Paris’in kült semtlerinden Montmartre’da Ocak ayında açılan Norveç-Türk karması Bonne Montmartre, kısa sürede kentin en gözde mekanlarından biri oldu. Üçüncü nesil kahveleri ve İskandinav usulü lezzetleriyle Paris’e yolu düşenleri bekliyor…

Paris’in ruhunu hâlâ en sahici haliyle koruyan semtlerinden Montmartre’ın kıvrımlı sokaklarında, iki genç insanın kesişen hikâyesi bugün şehrin en sıcak duraklarından birine dönüşüyor. Norveç’ten gelip Le Cordon Bleu’da gastronomi eğitimi alan şef Malin Gimle Labraten ile yönetmenlik hayaliyle Paris’e gelen barista Serdar Öztürk’ün yolu, tam da bu hayalin eşiğinde kesişiyor.

Serdar’ın zihninin bir köşesinde yıllardır duran “kendi kafesini açma” fikri, Malin’in mutfağıyla tanıştığı anda somut bir hedefe dönüşüyor. Ardından kader onları Montmartre’da eski bir kasap dükkânına getiriyor. Bugün Bonne Montmartre olarak bildiğimiz bu mekân, baştan aşağı el emeğiyle, sabırla ve tutkuyla yeniden inşa ediliyor. İkili yalnızca menüyü değil, mekânın ruhunu da birlikte kuruyor: Moloz kırıyor, duvar boyuyor, her detayı kendi elleriyle şekillendiriyor.

Ocak ayında fırından çıkan kakuleli çöreklerin kokusu, özenle demlenen kahvelerle buluştuğunda Bonne Montmartre, kısa sürede önce mahallenin, ardından tüm şehrin diline düşüyor. Bugün burası, yalnızca iyi kahve ve lezzetli tabaklar sunan bir adres değil; hayalin, emeğin ve tesadüflerin kusursuz uyumuyla hayat bulmuş bir hikâyenin kendisi.

Yolu Paris’e düşenler için Bonne Montmartre, sadece uğranacak bir kafe değil, hissedilecek bir deneyim.

Bonne Montmartre
Paris’in Yeni Gözdesi: Norveç Türk Karması Bonne Montmartre

Önce sizi tanıyalım. Biriniz Norveç’ten biriniz Türkiye’den geliyorsunuz, Paris’te yollarınız nasıl kesişti?

Malin Gimle Labraten: Ben Cordon Bleu’de aşçılık eğitimi alıyordum, Serdar ise yönetmenlik eğitimi için buradaydı. Şehre geldikten yaklaşık üç ay sonra tanıştık, o zamandan beri beraberiz.

Bonne Montmartre fikri ne zaman ve nasıl doğdu peki?

Malin Gimle Labraten: Yaklaşık beş yıl önce doğdu. Serdar’ın uzun zamandır bir kahve açma hayali vardı; hatta Paris’e gelmeden önce İstanbul’da da bunu gerçekleştirmeyi düşünüyormuş. Paris’e geldikten sonra bu hayal biraz arka planda kalsa da sanırım biz tanıştıktan sonra bu fikir yeniden canlandı. Benim pişirdiklerim, onun hayalini tekrar ciddiye almasını sağladı.