Milano’da herkes iki şeyden bahsediyordu, havaların sıcaklığı ve Prada’da daralan siluetler… Ama bir yandan da başka bir soru dolaşıyordu. Milano Erkek Moda Haftası hâlâ önemli mi?
Bir zamanlar erkek modasının tartışmasız merkezi olan şehir, son yıllarda biraz gücünü kaybetmiş gibi. Gucci erkek ve kadın koleksiyonlarını birleştirdi, Fendi artık haziran erkek takviminde değil, Zegna ise sezonu Los Angeles’a taşıdı. Takvim küçülüyor, konuşmalar Paris’e kayıyor. Bu yüzden bu sezonun en ilginç hikayesi Prada’nın skinny pantolonları dışında şehrin, Milano’nun kendisi. Zaten bu yüzden sezonun iki en önemli ismi İtalyan değil. Bir tarafta Ralph Lauren, diğer tarafta Thom Browne. İki Amerikalı tasarımcı, erkek modasının kalbi olduğu varsayılan bir şehirde Milano’daki moda günlerinin açılışını ve kapanışını gerçekleştirdi.
İçindekiler
Simone Rocha Floransa’da
Ama Milano’dan önce başka bir durağımız var. Floransa. Erkek moda sezonu teknik olarak Milano’da başlamıyor. Takvim öyle söylüyor olabilir ama ruh hali her zaman önce Floransa’da yoklanıyor. Her haziran, Rönesans’ın kartpostallık şehrine yüzlerce satın almacı, editör, tasarımcı ve gazeteci geliyor. Merkez ise Fortezza da Basso; 16. yüzyıldan kalma bir kale. Dışarıdan bakınca tarihi bir yapı, içerideyse dünyanın en büyük erkek giyim fuarı. İlk kez 1972’de düzenlenen Pitti Uomo, aslında bir moda haftasından çok daha fazlası. Siparişlerin verildiği, yeni markaların uluslararası alıcılara ilk kez kendini gösterdiği, büyük modaevlerinin nabzı ölçtüğü, sektörün kendi içinde konuştuğu bir buluşma noktası. Bir anlamda erkek modasının Cannes’ı ile Basel fuarının arasında bir yerde duruyor. Defileler kadar koridorlar, akşam yemekleri ve sabah kahveleri de önemli.
Pitti’nin ilginç yanı bir yandan İtalya’nın kusursuz terzilik geleneğinin temsil edilmesi; diğer yandan her sezon davet ettiği konuk tasarımcıyla erkek modasının geleceğine dair küçük bir tahminde bulunması. Geçmişte Raf Simons, Virgil Abloh, Craig Green, Martine Rose ve Grace Wales Bonner gibi isimlerin davet edilmesi tesadüf değil. Pitti, çoğu zaman henüz ana akımın tam anlamıyla sahiplenmediği bir fikri erkenden fark edip ona sahne açmayı seviyor.


Bu sezon o sahne Simone Rocha’nındı. İlk bakışta şaşırtıcı bir seçim gibi durabilir. Sonuçta Rocha denince akla önce tüller, inciler, kurdeleler ve Viktoryen romantizm geliyor. Erkek giyiminin en geleneksel buluşma noktasında böyle bir tasarımcı ne arıyordu?
Tam da bu yüzden. Rocha yaklaşık beş yıldır erkek giyimi tasarlıyor ama şimdiye kadar bunu kadın koleksiyonlarının içinde yapıyordu. Erkek müşterisinin markadaki payı giderek büyürken, ilk kez yalnızca erkeklere adanmış bir defile yapmaya hazır hissettiğini söylüyor. Pitti de ona tam bu geçiş anında alan açtı.
Defilenin düzenlendiği Teatro della Pergola da en az koleksiyon kadar anlamlıydı. İtalya’nın en eski opera binalarından biri. Ama Rocha sahnenin ihtişamını değil, kulisini görünür kılmayı tercih etti. Perdeler açılmış, dekorun iskeleti ortaya çıkarılmıştı. “Gösterişli olanla endüstriyel olan arasındaki gerilim ilgimi çekiyor” diyor Rocha. Aslında bu cümle bütün koleksiyonun özeti gibiydi. Çünkü Simone Rocha’nın erkekleri hiçbir zaman sert olmaya çalışmıyor. Onun ilgisini çeken şey, kendi ifadesiyle, “erkekliğin daha kırılgan, daha şefkatli tarafları.” Röportajlarından birinde bunu “Masumiyet, hassasiyet ve şiirselliğin erkek giyimde nasıl bir karşılığı olabileceğini araştırıyorum” diye anlatıyor.


Podyumda rugby formaları vardı ama fırfırlıydılar. İş önlükleri vardı ama üzerlerinde inci düğmeler taşıyorlardı. Kusursuz dikilmiş ceketlerin sırtı beklenmedik şekilde oyulmuştu. Deri önlükler, gömlekler, çiçek işlemeleri, Mary Jane ayakkabılar… Bütün bunlar ilk bakışta “kadınsı” gibi okunabilir. Oysa Rocha’nın erkek gardırobunun en tanıdık parçalarını alıp içlerindeki duygusal ihtimalleri görünür kılmak. Güçten değil, hassasiyetten söz eden bir erkeklik öneriyor.
Belki de bu yüzden Pitti Uomo için daha doğru bir konuk düşünülemezdi. Çünkü bugün erkek modasının en büyük sorusu artık “Takım elbise nasıl değişecek?” değil. “Erkeklik nasıl görünecek?” Simone Rocha’nın Floransa’daki cevabı ise oldukça sakin: Daha yumuşak. Daha şiirsel. Ve düşündüğümüzden çok daha cesur.
Milano’da İki Amerikalı
Dönelim Milano’ya… Moda haftaları çoğu zaman güçle ilgili. Kim geliyor, kim gitmiyor, kim hangi şehirde görünmeyi seçiyor… Bazen bir takvim değişikliği, bir koleksiyondan daha fazla şey anlatır. Milano’nun eskisi kadar “zorunlu durak” olup olmadığı bile konuşuluyor. Tam da böyle bir anda iki Amerikalının gelip Milano’ya yatırım yapması, şehrin hâlâ uluslararası erkek modasının ortak dili olabileceğini hatırlatıyor. Biri Amerikan rüyasının en büyük hikaye anlatıcısı, diğeri ise terziliği çağdaş modanın en deneysel araçlarından birine dönüştüren isim. İkisi de aynı şehirde ama tamamen farklı nedenlerle bulunuyordu.
Ralph Lauren her koleksiyonunda Amerika’yı yeniden icat ediyor. Kovboylar, Ivy League kampüsleri, Long Island yazlıkları, Colorado çiftlikleri… Hepsi gerçek olmaktan çok birer duygu. Milano’daki koleksiyonunda da aynı şeyi yaptı; ama bu kez Amerikan gardırobunu dünyanın dört bir yanından topladığı referanslarla yeniden kurdu. Madras ekoseleri kamuflaj desenleriyle çarpışıyor, Japon boro tekstilleri indigo smokinlere dönüşüyor, safari ceketleri takım elbise kadar zarif durabiliyor, kürek kulüplerini hatırlatan kravatlar sandaletlerle giyiliyordu. Ralph Lauren’ın dünyasında bütün bunlar hiçbir zaman eklektik görünmüyor. Çünkü onun asıl yeteneği, dünyanın farklı kültürlerini Amerikan yaşam tarzının doğal parçalarıymış gibi gösterebilmesi. Başka bir tasarımcıda kolaj gibi duracak fikirler, onda homojen. Ralph Lauren koleksiyonları her zaman zamansız. Trend önermez; yaşam stili önerir. Defileden çıktıktan sonra akılda kalan tek tek kıyafetler değil, “Keşke o adam gibi giyinebilsem” hissi.


Thom Browne ise tam tersi bir yerden yaklaşıyor. Eğer Ralph Lauren hayatın içine bakıyorsa, Browne masallara bakıyor. Palazzo Serbelloni’nin içine kurduğu dünya bir bahçeden daha çok çocukken dizlerinin üzerine çöküp karıncaları izlediğiniz o birkaç dakikanın yetişkinlikte yeniden canlandırılmış haliydi. Arılar, yusufçuklar, kurbağalar, petekler, çiçek işlemeleri… Pixar’ın “A Bug’s Life” filminden ilham aldığını söylemesi bile aslında şaşırtıcı değildi. Çünkü Browne uzun zamandır modayı gerçeklikten çok alegori üzerinden anlatıyor. Onun defilelerinde her zaman bir hikaye vardır; kıyafetler ise o hikayenin karakterleri.
Ve bütün bu teatral dünyanın merkezinde yine terzilik vardı. Browne’un dehası da burada yatıyor. Gri takım elbiseyi 20 yıldır tekrar tekrar yeniden tasarlıyor ama hiçbir sezon aynı görünmüyor. Bu kez ceketlerin arasına arıcı maskeleri, diz hizasında kiltler, dev yusufçuk işlemeleri ve neredeyse couture seviyesinde boncuk işçiliği yerleştirdi. Komik olabilecek fikirleri inanılmaz bir ciddiyetle uyguluyor. Bu yüzden de ortaya kostüm değil, moda çıkıyor.


Moda haftaları artık yalnızca koleksiyonların sergilendiği organizasyonlar değil; insanların seyahat etmeye, aynı odada bulunmaya ve ertesi gün hâlâ konuşmaya değer bulduğu kültürel olaylar olmak zorunda. Ralph Lauren ile Thom Browne’un Milano’ya gelişi de tam olarak bunu sağladı. Defilelerinden bağımsız olarak, takvime yeniden bir ağırlık kazandırdılar. İnsanlara, “orada olmam gerekiyordu” dedirten o eski moda haftası hissini kısa da olsa geri getirdiler.
Mükemmel Terzilik
Bir de Milano’nun her sezon ihtiyaç duyduğu o “sessiz oyuncular” var. Manşetleri kaplamıyorlar belki ama şehrin kimliğini onlar oluşturuyor. Brunello Cucinelli bunlardan biri.
Moda endüstrisi sürekli yenilikten söz ediyor. Cucinelli ise neredeyse 30 yıldır aynı soruyu soruyor: Bir kazak daha iyi nasıl yapılır? Bu yaklaşım ilk bakışta muhafazakar görünebilir ama bugün, lüksün anlamı yeniden tartışılırken oldukça radikal duruyor. Solomeo’daki atölyelerinden çıkan koleksiyonlar, trendlerden çok zamana yatırım yapıyor. İlkbahar/Yaz 2027 de bunun devamıydı. Kum, taş, tütün ve keten tonları; güneşte ağarmış ceketler; neredeyse fark edilmeyecek kadar hafif yapılı terzilik…


Canali ise başka bir İtalyan hikayesi anlatıyor. Son yıllarda erkek modasının en büyük ikilemlerinden biri şu: Takım elbise gündelik hayatın neresinde duruyor? Canali bu soruya takım elbiseyi daha resmi hâle getirerek değil, tam tersine onu gevşeterek cevap veriyor. Bu sezon ceketler neredeyse gömlek hafifliğindeydi. Pantolonlar rahat ama özensiz değildi. Keten, ipek ve yıkanmış yünler sayesinde terzilik, yaz sıcağıyla kavga etmek yerine onunla birlikte yaşamayı öğrenmiş gibiydi. Avrupa’nın rekor sıcaklıklar yaşadığı bir haftada bu yalnızca estetik bir tercih değil, gerçek bir yaşam önerisi gibi. Takım elbiseler de bir zırh değil; nefes alan bir ikinci deri.


Paul Smith ise Milano’nun en İngiliz sesi olmaya devam ediyor. İngiliz modasında mizah çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Paul Smith’in yaptığı şaka yapmak değil gerçi. Kusursuz dikilmiş bir ceketin içine beklenmedik pembe bir astar yerleştirmek, klasik bir gömleği suluboya tonlarına boyamak ya da terziliği tatil gardırobuyla aynı cümlede kullanabilmek onun espiri anlayışı. Bu sezon da koleksiyon tam olarak böyle ilerliyordu. Paul Smith hâlâ erkek giyiminin en büyük iyimserlerinden biri.


Sonra Ümit Benan vardı. Milano’nun içinde ama aynı zamanda biraz dışında.
Yıllardır koleksiyonlarını yalnızca kıyafet olarak değil, karakterler üzerinden kuruyor. Bu sezon da podyuma çıkanlar modelden çok bir filmin oyuncuları gibiydi. Benan’ın ilgisini çeken sokakta karşılaşabileceğiniz, biraz dağınık, biraz romantik, biraz yalnız adamlar. Bu yüzden koleksiyonlarında terzilikle iş kıyafetleri, askeri referanslarla pijama rahatlığı, Akdeniz melankolisiyle şehir hayatı yan yana durabiliyor.


Tutkulu İtalyanlar
Dolce & Gabbana’nın İtalya’sı biraz Sicilya, biraz Cinecittà, biraz yaz tatili, biraz da eski kartpostallar… Domenico Dolce ve Stefano Gabbana yıllardır aynı hayali yeniden kuruyorlar. Bu sezon da değişen pek bir şey yoktu; yalnızca hava daha sıcaktı.
Dolce & Gabbana’nın İlkbahar/Yaz koleksiyonunun adı “Vacanze Siciliane” (Sicilya Tatili) ve moodboard’u neredeyse tamamen Sicilya’nın kendisi: Taormina, limonlar, eski kartpostallar, yaz öğleden sonraları, kıyı kasabaları, siyah yas kıyafetlerinden beyaz yaz giysilerine uzanan tipik Sicilya renk hikayesi. Defilenin dekoru bile Taormina kıyılarını ve antik sütunları çağrıştırıyordu.

File atletler, transparan trikolar, pijama pantolonları, kısa şortlar, gevşek keten takımlar… Koleksiyon neredeyse Akdeniz sıcağına verilmiş estetik bir cevap gibiydi. Erkek bedeni yeniden görünür hale gelirken Dolce & Gabbana da kendi doğal alanına geri dönüyor. İkili erkek giyimini hiçbir zaman fazla entelektüelleştirmedi. Arzu, gösteriş ve İtalyan özgüveni onlar için hâlâ en güçlü tasarım araçları.
Giorgio Armani’nin vefatının ardından markanın erkek koleksiyonunu uzun yıllardır onun en yakın çalışma arkadaşlarından olan Leo Dell’Orco hazırladı. Moda dünyası her sezon yeni bir erkeklik tanımı peşinde koşarken Armani’nin buna pek ilgisi yok gibi görünüyor. Onun ilgisini çeken şey hâlâ hareket. Kumaşın yürürken nasıl davrandığı, ceketin omuzdan nasıl düştüğü, pantolonun ayakkabının üzerine nasıl kırıldığı… Bu sezon da yumuşak omuzlar, ipek karışımlı ceketler ve geniş ama ölçülü pantolonlarla, neredeyse kırk yıldır savunduğu fikri yeniden hatırlattı: Şıklık, rahatlığın karşıtı değildir.

Prada ve Yeni Eğilimler
Erkek giyiminde oranlar değişiyor. Bu sezon olan kesinlikle buydu. Bir süredir erkek modasını ele geçiren devasa siluetler geri çekilirken ceketler küçüldü, pantolonlar inceldi, beden görünür hale geldi. Prada’nın ardından sezon boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkan scoop-neck yakalar, transparan örgüler ve daha dar siluetler biraz da bunun sonucu gibi.
“Gereksiz tasarım yok. Tek bir fikir” defile sonrasında Miuccia Prada’nın söylediği sözlerin başında geliyor. Miuccia Prada ve Raf Simons’un İlkbahar/Yaz 2027 erkek koleksiyonu; seçme, bilinçli karar verme ve niyet kavramları üzerine inşa edilmiş. “Burada amaç azaltmak değil, özü damıtmak; temel olana, bilinçli olana ve anlam taşıyana ulaşmak” yazıyordu defile notlarında.


Prada bu sezon aslında çok basit bir soru soruyor: Bir jean pantolonu gerçekten yeniden tasarlamak mümkün mü? Miuccia Prada ile Raf Simons’un cevabı evet. Ve bunu hepimizin zaten tanıdığı parçaları yeniden düşünerek yapıyorlar. Beyaz jean’ler, denim ceketler, tişörtler, ince trikolar… Erkek gardırobunun en sıradan üyeleri, bu kez gereksiz bütün ayrıntılarından arındırılmış şekilde karşımıza çıkıyor. Koleksiyonun omurgasını da tam olarak bu oluşturuyor. Daha az parça, daha az gösteriş ama çok daha net bir fikir. Az malzeme, kusursuz uygulama.


Koleksiyona bakarken ister istemez Raf Simons’un tasarım hafızasına dönüyorsunuz. Dar siluetler, yüksek yakalı ince trikolar, jean’ler, neredeyse steril sayılabilecek bir sadelik… Bunlar onun 1990’lardan beri peşinden gittiği fikirler. Ancak bu kez nostaljik görünmüyorlar. Zamana direnen bu parçalar, bu kez ne belirli bir döneme ne de tek bir işleve ait olmayı kabul ediyor. Defile boyunca aksesuarların bile kıyafetten bağımsız davranmadığını fark ediyorsunuz. Çantalar, kemerler, ayakkabılar… Her şey aynı siluetin içinde eriyor. Prada’nın son yıllarda sık sık yaptığı gibi mesele tek tek ürünler değil; bütünü oluşturan oranlar. Prada bildiğimiz parçaların içine biraz daha dikkatle bakmayı öneriyor. Miuccia ve Raf’ın “berraklık” dediği şey de bu. Daha az tasarlamak değil, dikkati gerçekten önemli olana yöneltmek.
Bir yanda Ralph Lauren’in romantik Amerikası, diğer yanda Thom Browne’un sürreal bahçesi. Prada’nın minimalizmi ile Dolce & Gabbana’nın Akdeniz hedonizmi arasında gidip gelen bir hafta. Ve bütün bunların üzerinde 38 derecelik bir güneş.
Şortun Yükselişi: İlkbahar/Yaz 2026’nın Yeni Silüetleri





