New Jersey’de iki buçuk yıl önce kapılarını açan Zoka Aegean Kitchen, Ege mutfağını ve Boğaz’ın taze balık kültürünü Amerika’ya taşıyor. Restoranın kurucusu ve şefi Didem ve Çağkan Atalay çifti ile Türkiye’den binlerce kilometre uzakta kurdukları sofranın hikâyesini konuştuk…

Gastronomi sahnesinin yıldızlarına ev sahipliği yapan New York’un komşu eyaleti New Jersey’de, Ege’nin hafızasını taşıyan bir restoran: Zoka Aegean Kitchen. Didem ve Çağkan Atalay çifti, bugün 11 yaşında olan kızları Ada Lina’nın eğitimi için 2022 yılında Amerika’ya taşındıklarında, aslında yıllardır içlerinde büyüttükleri başka bir hayalin de peşinden gitmeye hazırlanıyorlardı. Uzun yıllar yüksek saatçilik ve mücevherat sektöründe çalışan çift, New York’a yerleştikten sonra yönlerini mutfağa çevirmiş; zamanla bir ilgi olmaktan çıkan bu tutku, iki buçuk yıl önce Zoka Aegean Kitchen’ın doğuşuna vesile olmuş.

Menüsünde lakerda, kalkan, zargana ve Ege mutfağından alışık olduğumuz lezzetlerin yer aldığı bir restoranı Amerika’da açmak, kuşkusuz cesaret gerektiren bir girişim. Ancak Atalay çifti, mesafeyi hiçbir zaman engel olarak görmemiş. Bugün Zoka sayesinde, New York’ta yaşayan biri için Boğaz’da yakalanmış bir lüferi taze taze yemek artık bir hayal değil. Çünkü bazen mutfak, coğrafyaları ortadan kaldıran en güçlü hafıza biçimi oluyor; damak tadı sahici ise, sofra da dünyanın neresinde olursa olsun insanı eve yakın hissettiriyor. Didem ve Çağkan Atalay, Türkiye’den binlerce kilometre uzakta kurdukları bu sofranın hikâyesini anlattılar.

Zoka
Zoka Aegean Kitchen Kurucuları Şef Didem – Çağkan Atalay

Sizi tanıyabilir miyiz, mutfak maceranız ne zaman, nasıl başladı?

2022 yılında kızımızın eğitimi için Amerika’ya taşındık ve yıllardır hayalini kurduğumuz restoranı açmaya karar verdik. Sofranın insanları bir araya getirme gücünden ilham alarak, büyüdüğümüz toprakların lezzetlerini hafızamızdaki duygularla birlikte sofraya taşımak istedik. Zamanla mutfağa olan ilgimiz bir meraka, merakımız da büyük bir tutkuya dönüştü. Farklı teknikleri ve lezzetleri öğrenirken şunu fark ettik; iyi yemek sadece karın doyurmak değil, aynı zamanda bir hikâye anlatmaktı. Bugün de Zoka’da o hikâyeyi; Ege’nin samimiyetini, mevsimselliğini ve lezzet anlayışını sofraya taşımaya çalışıyoruz.

Siz ve eşiniz restoranı açarken aynı yaratıcı dilde nasıl buluştunuz?

Aslında bizi ortak noktada buluşturan şey gösterişli yemekler değil, samimiyet oldu. İkimiz de tabağın sadece lezzetten ibaret olmadığına inanıyoruz. Bir tabak bazen bir çocukluk anısını, bazen bir kıyı kasabasını, bazen de bir aile sofrasını taşıyabiliyor. Eşimle mutfakta farklı reflekslerimiz var ama aynı ruhu taşıyoruz. Ben daha teknik ve detaycı yaklaşırken, o daha sezgisel ve duygusal yaklaşabiliyor. Bu fark zamanla çatışan değil, birbirini tamamlayan bir dile dönüştü. Hatta restoranı açmadan bir gece önce iki boya kovasının üzerinde oturup uzun uzun şunu konuştuğumuzu hatırlıyorum: “Buraya gelen herkes sanki bizim evimize gelmiş gibi hissetmeli. Yedikleri her çatalda da kendi çocukluğundan, hayatından ya da geçmişinden bir anı bulabilmeli.” Sanırım bugün Zoka’nın ruhunu en iyi anlatan şey, hâlâ o gece kurduğumuz cümle.