Asırlık kahve kokusunun izinde, kıtalar arası yolculuğa davetlisiniz. Tarihe yön veren isimlerin müdavimi olduğu, dünyanın en eski ve ikonik kafelerini keşfedin.
Kahve için bir kültür elçisi desek yeridir… İlk kez Etiyopya’da bulunmasının ardından yolu önce İstanbul’a, ardından Avrupa’ya düşmüş; oradan da yeni kıta Amerika’ya uzanarak tüm dünyayı sarmış. En koyu sohbetlerin eşlikçisi olmaktan yalnız başına keyif çatmaya kadar günün her anında tüketilebilen bu içecek zamanla o kadar yüksek değer görmüş ki evlere sığmamış. Sırf kahve tüketmek için özel mekanlar açılmış. Günümüzde kafe olarak gittiğimiz bu yerler, yalnızca kahvenin yapıldığı ve sohbet edildiği mekanlar olarak yayılmaya başladığı andan itibaren çok sevilmiş. Aşağıda sıraladığımız dünyanın en eski kafelerinin her biri açıldıklarının üzerinden yüzlerce yıl geçse de hâlâ bulundukları şehirlerin birer kültür nişanesi özelliğinde. Özellikle listenin en başındaki isim, kafe tarihinin sandığınızdan çok daha eskilere ve tanıdık topraklara uzandığını kanıtlayarak sizi çok şaşırtacak…
Dünyanın En Eski Kafeleri
Tahmis Kahvesi – Gaziantep
Avrupa’nın mermer masalı kafelerinden çok daha önce, dünyada ilk kahve içmek için açılan ve günümüzde hizmet sunmaya devam eden en eski kahve noktası Tahmis Kahvesi. Gaziantep’in tarihi dokusuna 1635 yılından beri tanıklık eden bu özel mekanın isminin anlamı ise kahvenin dövüldüğü yer demek. Yüzyıllar boyunca iki büyük yangın atlatmasına rağmen her defasında aslına uygun şekilde ayağa kaldırılan bu yapı, şehrin sosyal hafızasının merkezi konumunda. Öyle ki, halk arasındaki bir rivayete göre IV. Murat’ın Bağdat Seferi sırasında burada mola verip kahve içtiği söylenir.
Mimari açıdan yüksek tavanları, ahşap sütunları ve üst katında yer alan asma localarıyla klasik Osmanlı sivil mimarisinin en özgün örneklerinden biri olan Tahmis Kahvesi’nin menüsünde tartışmasız en dikkat çeken kahvesi, yabani çitlenbik tohumlarının dövülmesiyle hazırlanan ve kafein içermeyen meşhur Menengiç Kahvesi. Yanında ikram edilen zahter, leblebi ve yöresel kuruyemişlerle sunulan bu özel lezzetin yanı sıra kendilerinin kavurduğu Türk Kahvesi de en sevilen bir diğer lezzet.


Le Procope – Paris, Fransa
Şehrin en hareketli noktasında 1686 yılından beri hizmet veren Le Procope, Paris’in ilk kafesi. Adeta bir tarih müzesi gibi olan bu mekan, Francesco Procopio dei Coltelli tarafından açılması ile Aydınlanma Çağı’nın entelektüel merkezi olarak nam salmış. Voltaire’den Rousseau’ya, Benjamin Franklin’den Napoléon Bonaparte’a kadar dünya tarihini değiştiren isimlerin müdavimi olduğu bu yerde, Voltaire’in mermer masası hâlâ yerinde duruyor. Hatta Napoléon’un genç bir subayken ödeyemediği borcuna karşılık bıraktığı şapkasını girişin hemen sağındaki camekanda görebilirsiniz.


Mimari açıdan da 18. yüzyılın ihtişamını korumaya devam eden kafede, kırmızı kadife döşemeler, kristal avizeler ve dönemin ruhunu yansıtan portreler dikkat çekiyor. Fransız Devrimi’nin fikirsel temellerinin atıldığı bu odalarda bugün hâlâ geleneksel Fransız mutfağının seçkin örneklerini deneyimleyebilirsiniz. Özellikle ağır ateşte pişen dana yanağı ve klasik Fransız soğan çorbası, mekanın tarihi atmosferine eşlik eden imza lezzetleri arasında.


Cafe Florian – Venedik, İtalya
San Marco Meydanı’nda 1720 yılında kapılarını açan Caffè Florian, İtalya’nın en eski kafesi olma unvanını taşıyor. Konumundan dolayı ‘Venedik’in oturma odası’ olarak anılan bu tarihi mekan, açıldığı dönemde kadın müşterileri kabul eden tek kafe olmasıyla da biliniyor. Tarih boyunca Casanova, Lord Byron, Goethe ve Charles Dickens gibi pek çok efsane ismin masalarında vakit geçirdiği kafe, sanat ve edebiyat dünyasının kalbinin attığı yerlerden biri. Hatta 1895 yılında Venedik Bienali fikrinin bu kafenin masalarında doğduğu söylenir.

Tematik odalarıyla sarayı andıran Florian’da, Sala del Senato (Senato Salonu) ile Sala degli Specchi (Aynalar Salonu) gibi bölümlerin yaldızlı süslemeleri, büyük aynaları ve el yapımı duvar fresklerinin her biri 18. yüzyıl Venedik ihtişamını sürdürüyor. Buraya geldiğinizde Florian’ın meşhur orkestrası eşliğinde meydanı izlerken, gümüş tepsilerde sunulan sıcak çikolatasından deneyimleyerek kendinizi Venedik tarihinin bir parçası gibi hissedebilirsiniz.

Cafe Tortoni – Buenos Aires, Arjantin
Buenos Aires’in en eski ve en prestijli kafesi olan Café Tortoni, 1858 yılından bu yana Avenida de Mayo üzerinde Arjantin’in kültürel ruhunu temsil ediyor. Fransız göçmen Touan tarafından açılan ve ismini Paris’teki adaşından alan mekan, ‘La Peña del Tortoni’ olarak bilinen sanatçı topluluğuna ev sahipliği yapmasıyla ün kazandı. Jorge Luis Borges, Julio Cortázar ve efsanevi tango sanatçısı Carlos Gardel gibi isimlerin müdavimi olduğu bu kafe, bir dönem Latin Amerika’nın en önemli entelektüel merkeziydi. Bugün bile Borges, Gardel ve şair Alfonsina Storni’nin balmumu heykellerini, zamanında hep oturdukları masada görmeniz mümkün.


Devasa Tiffany vitrayları, meşe ağacından mobilyaları ve mermer masalarıyla tipik bir 19. yüzyıl atmosferine sahip olan Tortoni, nostaljik havasını korumada oldukça başarılı. Mekanın bodrum katındaki La Bodega adlı sahnesinde hâlâ düzenli olarak profesyonel tango gösterileri düzenleniyor. Menüsünün en meşhur ve nostaljik ikilisi ise Chocolate con Churros.


Caffè Gambrinus – Napoli, İtalya
Şehrin büyük meydanı Piazza del Plebiscito’nun yanı başında 1860 yılından beri hizmet veren Caffè Gambrinus, şehrin en eski kafesi olmakla kalmayıp aynı zamanda Napoliten yaşam sanatının bir sembolü. Bu tarihi mekan, Belle Époque döneminde Oscar Wilde, Ernest Hemingway ve Jean-Paul Sartre gibi dünya devlerini ağırlamış günümüzde hâlâ İtalya cumhurbaşkanlarının Napoli ziyaretlerinde geleneksel olarak uğradıkları noktalardan biri olmasıyla ayrı bir öneme sahip. Kafenin dikkat çeken geleneklerinden biri, ihtiyaç sahibi olanlar için bir fincan kahvenin önceden ödenip bırakıldığı ‘Caffè Sospeso’ geleneğinin doğduğu yer olması.
Sanat galerisini andıran iç mekanı altın varaklı süslemeler, devasa aynalar ve tavan freskleriyle kaplı. 19. yüzyılın sonlarında dönemin en iyi sanatçıları tarafından dekore edilen salonları, Neoklasik tarzın tüm ihtişamını yansıtıyor. Menüsünde ise Napoli’nin gastronomi mirasının en seçkin örnekleriyle karşılaşmanız mümkün; özellikle fıstık kremasıyla servis edilen Caffè alla Nocciola ve kat kat çıtır dokusuyla damaklarda iz bırakan Sfogliatella, Gambrinus’un vazgeçilmez imza lezzetlerinden.


Café Central – Viyana, Avusturya
Viyana’nın meşhur kahve kültürünün en görkemli temsilcilerinden biri olan Café Central, 1876 yılından bu yana Ferstel Sarayı’nın zemin katında ziyaretçilerini ağırlıyor. Edebiyatçılar Kafesi olarak bilinen bu mekan; Troçki, Freud ve Stefan Zweig gibi isimlerin uğrak noktası olmasıyla tarihe damgasını vurmuş. Hatta Avusturyalı yazar Peter Altenberg’in kafeye olan tutkusu o kadar büyükmüş ki, bugün girişin sizi karşılayan gerçek boyutlu heykeliyle hâlâ orada.
Görkemli atmosferiyle tipik bir Neo-Rönesans örneği sergileyen Café Central, devasa sütunları ve kemerli tavanları ile Venedik saraylarını andırıyor. Menüsünde ise efsanevi “Apfelstrudel” (elmalı turta) ve imparatorun favorisi “Kaiserschmarrn” gibi klasik lezzetler başrolde. Ancak belirtmekte fayda var; mekan bugünlerde detaylı bir yenilenme sürecine girdi. Resmi duyurularına göre Café Central, kapılarını bu yılın sonbahar aylarında yeniden açmayı planlıyor.


Kavarna Slavia – Prag, Çek Cumhuriyeti
Prag’ın ikonik yapılarından biri olan Ulusal Tiyatro’nun hemen karşısında, Vltava Nehri kıyısında yer alan Kavarna Slavia, 1881 yılından bu yana şehrin kültürel ve siyasi hayatının nabzını tutuyor. Çek entelijansiyasının merkezi olarak kabul edilen bu kafe; meşhur yazar Franz Kafka, Nobel ödüllü şair Jaroslav Seifert ve eski devlet başkanı Václav Havel gibi isimlerin değişmez adresiymiş. Hatta Nazım Hikmet’in Prag’da yaşadığı dönemde burayı sıklıkla ziyaret ettiği ve birçok şiirini burada kaleme aldığı da bilinenler arasında. Özellikle 1968 Prag Baharı ve Kadife Devrim dönemlerinde muhalif düşüncelerin filizlendiği bir buluşma noktası olması, Slavia’yı Çek tarihinin yaşayan bir tanığı haline getirmesinin nedenlerinden.
Mekanın iç tasarımı, 1930’larda geçirdiği dönüşüm sonrası zarif Art Deco stiline sahip. Geniş pencerelerinden görünen Prag Kalesi ve Charles Köprüsü manzarası, kafenin sade atmosferini tamamlıyor. Menüsünde ise geleneksel Çek mutfağının vazgeçilmezleri olan taze elmalı strudel ve zengin kahve çeşitleri dikkat çekiyor. Akşam saatlerinde mekana eşlik eden canlı piyano müziği, konuklarını şehrin nostaljik ve entelektüel derinliğine davet ediyor.


New York Café – Budapeşte, Macaristan
Budapeşte’de 1894 yılında kapılarını açan New York Café, Erzsébet Bulvarı üzerindeki heybetli New York Sarayı’nın giriş katında yer alıyor. Bir dönem Macar edebiyatının ve gazeteciliğinin gayriresmî merkezi olan bu mekan o kadar popülermiş ki; efsaneye göre yazar Molnár Ferenc, kafenin kapıları bir daha asla kapanmasın diye anahtarları Tuna Nehri’ne atmış. 20. yüzyılın başında yazarların, şairlerin ve sanatçıların masalarda sabahladığı, editörlerin yazıları burada düzelttiği bu kafe, şehrin entelektüel altın çağının tanıklarından.
‘Dünyanın en güzel kafesi’ unvanını defalarca göğüsleyen mekan, mimarisiyle kafeden ziyade bir kraliyet sarayını andırıyor. Tavanlarındaki özel motifli freskler, altın varaklı kabartmalar, mermer sütunlar ve kristal avizeler içeri girenleri Barok ihtişamı ile karşılıyor. Menüde ise Macar mutfağının klasik tatlıları başrolde; özellikle çikolata ve kayısı uyumuyla bilinen Sachertorte ve kat kat dokusuyla meşhur Dobos Cake. Budapeşte ziyaretinizde New York Café’de bir fincan kahve içerek bu özel deneyimi siz de yakalayın.


Confeitaria Colombo Copacabana – Rio de Jenario, Brezilya
Rio de Janeiro’nun 1894 yılından beri değişmeyen adresi olan Confeitaria Colombo, Brezilya’nın ‘Belle Époque’ dönemindeki ihtişamının günümüze ulaşmış en canlı kanıtı. Şehrin tarihi merkezinde yer alan bu görkemli yapı, açıldığı günden itibaren Brezilya’nın entelektüel, politik ve sanat dünyasının buluşma noktası olmuş durumda. Kraliçe II. Elizabeth’ten Belçika Kralı I. Albert’e kadar pek çok önemli ismi ağırlayan mekan, Rio’nun sosyal hayatına yön veren tam bir prestij sembolü.
Belçika’dan getirilen devasa kristal aynaları, oymalı ahşap mobilyaları ve tavanındaki görkemli vitraylarıyla misafirlerini büyüleyen Colombo, konuklarına tam anlamıyla görsel şölen sunuyor. Özellikle Art Nouveau tarzındaki süslemeleri ve yerden tavana kadar uzanan rafları, mekanın 19. yüzyıl atmosferini korumaya devam ediyor. Buraya geldiğinizde denemeniz gerekenler arasında Portekiz mutfağının mirası olan ve geleneksel yöntemlerle hazırlanan Pastéis de Nata ile Brezilya’nın meşhur tavuklu atıştırmalığı Coxinha öne çıkıyor.

Cafe Imperial – Prag, Çek Cumhuriyeti
Prag’ın en görkemli yapılarından biri olan Art Deco Imperial Hotel’in bünyesinde 1914 yılında açılan Café Imperial, şehrin kahve kültüründeki en köklü yerlerden biri. Franz Kafka’nın müdavimi olduğu bir diğer mekan Cafe Imperial, asrı aşan geçmişiyle şehrin entelektüel mirasını taşıyor. Burası sadece bir kafe değil, aynı zamanda ünlü Şef Zdeněk Pohlreich’in dokunuşuyla modern Çek mutfağının en iyi örneklerinin sunulduğu prestijli bir restoran.

Mekanın en çarpıcı özelliği, dünyada eşine az rastlanır değerli seramik ve mozaik süslemeleri. Duvarları kaplayan 1914 yapımı orijinal Art Nouveau seramikleri ve tavanlardaki mozaikler bir araya geldiğinde oryantalist motiflerle bezenmiş bir saray atmosferini andırıyor. Cafe Imperial’da mutlaka denenmesi gereken lezzetler arasında el yapımı pastalar ilk sırada.

Majestic Cafe – Porto, Portekiz
Porto’nun en işlek caddelerinden Rua de Santa Catarina’da 1921 yılında açılan Majestic Cafe, Portekiz’in Art Nouveau mimarisindeki ustalığını gözler önüne seriyor. İlk açıldığında ‘Elite’ ismiyle seçkin bir kitleye hitap eden mekan, daha sonra bugünkü adını alarak şehrin entelektüel ve sanatsal belleğinde sarsılmaz bir yer edindi. J.K. Rowling’in Porto’da yaşadığı yıllarda Harry Potter serisinin ilk taslaklarını bu masalarda yazdığının ortaya çıkmasıyla kafe, dünya çapında popüler kültür durağına dönüştü.
İçeri adım attığınızda sizi karşılayan kavisli ahşap çerçeveler, deri döşemeli banklar ve devasa aynalar, 1920’lerin ışıltılı atmosferini günümüze taşıyor. Mekanın öne çıkan lezzetleri arasında yoğun kıvamlı sıcak çikolata ve Fransız usulü kızarmış ekmeğin Portekiz yorumu olan Rabanadas Majestic gösteriliyor.

Caffè Reggio – New York, ABD
Burası New York’luları espesso ile tanıştıran kafe! Greenwich Village’da 1927 yılında kapılarını açan Caffè Reggio’nun kurucusu Domenico Parisi, İtalya’dan getirdiği ve Amerika’daki ilk espresso makinesi olduğu söylenen antika makineyle bu kültürü şehre tanıtan isim. Tarihi boyunca birçok filme doğal bir set olan kafe; Baba II ve Inside Llewyn Davis gibi yapımların sahnelerine ev sahipliği yapmış. Ayrıca müdavimleri arasında Bob Dylan ve Jack Kerouac gibi Beat Kuşağı’nın efsanevi isimlerinin bulunması mekana derin bir bohem karakter kazandırmış.
İçerisi loş ışıkları ve 16. yüzyıl İtalyan Rönesans tablolu duvarlarıyla New York’un dinamizminden tamamen kopuk, zamansız bir mekan gibi. Menüsünde tahmin edebileceğiniz gibi köklü geçmişine sadık kalınarak hazırlanan espresso çeşitleri ve ev yapımı Canolli başrolde.







