Tomurcukbağ’ın yaratıcıları Yusuf Sabit Ağaoğlu ve kızı Tomurcuk Eroğlu ile Kalecik Karası’nın yeniden doğuşundan hafıza, emek ve insan ilişkileriyle kurulan şarap kültürüne…
Türkiye’de şarap konuşulurken çoğu zaman yalnızca şişeler, rekolteler ya da tadım notları ön planda oluyor. Oysa bazı bağlar, biraz yakından bakıldığında üzümden ziyade ardındaki uzun hayat hikâyesiyle görünür oluyor. Kızılırmak kıyısında kurulan Tomurcukbağ da bu hisleri yansıtıyor. Bir akademisyenin yıllarca süren bilimsel emeğiyle, bir ailenin ortak hayalinin birbirine karıştığı dingin bir dünya gibi.
Hikâyenin başlangıcı aslında 1970’lerde Batı Almanya’daki küçük bağ kasabalarına uzanıyor. Genç bir akademisyen olan Yusuf Sabit Ağaoğlu ve eşi Gülcihan Ağaoğlu’nun, hafta sonları dere kenarındaki küçük şaraphaneleri dolaşırken kurdukları hayale… “Bir gün bizim de bağların içinde küçük bir evimiz olur mu?” sorusuna. Yıllar sonra o hayal, Kalecik’te, Kızılırmak’ın kıyısında toprağa dönüşüyor. Ve bugün Tomurcukbağ adıyla yaşamaya devam ediyor.

Tomurcukbağ, Kalecik Karası üzümünün yeniden ayağa kalkış hikâyesinin de önemli parçalarından biri. Yusuf Sabit Ağaoğlu’nun yıllar boyunca yürüttüğü klon seleksiyonu çalışmaları, bugün Türkiye’nin en karakter sahibi yerli üzümlerinden biri olarak görülen Kalecik Karası’nın yeniden değer kazanmasında büyük rol oynuyor. Bağın içinde dolaşırken bunu hissediyorsunuz zaten; burada şarap biraz bilim, biraz hafıza, biraz da inat gibi.
Bugün işin diğer tarafında ise Tomurcuk Eroğlu var. Bağın gastronomi tarafını, misafir deneyimini ve yeni kuşağın şarapla kurduğu ilişkiyi başka bir yerden düşünüyor. Sofraları yalnızca yemek için değil; insanların yavaşlaması, nefes alması, birbirini gerçekten duyması için kurduklarını söylüyor. Belki bu yüzden Tomurcukbağ’da zaman biraz farklı akıyor. Sessizlik bile acele etmiyor.
Ve bütün bu hikâyenin içinde, fiziksel olarak orada olmasa da hâlâ hissedilen biri daha var: Gülcihan Ağaoğlu. Bir sofranın kurulma biçiminde, bağın içindeki sakinlikte, yıllarca birlikte kurulan hayalin detaylarında yaşamaya devam ediyor sanki. Özellikle “Gülcihanlı Yıllar” şarabı, bunu yalnızca bir anı olarak değil; zamana bırakılmış duygusal bir iz olarak hissettiriyor.
Tomurcukbağ’a bakınca insan şunu düşünüyor galiba: İnsanların birbirine, toprağa ve geçmişe tutunma biçimini saklayan, harikulade bir bütün. Sözü baba ve kızına bırakıyorum.

Tomurcukbağ’ın hikâyesi biraz aile hikâyesi gibi ilerliyor. Sizce bu bağın gerçek başlangıç noktası neresiydi? Bir akademik çalışma mı, bir hayal mi, yoksa birlikte kurulmuş bir hayat mı?
Prof. Dr. Yusuf Sabit Ağaoğlu: Tomurcukbağ’ın hikâyesi aslında bir aile hikâyesiyle başladı. Gerçek başlangıç noktası ise 1970’li yılların başında, Batı Almanya’da doçentlik çalışmalarımı yürüttüğüm döneme uzanıyor. Dünya çapında tanınan Geilweilerhof Asma Islahı Araştırma Enstitüsü’nde çalışıyordum. Enstitünün bulunduğu küçük kasabanın her tarafı göz alabildiğine bağlarla çevriliydi. Neredeyse her evin altında küçük bir şaraphane vardı.
Hafta sonları insanlar yakın şehirlerden gelir, bu şaraphaneleri gezer, tadımlar yapar ve dönerken birkaç koli şarap alıp evlerine götürürlerdi. Ben de o yıllarda yeni evlenmiştim. Rahmetli eşim Gülcihan ile o bağların arasında çok güzel günler geçirdik. Oturduğumuz evin hemen yanında küçük bir dere akardı; suyun sesini hâlâ unutamam.
O yıllarda kendi kendimize bir hayal kurmuştuk: “Bir gün bizim de, yanından dere akan bağların içinde küçük bir evimiz ve şaraphanemiz olur mu?” diye… Kısmet, yıllar sonra Kızılırmak’ın kıyısında bir arazi bulup aldığımızda, bu hayali gerçekleştirme fırsatımız oldu. Böylece Tomurcukbağ doğdu.

Çocukluğunuzdan kalan ilk bağ görüntüsü neydi? O günlerden bugüne Tomurcukbağ sizin için nasıl değişti?
Tomurcuk EROĞLU: “Çocukluğumdan kalan ilk bağ görüntüsü” dediğimde aklıma aslında tek bir bağ değil, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nin deneme bağları geliyor. Babam beni okul tatillerinde sık sık fakülteye götürürdü. Benim için orası biraz laboratuvar, biraz oyun alanıydı. Diğer hocaların çocuklarıyla birlikte deneme bağlarının arasında dolaşır, bostanda saklambaç oynardık. O yaşta bunun ne kadar özel bir dünya olduğunu bilmiyorsunuz tabii; size normal geliyor. Sonradan fark ediyorum ki benim çocukluk hafızamın zemini üzüm, toprak kokusu ve akademik bir merakın içinden geçmiş. Şimdi dönüp baktığımda, o deneme bağları aslında benim ilk hafıza coğrafyammış gibi geliyor.
Bir de çok net hatırladığım bir şey var: Babamın bağcılık üzerine yaptığı çalışmalar için hazırlanan eski slaytlar. 80’lerden kalan o görüntüler… Yakın çekim üzüm taneleri, elle çizilmiş asma yaprakları, hastalık şemaları. Belki bugün dijital çağda çok küçük detaylar gibi geliyor ama benim için bağcılığın ilk estetiği biraz orada oluştu. Şarabı önce bir ürün olarak değil, dikkatle bakılan, üzerine düşünülen, emek verilen yaşayan bir şey olarak görmeye başladım galiba.
Kalecik Karası bugün Türkiye’nin en karakter sahibi üzümlerinden biri gibi konuşuluyor. Ama bir dönem neredeyse kayboluyordu. O yıllarda sizi bu üzüm için mücadele etmeye iten şey neydi?
Prof. Dr. Yusuf Sabit Ağaoğlu: Kalecik Karası üzerine çalışmaya doktora tezimle başladım. 1965-1969 yılları arasında Kalecik Karası, Hasandede, Öküzgözü, Papaz Karası ve Furmint çeşitleri üzerine fizyolojik ağırlıklı bir çalışma yürüttüm. O yıllarda İç Anadolu bağlarında filoksera zararı çok ciddi boyutlara ulaşmıştı.
Daha sonra doktora sonrası çalışmalarım için Batı Almanya’ya gittiğimde, çalıştığım enstitüde bu zararlıya karşı yapılan çalışmaları yakından görme fırsatım oldu. Özellikle mevcut bağların klon seleksiyonu çalışmalarıyla nasıl kurtarıldığını görmek benim için çok öğreticiydi.
O dönemde doktora hocam rahmetli Prof. Dr. M. Nail Oraman’a, “Biz de Türkiye’de böyle bir çalışma yapabilir miyiz?” diye danıştım. Kendisi “Bir proje hazırla, gönder” dedi. Ben de projeyi hazırlayıp Ankara’ya gönderdim. Hocamızın ve Bağ-Bahçe Kürsüsü’ndeki arkadaşlarımızın katkısıyla TÜBİTAK’a başvurduk ve destek aldık. Böylece 1972 yılında Kalecik Karası Klon Seleksiyon Projesi başladı. Proje yıllarca devam etti ve 1989 yılında sonuçlandı. Bugün Türkiye’de Kalecik Karası yeniden bilinen ve değer gören bir üzümse, bunda o yıllarda verilen emeğin payı büyüktür.


Sizce insanlar bugün sadece şarap mı arıyor, yoksa biraz da hikâye, aidiyet ve yavaşlama hissi mi satın almak istiyor?
Tomurcuk Eroğlu: Bence son yıllarda insanlar yalnızca “şarap” aramıyor. Özellikle Z jenerasyonuyla birlikte insanlar ne içtikleri kadar, onu kimin, nasıl ve neden yaptığını da önemsiyor. Hikâyesi olmayan, yalnızca teknik olarak doğru üretilmiş bir ürün artık tek başına yeterli gelmiyor. Adanmışlık, sürdürülebilirlik, temiz tarım, küçük üretim, doğal yöntemler… Bunlar giderek daha fazla değer görüyor çünkü insanlar biraz da bağ kurmak istiyor.
Bizim için bu aslında yeni bir şey değil. Tomurcukbağ’ın kuruluşunda da hep böyle bir yaklaşım vardı. Babamın yıllardır sürdürdüğü akademik emeğin merkezinde de toprağa mümkün olduğunca saygılı davranmak vardı. Bugün “doğal şarap” diye konuşulan pek çok şey, bizim için biraz hayatın doğal akışı gibi. Ama şunu da önemli buluyorum: Hikâye meselesi bazen yalnızca pazarlama cümlesine dönüşebiliyor. İnsanlar artık bunun da farkında. Gerçek bir emeği, gerçekten yaşayan bir kültürü ayırt edebiliyorlar. Bence yeni kuşağın en güzel taraflarından biri bu; daha şeffaf, daha sahici şeyler arıyorlar. İnsanlar artık yalnızca bir etiket satın almıyor, bir yaklaşım satın alıyor.
Anneniz Gülcihan Ağaoğlu bugün Tomurcukbağ’ın hangi detayında yaşamaya devam ediyor sizce?
Tomurcuk Eroğlu: Annemin bugün hâlâ Tomurcukbağ’ın her detayında yaşamaya devam ettiğini düşünüyorum. Zaten Tomurcukbağ’ı onsuz düşünmek mümkün değil. Çünkü bu yalnızca bir bağ ya da bir marka değil; anne ve babamın çok genç yaşlarında birlikte kurdukları bir hayal aslında. Hikâye biraz Almanya’da başlıyor. Babamın post-doktora çalışması sırasında yaşadıkları küçük bağ kasabasında. Sonra yıllar içinde Türkiye’ye, Kızılırmak kıyısına taşınıyor ve burada kök salıyor.
Tomurcukbağ, yalnızca emeği değil, hayatı birlikte kurma biçimi gibi. Annemin estetik duygusu, sofraya bakışı, insan ağırlama biçimi, incelikleri fark etme hali… Bunların hepsi bugün hâlâ burada yaşıyor. Bazen bir sofranın kurulma şeklinde, bazen küçük bir detayda, bazen bağdaki sessizlikte bile onu hissediyorum.
Sanırım bu yüzden Tomurcukbağ benim için yalnızca şarap üretmekle ilgili değil. Bir hafızayı sürdürmekle de ilgili biraz. İnsan kaybolunca tamamen yok olmuyor; bazen bir mekânın içine, bir alışkanlığa, bir sofraya yerleşiyor.

Uzun yıllar akademide çalıştıktan sonra gerçek bir bağın içinde olmak size insan ilişkileri hakkında ne öğretti?
Prof. Dr. Yusuf Sabit Ağaoğlu: Uzun yıllar akademide çalıştım; dekanlık, rektör yardımcılığı gibi pek çok idari görevde bulundum, çok sayıda insanla birlikte çalıştım. Ama gerçek bir bağın içinde olmak bana insan ilişkilerinin başka bir tarafını öğretti.
Özellikle tarımda insan çalıştırmanın ne kadar zor ve hassas bir mesele olduğunu gördüm. Doğayla çalışıyorsunuz, zamanla yarışıyorsunuz, emeğin karşılığını bazen hemen alamıyorsunuz. Üstelik iş yalnızca üretmekle de bitmiyor; ürünün pazarlanması aşamasında bambaşka ilişkiler, bambaşka dinamiklerle karşılaşıyorsunuz. Kısacası bağın içinde olmak bana hayatın teoriden çok daha karmaşık olduğunu yeniden hatırlattı.
Kalecik’in ışığı, toprağı ve iklimi sizde nasıl bir duygu yaratıyor? Oraya her dönüşünüzde değişmeyen bir his var mı?
Tomurcuk Eroğlu: Kalecik benim için önce bir duygu aslında. Oraya her gittiğimde değişmeyen bir şey varsa, o da hissettiğim ferahlama ve huzur duygusu. Şehrin gürültüsü, zihnin ağırlığı biraz geride kalıyor. Rüzgârın, ışığın, o açıklık hissinin insanın içine işleyen bir tarafı var. O yüzden Kalecik benim için yalnızca bir bağ bölgesi değil; bedensel olarak da tanıdığım bir his. Oraya vardığım anda nefesimin değiştiğini fark ediyorum bazen. Daha sakin, daha yavaş, daha berrak bir ritim gibi.
Tabii Kalecik Karası’nın o coğrafyayla çok güçlü bir ilişkisi var ama bence insanları etkileyen şey yalnızca üzüm değil. Oranın insanda bıraktığı duygu. Bir gün içinde birkaç mevsim yaşayabilirsiniz orada ama yine de tuhaf bir dinginliği vardır.

Türkiye’de yerli üzümler uzun süre ikinci planda kaldı. Sizce bugün kendi bağ mirasımızı yeterince tanıyor muyuz?
Prof. Dr. Yusuf Sabit Ağaoğlu: Şaraplık üzüm çeşitleri açısından bakarsak, yerli çeşitlerin uzun süre ikinci planda kaldığını söylemek mümkün. Bazı üreticiler yabancı üzüm çeşitleriyle çalışarak dünya ile daha kolay rekabet edebileceklerini düşündüler. Ancak yüzlerce yıldır bu çeşitlerle çalışan ülkelerle yarışmak kolay değil. Burada yabancı önologlarla çalışılmasının da etkisi oldu. Kendi alışık oldukları üzüm çeşitlerini önerdiler ve üreticiler de o doğrultuda bağlar kurdu. Oysa bizim çok güçlü bir yerel üzüm mirasımız var. Biz en başından beri yerli çeşitlerimizle çalışmayı tercih ettik. Bugün sevindirici olan şey ise, artık kendi bağ mirasımızı daha iyi tanımaya başlamamız. Yeni yeni yerli çeşitler yeniden keşfediliyor ve dünya şarapçılığına farklı tatlar kazandırılıyor.
“Gülcihanlı Yıllar” fikri ortaya çıktığında sizin için en zor taraf neydi? Şarabın bazen bir anıyı saklama biçimine dönüştüğünü düşünüyor musunuz?
Tomurcuk Eroğlu: Fikir babamındı aslında. Annemi kaybettikten yedi sekiz ay sonra konuşmaya başladık bunu. İlk duyduğum anda beni çok etkiledi. Çünkü Gülcihanlı Yıllar yalnızca bir şarap değil benim için; aşkın, kaybın, yasın ve emeğin şarabı. 2014, 2015 ve 2016 rekoltelerinin bir kupajı. Annemin hayattayken emeğinin olduğu yıllar yani. Bildiğim kadarıyla da Türkiye’nin ilk non-vintage şaraplarından biri. Ama beni asıl etkileyen taraf teknik kısmından çok taşıdığı duygu galiba.
Şarap zaten zamanı saklayabilen nadir şeylerden biri. Çoğu zaman tek bir yılı saklıyorsunuz bir şişenin içinde. Gülcihanlı Yıllar’da ise birkaç yılı, birkaç mevsimi, birkaç ayrı zamanı bir araya getirip yeniden bırakıyorsunuz zamana. O fikir bana hâlâ çok dokunuyor. Belki bu yüzden bu şarap benim için biraz hafıza gibi. Açıldığında yalnızca bir tat değil, bir dönem de geri geliyor sanki.

Şarap zaten zamanı saklayabilen nadir şeylerden biri. Çoğu zaman tek bir yılı saklıyorsunuz bir şişenin içinde. Gülcihanlı Yıllar’da ise birkaç yılı, birkaç mevsimi, birkaç ayrı zamanı bir araya getirip yeniden bırakıyorsunuz zamana
Kalecik Karası’nın en yanlış anlaşılan tarafı sizce ne? İnsanlar hâlâ onu “hafif” bir şarap gibi mi okuyor?
Prof. Dr. Yusuf Sabit Ağaoğlu: Kalecik Karası hakkında en büyük yanlışlardan biri, yıllanma potansiyelinin düşük olduğunun düşünülmesi. Oysa uygun saklama koşullarında 10-15 yıl boyunca özelliklerini çok rahat koruyabilen bir şarap.
“Hafif şarap” algısı da biraz tanen yapısından kaynaklanıyor sanırım. Taneninin daha yumuşak olması insanlarda böyle bir izlenim yaratabiliyor. Halbuki Kalecik Karası çok naif, çok zarif bir şaraptır. Pek çok yemekle uyum sağlayabildiği gibi, yanında hiçbir şey olmadan da keyifle içilebilir.


Tomurcukbağ’ın gastronomi tarafı da giderek büyüyor. Sizce iyi bir şarap gerçekten sofradan bağımsız düşünülebilir mi?
Tomurcuk Eroğlu: Tomurcukbağ’ın gastronomik tarafı aslında benim yurtdışından dönmemle birlikte üzerine daha yoğun düşünmeye başladığımız taraf oldu. Çünkü ben şarabı hiçbir zaman yalnızca teknik bir ürün olarak görmedim. Özellikle Kalecik Karası gibi naif ve narin bir üzüm söz konusuysa… Bence bazen iyi bir Kalecik Karası’nın yanında hiçbir şeye ihtiyacınız yok. Tek başına da çok güçlü bir deneyim yaratabiliyor.
Ama aynı zamanda şuna da çok inanıyorum: Şarap hangi sofrada içildiğiyle, neyle eşleştiğiyle, hatta o anda nasıl hissettiğinizle değişiyor. Aynı şarabı başka bir ışıkta, başka bir yemekte, başka insanlarla içtiğinizde bambaşka şeyler hissedebiliyorsunuz. Burunda aldığınız kokular, damakta fark ettiğiniz notalar bile değişiyor sanki. Bu yüzden gastronomiyi bizim için yalnızca eşleşme meselesi olarak görmüyorum. Daha çok deneyimin bütünüyle ilgili.
Tomurcukbağ’daki gastronomik yaklaşımımızın merkezinde de “aynı toprakta yetişen, aynı sofrada buluşur” fikri var. Çünkü aynı coğrafyada yetişen şeylerin doğal bir uyumu olduğuna inanıyorum. Kızılırmak’ın kıyısında yetişen bir üzümle, aynı toprağın domatesi, biberi, otu ya da buğdayı arasında görünmez bir bağ var sanki. Biz sofrayı biraz bunun etrafında kurmaya çalışıyoruz.
Belki bu yüzden bizim için yemek hiçbir zaman şarabın önüne geçen ya da onu bastıran bir şey olmadı. Daha çok birbirini dinleyen şeyler gibi düşünüyoruz onları.


Yıllarca bilimsel çalışmalar yaptınız. Ama bağın içinde size akademinin öğretemeyeceği bir şey oldu mu?
Prof. Dr. Yusuf Sabit Ağaoğlu: Akademide yıllarca teorik olarak anlattığım bazı bilgilerin, gerçek arazi koşullarında ne kadar zor uygulanabildiğini bağın içinde daha iyi gördüm. Hatta bazen teoride mümkün görünen şeylerin pratikte hiç uygulanamadığı durumlarla karşılaştım. Bağ size doğanın her zaman kendi sözünü söylediğini öğretiyor.
Bağa gelen insanlarda sizi en çok etkileyen an hangisi oluyor? İlk yudum mu, manzaraya dalıp sessizleşmeleri mi, yoksa uzun uzun hikâye dinlemeleri mi?
Tomurcuk Eroğlu: Misafirlerimiz, özellikle daha önce hiç gelmemişlerse, genelde Ankara’ya sadece bir saat mesafede bağların arasında böyle bir yerle karşılaşınca şaşırıyorlar. Belki insanların zihninde Ankara’yla bağ kültürü artık çok yan yana duran şeyler değil. O yüzden bağların içinde, modern ama samimiyetini kaybetmemiş bir sofra deneyimi görmek onları şaşırtıyor diye düşünüyorum.
Bizim için en önemli şeylerden biri de misafirin daha en baştan nasıl karşılandığı. O yüzden çoğu zaman araçlarını park ettiklerinde onları bağın girişinde karşılamayı, sohbet etmeyi, biraz onları dinlemeyi önemsiyoruz. Çünkü burası hiçbir zaman yalnızca gelip yemek yenilen bir restoran gibi hissetsin istemedik. İnsanların biraz yavaşladığı, rahatladığı, uzun bir sofranın etrafında gerçekten vakit geçirdiği bir yer olsun istiyoruz.
Belki bu yüzden en çok etkilendiğim an genelde günün sonu oluyor. İnsanlar dönerken yüzlerinde çok sakin, gerçek bir gülümseme oluyor. O memnuniyet hissi… Biraz iyi vakit geçirmiş, biraz dinlenmiş, biraz nefes almış gibi oluyorlar. Sanırım bizim yaratmaya çalıştığımız şey de tam olarak bu.

Bağ size doğanın her zaman kendi sözünü söylediğini öğretiyor.
Sizce bir üzüm çeşidini yaşatmak yalnızca tarımsal bir mesele değil, kültürel bir mesele de mi?
Prof. Dr. Yusuf Sabit Ağaoğlu: Kesinlikle öyle. Bir üzüm çeşidini yalnızca tarımsal yöntemlerle yaşatabilirsiniz belki ama ona kültürel bir değer, bir hikâye kazandıramazsanız uzun vadede yaşatmanız çok zor olur. İnsanların o üzümle bir bağ kurması gerekiyor. Çünkü şarap sadece tarımsal bir ürün değil; kültür, hafıza ve yaşam biçimiyle de ilgili bir şey.
Şarap dünyası uzun yıllar erkek egemen bir alan olarak görüldü. Siz bu dünyanın içinde kendi sesinizi nasıl kurdunuz?
Tomurcuk Eroğlu: Son yıllarda Türkiye şarapçılığında kadınların çok daha görünür ve etkin hale geldiğini düşünüyorum. Bu tabii çok kıymetli bir şey. Ama ben açıkçası sektöre yalnızca “erkek egemen” ya da “kadın egemen” gibi bir yerden bakmıyorum. Çünkü Türkiye’de bağcılık ve şarapçılık yapan insanların ortak tarafı bana kalırsa cinsiyetlerinden çok, gösterdikleri adanmışlık. Beni en çok etkileyen şey, sektördeki insanların bütün zorluklara rağmen hâlâ tutkuyla üretmeye devam etmesi.

Bugün geriye dönüp baktığınızda Tomurcukbağ’da daha çok bir akademisyenin emeğini mi görüyorsunuz, yoksa bir ailenin hayatını mı?
Prof. Dr. Yusuf Sabit Ağaoğlu: Bugün geriye dönüp baktığımda Tomurcukbağ’da hem bir akademisyenin emeğini hem de bir ailenin hayatını görüyorum.
Yıllarca yapılan bilimsel çalışmalar, araştırmalar ve birikim elbette bu işin temelini oluşturdu. Ama diğer tarafta da bir ömür, bir aile hikâyesi, birlikte kurulmuş bir hayal var. Sanırım Tomurcukbağ’ı özel yapan şey de bu ikisinin birbirinden hiç ayrılmamış olması.
Bazen bir bağ, insanın kendi içine çekildiği bir yere dönüşüyor. Sizin için Tomurcukbağ en çok hangi anlarda böyle bir his yaratıyor?
Tomurcuk Eroğlu: Ben “bağ” kelimesini hiçbir zaman yalnızca üzüm bağı anlamında düşünmedim galiba. Tomurcukbağ’ın benim için en güçlü taraflarından biri de bu zaten; insanın hayatındaki bağları da hatırlatıyor bana. İnsanlarla kurduğumuz bağlar, aile bağları, hafızayla kurduğumuz bağ, toprağa bağlılık, bir yere ait hissetme ihtiyacı…
Belki bu yüzden şarap bana hep çok insani bir şey gibi geliyor. Çünkü tek başına var olamıyor. Toprakla bağı var, iklimle bağı var, onu üreten insanın emeğiyle bağı var, sonra sofrada başka insanlarla kurulan bağlara dönüşüyor. Bir şişe açılıyor ve insanlar saatlerce konuşabiliyor, susabiliyor, bir şeylerini paylaşabiliyor. Ben bunu çok kıymetli buluyorum.


Gün bitip bağ tamamen sessizleştiğinde, orada kalan o sessizlik sizce ne anlatıyor?
Tomurcuk Eroğlu: Sanırım günün sonunda geriye kalan şey çok büyük cümleler olmuyor. Daha çok bir his kalıyor. Sessizlik gibi, huzur gibi. Aileyi, emeği, adanmışlığı hatırlatan bir duygu.
Tomurcukbağ’a baktığımda ben biraz bunu görüyorum aslında. Yıllar boyunca aynı hayalin etrafında verilen emeği. Birlikte çalışmayı. Kaybı da, devam etmeyi de. Toprağa tekrar tekrar dönmeyi. Belki bu yüzden bana hep çok insani geliyor.
Prof. Dr. Yusuf Sabit Ağaoğlu: Gün bitip bağ tamamen sessizleştiğinde, eğer o sessizlik size huzur veriyorsa, verdiğiniz emeğin boşa gitmediğini hissediyorsunuz.
O an insana yalnızca yorgunluğu değil, aynı zamanda bir şeyi doğru yapmış olmanın huzurunu da hissettiriyor. Kendinize, ailenize, ülkenize ve hatta insanlığa küçük de olsa bir katkı sunabilmiş olmanın sessiz bir mutluluğu gibi.
Ayşe Şensılay ve Köklerin Tadı





