hikaye anlatıcısı. Onun koleksiyonları da bu yüzden çoğu zaman kıyafetten önce bir görüntü gibi çalışıyor. Bir karakter var, bir ev var, bir yaz öğleden sonrası var. İlkbahar/Yaz 2027 koleksiyonunun “The Island” başlığını taşıması da bu yüzden anlamlı. Hikaye, Linnetz’in Martha’s Vineyard’a gidip artık orada yaşamayan akrabalarının evinin yeni sahipleriyle karşılaşması üzerine kurulu.


2027 İlkbahar/Yaz Milano Erkek Moda Haftası





