Bilge Bengisu Öğünlü ve Reha Öğünlü, Amerika’da başlayan bir merakı Urla’nın toprağına taşıdı. Günümüzde Urlice, bağdan şişeye uzanan emeğin, yerel üretime duyulan inancın ve Urla’nın dönüşüm hikâyesinin önemli tanıklarından biri.

Urla’nın bugünkü gastronomi ve şarap haritası içinde Urlice’nin özel bir yeri var. Bilge Bengisu Öğünlü ve Reha Öğünlü’nün Amerika yıllarında filizlenen şarap merakı, zamanla Urla’nın İçmeler bölgesinde kök salan bir aile işletmesine dönüştü. Ben de onları ilk olarak aylık basılan, gastronomi seyahat içerikler üreten bir derginin, 2006 yılında yayınlanan bir sayısında gördüm. Hatta birkaç hafta sonraki seyahatimi Urlice’yi görmek, Bilge ve Reha Öğünlü ile tanışmak üzerine planladım. Dostane yaklaşımları ve Ege sıcaklığı ile bizleri karşılamalarının üzerinden tam 20 yıl geçti. 

Bilge’nin mimarlıktan gelen problem çözme becerisi, Slow Food’a ve yerel üretime duyduğu derin bağlılıkla birleşirken; Reha’nın Napa ve Sonoma’da edindiği izlenimler, Urlice’nin küçük, karakter sahibi ve bağla iç içe kalan yapısını şekillendirdi. Bugün Urlice, kendi bağında, kendi yetiştirdiği üzümlerle üretim yapan şato tarzı yaklaşımıyla dikkat çekiyor. Cabernet Sauvignon, Chardonnay, Şiraz ve Bornova Misketi gibi üzümler, burada sadece birer çeşitten ziyade; Urla teruarının farklı yüzlerini gösteren anlatıcılara dönüşüyor. Bilge ve Reha Öğünlü için şarap, toprağın, emeğin, sabrın ve insanın bir araya geldiği tılsımlı bir birliktelik.

Bu söyleşide Urlice’nin kuruluş yıllarını, Urla Bağ Yolu’nun ilk günlerini, organik bağcılığı, Slow Food düşüncesini, şato tipi üretimi, Urla’nın değişen gastronomi sahnesini ve yıllar içinde bir bağın insana öğrettiği sabrı konuştuk. Bilge ve Reha’nın anlattıkları, aynı zamanda Urla’nın köklerine dönüş macerasının da samimi bir kaydı. Sözü onlara bırakıyorum.

Urlice
Urlice

Bilgeciğim, Urlice fikri ilk ortaya çıktığında çevrenizdeki insanların tepkisi ne oldu? “Bunlar ne yapıyor?” diyenler olmuş muydu? 

Bilge Bengisu Öğünlü: Tam olarak “Urlice” adı konulmasa da ülkeye geri dönüp bağcılık yapma fikri, oradaki arkadaşlar arasında bir şaşkınlık yarattı tabii. Bu güzel ülkenin (ABD) nimetlerini bırakıp eski ülkelerine ne diye dönüyor bunlar, diyenler oldu. Belki biraz da kendi inançlarını sorgulamalarına sebep olmuştur. Ama Türkiye’deki yakın çevremiz büyük heyecan ve destek gösterdi.

Amerika yıllarında gezdiğiniz bağlar ve şaraphaneler arasında sizi en çok etkileyen yer hangisiydi Reha? Oradan Urlice’ye taşıdığınız bir fikir oldu mu? 

Reha Öğünlü: ABD’de, Napa ve Sonoma gibi şarap bölgelerinde irili ufaklı epey şaraphane gezdim. Bunların bıraktığı izlenim şuydu: Şarap üretimi yapılabilir fakat bunun aynı zamanda satılması için turizm ayağının kullanılması şart. Urlice’nin inşaatına ve kurulumuna başlarken, küçük bir aile işletmesi şeklinde olması ve öyle kalması gerektiğini düşündüm.

Mimarlıktan bağcılığa geçmek oldukça radikal bir karar. Bugün dönüp baktığınızda bu iki disiplin arasında nasıl bir benzerlik görüyorsunuz? 

Bilge Bengisu Öğünlü: Gördüğüm en önemli benzerlik “problem çözme”. Mimarlar sürekli teknik, malzeme, bütçe ve yaratıcı dürtüler; artı nihai kullanıcının ihtiyaç ve arzularından oluşan bir beşgen etkileşim içinde fonksiyon etme durumundadır. Şarap üretimi bu kadar kompleks olmasa da ben çok benzer taraflar görüyorum. Örneğin şarap üretiminde, her ne kadar teruar ve o yılki iklimsel durum malzemeyi, yani üzümün kalitesini etkiliyor olsa da, üzüm yetiştiricisinin ve yapımcısının (Fransızlar bu iki işi beraber götüren çiftçilere “vigneron” diyor) elinde bununla baş edebilecek bazı teknikler var. Ama esas önemli olan neye ulaşılmak istendiği, ne arzu edildiği. Vigneron, bağın ve toprağın o sene verdiği malzemeyi nereye taşımak istiyor? İşte burada yaratıcı ve felsefi süreç denkleme giriyor.

Urlice Turkeywine Urla Nyt
Urlice

Bölgenin ilk üreticilerinden olduğunuzu çok net hatırlıyorum. Şarap üretmeye başladığınız ilk yıllarda sizi en çok zorlayan şey neydi? İklim mi, bürokrasi mi, yoksa insanları ikna etmek mi? 

Reha Öğünlü: Kurulum sırasında bizi en çok zorlayan şey bürokrasi idi diyebilirim. İzinleri almamız neredeyse iki yıl sürdü. Çünkü ne biz mevzuat konusunda tecrübeliydik ne de kurumlar bizim gibi butik, şato tarzı işletmelere aşinaydı. Biz ilklerden biriydik. Birçok bilinmezi beraber aştık.

Urlice’nin kuruluş hikâyesine baktığınızda, hâlâ ilk günkü heyecanı hissettiğiniz bir an ya da duygu var mı? 

Bilge Bengisu Öğünlü: Mahzenimizden 2006 veya 2009, hatta bazen daha da eski bir şarabı açarken ben ilk günkü gibi, belki daha da çok heyecan duyuyorum. O şarabın nasıl değiştiği, aslında tüm yılların emeğinin, kaygısının ve sevincinin bir özeti. 

Bağda dolaşırken sizi en çok mutlu eden an nedir? Üzümlerin olgunlaşması mı, hasat mı, yoksa ilk şarabın fıçıya girdiği gün mü?

Bilge Bengisu Öğünlü: Ne güzel bir soru. Benim için üzümün olgunlaşmasını izlemek, hasarsız, kazasız belasız hasat gününe gelmesini görmek tabii ki en mutlu an. Üzüm yetiştiriciliğinde o kadar çok emek var ki… Yıllar önce Bozcaada’yı gezerken, elleri toprak gibi çatlamış, yüzü güneşten kavrulmuş yaşlı bir bağcı amcayı unutamıyorum. Bana “Bu omcaların her birine yedi kere yanaşıyorum” demişti. Yani bir üretim yılı içinde, binlerce omca arasında her bir omcayı yedi kere seviyor, okşuyor, otunu alıyor, çapalıyor, buduyor, bordosunu, kükürdünü atıyor, piçini alıyor; yağmur yağınca tekrar kükürdünü atıyor, tekrar otunu alıyor… Bazı yıllar bu yedi kere yanaşmalar on ikilere ve hatta daha çoğuna çıkıyor. Yani büyük emek var. İyi bir ürün almak ümidi var. Hasatta ise bazen sevinç, bazen hüsran var. Hüsran olduğunda da sevdiğim bir deyiş var: Çiftçinin ümidi hep “öbür seneye”… Dolayısıyla çiftçi için toprağa bağlılık ve gelecek sezonun bereketi her zaman tazedir. Bu ümit onu genç tutar.

Bir şarabın teknik olarak kusursuz olması ile karakter sahibi olması arasında seçim yapmak gerekse hangisini tercih edersiniz? 

Reha Öğünlü: Bir üretici, bir bağ sahibi olarak şarabın karakter sahibi olmasının bir şaraphane için en önemli faktör olduğunu düşünüyorum. Kusursuz olması hiç önemli değil; ancak karakter sahibi olması ve teruarını, o yılı yansıtabilmesi önemli. Uygulamaların, seçilmiş olan üretim sürecinin ve üretim ekibinin tercihlerinin yansıttığı karakter ile doğanın verdiği karakterin birleşiminden iyi bir stil ortaya çıkması, benim gözümde en önemli faktör. 

Urlice Turkeywine Urla Nyt
Bradley Secker / Panos Fotos

Urla Bağ Yolu’nun ilk yıllarında yaşadığınız ve bugün dönüp baktığınızda gülümseten bir anınız var mı? 

Reha Öğünlü: Urla Bağ Yolu’nun ilk kurulum aşamasında, toplantılarımızda beş şaraphane sahibi olarak aramızda geçen tartışmaların komik, gülümseten yanlarını unutmuyorum. Bunlar bizim için çok güzel anılar. Mesela bir toplantıda, bir arkadaşımızın bir diğerinin üzerine süpürge sapıyla yürümesi hepimizi kahkahalara boğmuştu. Anlaşamadıkları nokta ise aslında çok komik ve önemsiz bir şeydi.

Bilge Bengisu Öğünlü: Türkiye’ye döndüğümüz ilk yıllarda bağları dikerken, Urla’nın bağcılık geleneğinin tam da içinden gelen duayen abilerimiz bize yardımcı oluyorlardı. Bağcılığı dededen öğrenmiş, görmüş geçirmiş bu yaşlı abiler bize biraz kuşkuyla bakıp, “Bu çaylaklar bu işi nasıl yapacak acaba?” diye düşünmeden edemiyorlardı. Biz ise modern dünyanın bilgisini kuşanmış, Urla’nın antik topraklarında bağcılığı yeniden filizlendirmeye soyunmuştuk. Asmaların dikim sıklığı üzerinde bir türlü anlaşamıyorduk. Biz sık dikim istiyorduk, onlar ise Urla’nın gerçeklerini bilerek daha aralıklı bir dikim taraftarıydılar. Ama biz son sözü söyledik. Bağlar bizim istediğimiz sıklıkta dikilecekti. Dikim başladı. Öğlen bazı işler için kasabaya indik. Geri döndüğümüzde, abilerin dikim sıklığını kendi bildikleri gibi artırıp dikime o şekilde devam ettiklerini gördük. Şok, şok, şok! Sonunda ortada bir yerde anlaştık ve sanırım bu bizim için en doğru karar oldu.

Türkiye’de şarap kültürü sizce son 20 yılda nasıl değişti? İnsanlar artık şaraba farklı mı yaklaşıyor? 

Reha Öğünlü: Geriye baktığımda, geçen 24 yılda Türkiye’de şarap kültürünün çok yavaş geliştiğini görüyorum. Bu, bize gelen misafirlerimizin şaraba yaklaşımlarında ve süregelen tadımlarda onlarla olan diyaloglarımda belirginleşen şeylerden biri. Fakat şunu da söylemem gerekiyor; merak eskiye nazaran çok daha fazla. En azından insanlar artık “Ben pek anlamam” deyip kenara çekilmiyor, öğrenmek için büyük gayret gösteriyorlar.

Urlice
Urlice

Bilgeciğim Slow Food hareketi sizin için sadece gastronomik bir yaklaşım mı, yoksa bir yaşam biçimi mi?

Bilge Bengisu Öğünlü: ABD’de yaşarken Farmers Markets ve Food Co-ops gibi, zehirsiz ve sade ham ürünleri sofraya getirmenin önemini ortaya koyan yaklaşımlara ve iş modellerine aşina olmuştuk. Türkiye’ye döndükten sonra bir arkadaşım aracılığıyla Slow Food hareketinden haberdar oldum. Üzerine okumaya ve düşünmeye başladım. Tüm kitaplarını ve yazılarını adeta aç kurtlar gibi okuduğum, hareketin kurucusu ve ne yazık ki kısa süre önce kaybettiğimiz düşünür Carlo Petrini, 2006 yılında, şaraphanemiz ilk kurulduğunda bizi ziyaret etmişti. Kendisini görmek ve onunla konuşmak, harekete olan inancımızı pekiştirdi.

Slow Food hiçbir zaman basit bir gastronomi hareketi olmadı. Hatta sosyal medyada yükselen bir trend olarak gıdanın fotoğrafik bir metaya dönüşmesini “Food Porn” olarak adlandıran da yine Carlo Petrini idi. Slow Food’un ardındaki fikir, bütünsel bir yaklaşımla gıdayı tarih, toplum, ekoloji, ahlaki değerler ve sürdürülebilir yönetim sistemleriyle ilişkilendirdi. Evet, buna bütünsel bir yaşam anlayışı diyebiliriz.

Urlice’nin bugün geldiği noktada birbirinizden öğrendiğiniz en önemli şey nedir? 

Reha Öğünlü: Birbirimizden öğrendiğimiz en önemli şey sabır olmuştur. Sabır, anlayış göstermek, birbirini dinleyebilmek… Bunlar bu işin sürdürülebilir olmasının başlıca unsurlarıdır.

Bilge Bengisu Öğünlü: 43 yıllık birliktelikte birbirimizden aldığımız birçok şey var tabii. Bazısı artık insanın kendi benliğinin parçası olmuş oluyor. Kabaca aklıma gelenleri sıralarsam; istatistiksel bilginin önemi, ailenin ve işin her şeyden önce geldiği ve vücudumu dinlemeyi…

Bağcılık insana sabretmeyi öğretiyor derler. Bağların size öğrettiği en büyük hayat dersi ne oldu?

Reha Öğünlü: “Ben bu işi biliyorum” demeyeceksin; hayat dersi budur. Her sene bağlara dönüp, hasatlardan sonra Kasım geldiğinde, “Bakın, önümüzdeki sene göreceksiniz. Bir daha bu hatayı yapmayacağım” dediğim çok olmuştur. Artık bundan dolayı bir üzüntü duymuyorum. Her sene elimden gelenin daha iyisini yapmaya çalışıyorum.

Urla teruarını düşündüğünüzde, yıllar içinde sizi en çok heyecanlandıran üzüm çeşitleri hangileri oldu? Gelecekte Urla’nın imzası olabileceğine inandığınız üzümler var mı? 

Reha Öğünlü: En başından beri Urla teruarına yakıştığına inandığım ve güvendiğim üzümlerin başında Cabernet Sauvignon gelir. Chardonnay ve Şiraz üzümlerinin de bu topraklarda hakikaten mucizevi şaraplar yarattığına inanıyorum. Bu arada Bornova Misketi’mizi unutmayalım. İnşallah dünyayı da şaşırtacağız bu üzümümüzle.

Bilge Bengisu Öğünlü: Beni en çok heyecanlandıran şey, bir şarap uzmanının “Urla’da Cabernet Sauvignon iyi olmaz” dedikten sonra Urlice’yi ziyaret ettiğinde, “Demek Urla’nın mikrokliması gerçekten farklıymış” dedirtebilecek bir şarap yapabilmiş olmak oldu. Ayrıca beyazlar… Hem Chardonnay hem Misket; çok aromatik ama aynı zamanda strüktürlü, mineralitesi olan şaraplar veriyor. Urla’nın geleceğinde beyaz şarapların ve özellikle Misket’in imza olabileceğini düşünüyorum.

Urlice Turkeywine Urla Nyt
Bradley Secker / Panos Fotos

Bir günlüğüne geçmişe gidip Urlice’nin ilk kurulduğu dönemdeki kendinizle konuşabilseniz, hangi tavsiyeyi verirdiniz? 

Bilge Bengisu Öğünlü: “Her taşın altına elini koyma.”

Urla’nın gastronomi ve şarap eksenindeki dönüşümünde eksik kaldığını düşündüğünüz şeyler var mı?

Reha Öğünlü: Urla’da üretilen şarapların bölgenin kendine has özelliklerini, yani teruarını yansıtması büyük bir gurur ve mutluluk kaynağı. Bu başarı, Urla’yı Türkiye’nin en önemli gastronomi merkezlerinden biri haline getirdi. Urla’nın fine dining sahnesinin yüzyıllara dayanan bir geçmişi yok; asıl büyük başarı son 5-10 yıl gibi çok kısa bir sürede elde edildi.

Ancak bu hızlı büyüme beraberinde bazı kültürel eksiklikleri de getiriyor. Gastronomi liderlerinin ve restoranların, iyi bir menünün yarısının yemek, diğer yarısının ise şarap olduğunu unutmaması gerekir. Dünyadaki ünlü şarap bölgelerinde, örneğin Bordeaux’da olduğu gibi, yerel yemeklerin yine o bölgenin şaraplarıyla eşleştirilmesi gerekir.

Restoranların Meksika veya Japon mutfağı gibi uzak kültürleri taklit etmek yerine, Urla’nın kendi teruarını ve yerel kimliğini ön plana çıkaran mutfaklar yaratması, bölgedeki en büyük eksikliği giderecektir. Özetle, Urla çok kısa sürede harika bir gastronomi ve şarap merkezi haline geldi; ancak tam potansiyeline ulaşması için restoranların küresel trendler yerine yerel şarap ve mutfak uyumuna, yani Urla kimliğine odaklanması gerekiyor.

Birçok insan için şarap bir içecek. Sizin için şarap tam olarak nedir? 

Bilge Bengisu Öğünlü: Keşke sadece bir içecek olarak görülse… Çoğu kişi şarabı alkollü içecek kategorisinde görüyor. Şarap bir fermentasyon ürünüdür. Alkolü başka yöntemlerle elde edilip sonradan üzüm şırasına eklenmez. Alkol önce fermentasyon, sonra damıtılma sonucu elde edilir. Daha sonra bu alkol çeşitli yöntemlerle ve çeşitli kaplarda dinlendirilerek, içine çeşitli otlar ve tatlandırıcılar katılarak “spirit” haline gelir.

Ama şarap ne alkollü bir içecektir ne de üzüm suyudur. Doğanın veya toprağın insanlara, insanların da diğer insanlara bahşettiği tılsımlı bir birlikteliktir. İçine dışarıdan hiçbir şey katılmaz. Şarap üretim tekniğine kabaca fermentasyon diyebiliriz ama şarabın yalnızca fermentasyon sonucu oluşmadığını da biliyoruz. Olsa olsa ona “yeni şarap”, en havalı şekliyle de “Beaujolais” deriz. Ama olgun bir şarap çok daha farklı bir yere gitmiştir.

Urlice Wwinewgrapes
Urlice
Urlice Chardonnay Grape
Urlice

Bugüne kadar ürettiğiniz şaraplar arasında sizi duygusal olarak en çok etkileyen etiket hangisi oldu? Ve neden? 

Reha Öğünlü: 2008 ve 2009 Cabernet-Syrah paçallarımız bende duygusal anlamda adeta devrim yarattı. Hakikaten çok çok iyi şaraplar çıktı üst üste. Türkiye’de başarılar aldı, birincilikler kazandı, uzmanları ve doğal olarak beni de etkiledi.

Bilge Bengisu Öğünlü: Benim aklıma ilk yaptığımız 2006 etiketli Cabernet Sauvignon geliyor. O yıllarda butik şarapçılık sektörüne hizmet eden ne etiketçi ne de ekipman üreticisi vardı. Her şeyi kendimiz yapmak ve yaptırmak zorundaydık. İstediğimiz küçük fermentörler bulunmuyordu. İlk kazanımızı yaptırmak için İzmir Sanayi’de kalorifer kazanı yapan ustaların neredeyse hepsiyle tanıştık. Ama 316 paslanmaz çeliği işleyebilen, kaynaklarını düzgün taşlayabilen birini bulana kadar çok dolaştık.

Etiket konusunda da aynı durum vardı. İstanbul’da istediğimiz kalitede baskı yapabilecek butik bir basımevi bulduk ama etiket kâğıdı yapışkanlı değildi. Her bir etikete tek tek tutkal sürülmesi gerekiyordu.

Sonunda o etiketle Urla’nın ve Urlice’nin ilk Cabernet Sauvignon’unu piyasaya çıkardık. Bir fuarda stand açıp sergilemiştik. Sonrasında hem o altın etiketimizle hem de tok ve dolgun stilimizle, saygın ve bizden çok daha büyük firmalara ilham verdiğimizi biliyorum.

Dünyada birçok üretici üzümü dışarıdan temin ederken, bazıları bağdan şişeye uzanan ve Fransızların “château” geleneğine yakın bir anlayışı benimsiyor. Siz Urlice’nin bu konudaki duruşunu nasıl tanımlarsınız? Bir şarabın gerçekten ait olduğu toprağı yansıtabilmesi için bu yaklaşım sizce ne kadar önemli?

Bilge Bengisu Öğünlü & Reha Öğünlü: Urlice tipik bir şato bağcılığı uygulayan, şato şarapçılığı yapan; kendi bağının içinde, kendi yetiştirdiği üzümleri kullanan bir üretim modeli. Bağlarımız ve şarap üretim tesisimiz aynı alan içinde. Depolarımızı ve şişelememizi de aynı tesis içinde yaparız. Bu bakımdan “château” şarapçısı olduğumuz kesinlikle söylenebilir.

Bu önemli bir şey. Üzüm çok seyahat etmeden, hırpalanmadan tanka girebildiği için ve biz yapacağımız şarabı düşünerek bağcılık yaptığımız için, sonuçta ortaya karakter sahibi şaraplar çıkar.

Turkeywine Urla Nyt
Bradley Secker / Panos Fotos

Urlice’nin kapısından içeri giren misafirlerin mekândan ayrılırken yanlarında götürmesini istediğiniz duygu nedir? 

Bilge Bengisu Öğünlü: Sükûnet, doygunluk, dinginlik ve yeniden canlanma.

Dünya üzerinde birlikte oturup bir şişe şarap açmak isteyeceğiniz üç kişi kim olurdu? Yaşıyor ya da yaşamıyor olabilirler. 

Reha Öğünlü: Bir tanesi rahmetli babam olurdu. O bizim şarapçılığımızı göremeden gitti. Kendisi hakikaten hiç içki ve sigara kullanmayan fakat masada oturduğu zaman, eğer şarap servis ediliyorsa onu reddetmeyip keyifle içen biriydi.

Bir başkası tabii ki eşim olurdu. Eşim ve ben zaten bu konuda tam bir bütünüz. Onsuz içtiğim şaraptan da o kadar keyif alamam.

Üçüncü kişi de herhalde komşularımdan biri olurdu. Şarap içmeyi çok seven ve benim de şarap paylaşmaktan büyük keyif aldığım arkadaşlarımdan biri… Doktorum Andreas olabilir ya da Vino Locale’den bildiğiniz Seray olabilir.

Urla’nın bugün geldiği noktaya bakınca, yıllar önce hayal ettiğiniz tabloya ne kadar yaklaştığınızı düşünüyorsunuz? 

Reha Öğünlü: Bugünkü duruma bakınca, benim 25-30 yıl önceki hayallerimin gerçekleşmiş olduğunu görüyorum. Bunda ne bir eksik ne de bir fazla var. İçim huzurlu, rahat ve mutluyum.

Bilge Bengisu Öğünlü: Yaklaştık mı, uzaklaştık mı tam bilemiyorum. Bu işe girerken “İleride şu olacak, biz şöyle olacağız” gibi çok net planlarla yola çıkmadık. Sadece işe koyulduk. Elbette hayallerimiz vardı; sakin bir yaşam, her gün kuş sesleriyle uyanmak, kızıl bir gün batımıyla günü kapatmak, dertsiz yaşamak gibi…

Şimdi geriye bakınca görüyorum ki bu hayalin önemli bir kısmı gerçek olmuş. Ama bir “ama”sı var: Hiç de kolay olmuyor; hele dertsiz hiç olmuyor. Âşık olup taşındığımız bu uykulu sahil kasabası öyle kalsın istedik. Bunun için katma değerli ürünler üretilirse çiftçi çiftçiliğine, balıkçı da balıkçılığına devam eder dedik. Ama görüyorum ki bu da kolay olmuyor. Olsa bile pazar dinamikleri işin içine girince, hayaller ve gerçekler her zaman birbiriyle örtüşmeyebiliyor.

Urlice Vineyard Cat
Urlice

Yıllardır aynı hayalin peşinden yürüyorsunuz. Hiç vazgeçmeyi düşündüğünüz bir dönem oldu mu? Olduysa sizi devam etmeye iten şey neydi?

Bilge Bengisu Öğünlü: Evet, bazen o gün içinde yaşanan günlük sıkıntılar ve çözümsüzlükler insana içinde yaşadığı cenneti unutturabiliyor. Bahsettiğim gibi; aç çiftçinin karnını “seneye daha iyi ürün alacağım” fikri doyururmuş. Biz de tüm olumsuzluklara “Her şey daha güzel olacak” ümidiyle yaklaşıyor, toprağa ve emeğe olan ahlaki inancımızla taze kalıyoruz.

Reha Öğünlü: Düşünüyorum da, hayatım boyunca bağcılık, şarapçılık, müzisyenlik, sörfçülük, halıcılık gibi enteresan şeylerle uğraşıp hobilerim olan konuları iş haline getirmişim. Bunların hiçbirinden vazgeçmeyi düşünmedim. İnatla hep üstüne gittim. İnatla devam etmeyi sağlayan şey bir hırs değil; hırstan çok bir inanç. İnandığım için devam ettim.

20 yıl sonra biri Urlice’nin hikâyesini anlatırken, sizce hangi cümleyle başlamalı?

Bilge Bengisu Öğünlü: “Bir bilinmeze yelken açtılar.”

Reha Öğünlü: “Urla’nın köklerine dönüş macerasının başladığı nokta: Urlice.”

Çok merak ettiğim bir soruyu yönelterek bu güzel söyleşiyi bitirmek istiyorum. Bağda gün batarken fonda tek bir albüm çalacak olsa, hangisini seçerdiniz?

Bilge Bengisu Öğünlü: Ben Lamb grubunun “Lamb” albümünde yer alan “Górecki” ile günü batırmak isterdim. Zaten Polonyalı besteci Górecki’nin müziğinin hayranıyım. Ama Lamb’in bu şarkısı; hem Górecki’nin 3. Senfonisi’nden yaptığı göndermeler, hem Lou Rhodes’un berrak sesi hem de şarkının sözleri nedeniyle bence çok anlamlı olurdu.

Reha Öğünlü: Benim için albüm demeyeyim, o parça olurdu: “Blue in Green”. Miles Davis’in çaldığı. Zaten “Kind of Blue” albümünde yer alıyor. Neden derseniz, bugüne kadar yapılmış en iyi caz parçalarından biri olduğunu düşünüyorum. Albüm de öyle zaten; gelmiş geçmiş en iyi örneklerden biri. Evet, “Blue in Green” uyardı bize.

Kapak Fotoğrafı: Bradley Secker / Panos Fotos

Kızılırmak Kıyısında Kurulan Bir Hayal: Tomurcukbağ

Diplomasiden Toprağa: Mozaik Şarapçılık

Midin’de 5000 Yıllık Bir İz

Kendini Tekrar Etmeyen Bir Fikir: Akberg Şarapçılık

Can Ortabaş ile Urla’nın Şarap ve Doğa Yolculuğu