Tomurcukbağ’ın yaratıcıları Yusuf Sabit Ağaoğlu ve kızı Tomurcuk Eroğlu ile Kalecik Karası’nın yeniden doğuşundan hafıza, emek ve insan ilişkileriyle kurulan şarap kültürüne…

Türkiye’de şarap konuşulurken çoğu zaman yalnızca şişeler, rekolteler ya da tadım notları ön planda oluyor. Oysa bazı bağlar, biraz yakından bakıldığında üzümden ziyade ardındaki uzun hayat hikâyesiyle görünür oluyor. Kızılırmak kıyısında kurulan Tomurcukbağ da bu hisleri yansıtıyor. Bir akademisyenin yıllarca süren bilimsel emeğiyle, bir ailenin ortak hayalinin birbirine karıştığı dingin bir dünya gibi.

Hikâyenin başlangıcı aslında 1970’lerde Batı Almanya’daki küçük bağ kasabalarına uzanıyor. Genç bir akademisyen olan Yusuf Sabit Ağaoğlu ve eşi Gülcihan Ağaoğlu’nun, hafta sonları dere kenarındaki küçük şaraphaneleri dolaşırken kurdukları hayale… “Bir gün bizim de bağların içinde küçük bir evimiz olur mu?” sorusuna. Yıllar sonra o hayal, Kalecik’te, Kızılırmak’ın kıyısında toprağa dönüşüyor. Ve bugün Tomurcukbağ adıyla yaşamaya devam ediyor.

Tomurcukbag

Tomurcukbağ, Kalecik Karası üzümünün yeniden ayağa kalkış hikâyesinin de önemli parçalarından biri. Yusuf Sabit Ağaoğlu’nun yıllar boyunca yürüttüğü klon seleksiyonu çalışmaları, bugün Türkiye’nin en karakter sahibi yerli üzümlerinden biri olarak görülen Kalecik Karası’nın yeniden değer kazanmasında büyük rol oynuyor. Bağın içinde dolaşırken bunu hissediyorsunuz zaten; burada şarap biraz bilim, biraz hafıza, biraz da inat gibi.

Bugün işin diğer tarafında ise Tomurcuk Eroğlu var. Bağın gastronomi tarafını, misafir deneyimini ve yeni kuşağın şarapla kurduğu ilişkiyi başka bir yerden düşünüyor. Sofraları yalnızca yemek için değil; insanların yavaşlaması, nefes alması, birbirini gerçekten duyması için kurduklarını söylüyor. Belki bu yüzden Tomurcukbağ’da zaman biraz farklı akıyor. Sessizlik bile acele etmiyor.

Ve bütün bu hikâyenin içinde, fiziksel olarak orada olmasa da hâlâ hissedilen biri daha var: Gülcihan Ağaoğlu. Bir sofranın kurulma biçiminde, bağın içindeki sakinlikte, yıllarca birlikte kurulan hayalin detaylarında yaşamaya devam ediyor sanki. Özellikle “Gülcihanlı Yıllar” şarabı, bunu yalnızca bir anı olarak değil; zamana bırakılmış duygusal bir iz olarak hissettiriyor.

Tomurcukbağ’a bakınca insan şunu düşünüyor galiba: İnsanların birbirine, toprağa ve geçmişe tutunma biçimini saklayan, harikulade bir bütün. Sözü baba ve kızına bırakıyorum.