Tarih, 1925. New York’ta, bir geceyarısı. Çoktan kapanmış bir çamaşırhanenin önünde, kapıya önce üç, ardından bir kez vuruyorsunuz. İçeriden bir ses, soruyor; “Kimsiniz?” Parola; “Beni Joe gönderdi.” Ve siyah beyaz hayatın içerisinde rengarenk bir dünyanın kapıları aralanıyor.

Görünen olanla kurduğumuz bağları tartışmaya gerek yok, zira o kısım biraz yavan. Ancak görünmez olanın, saklı kalanın insan üzerinde yarattığı cezbedici etki kuşkusuz inanılmaz. İnsanın sınırsız hayal gücünün de tesiriyle gizli olana duyulan merak şiddetli, tutku derin ve yaratıcılık sınırları aşan türden. Sıradan bir kapının ardında bambaşka, beklenmedik bir dünyanın açılıyor olmasında elbette mistik bir taraf var. Bir rüyayı sembolize eder gibi. Belki de bu yüzden, yüz yıl sonra, bambaşka coğrafyalarda yaşayanlar bile o dönemin estetik kodlarına bu kadar tutkuyla sarılıyor.

Speakeasy Barlar
Hulton Archive / Getty Images

ALÇAK SESLE KONUŞ

Gelin Amerika’nın yüzyıl öncesine uzanalım ve 1920’lere geri gidelim. Asil deneyin ortaya çıktığı zamanlar… Anayasa’nın 18. değişikliğiyle alkollü içeceklerin üretimi, satışı ve dağıtımı yasaklanıyor. Gündüzleri sokaklar sakin, düzenli, tertipli; ahlakı koruma vaadi herkesin dilinde, gazeteler yasağın toplumu arındıracağına dair yazılarla dolu. Ama gece olunca… Aynı şehir bambaşka bir ritme kavuşuyor. Arka sokaklarda kapalı dükkânların önünde bekleyen gölgeler, bodrumlarda kurulan derme çatma imbiklerin kokusu, limana sessizce yanaşan tekneler ve her sirende tetikte duran bir şehir… Yasaklar, yeraltında kendi estetiğini yaratıyor: fısıltıyla açılan kapılar, müziğin karanlıkla karışan tınıları ve gizlilik kültürünün doğurduğu yeni bir yaratıcılık. O dönem için beklenmedik, yüz yıllık bir devrimin şifresi ortaya çıkıyor: Speakeasy. “Alçak sesle konuş” çünkü bu yeni mekânların müdavimleri, dışarıdaki dünyanın kulağına çalınmadan var olabilmek için fısıldaşmak zorunda.

Gettyimages
Michael Ochs Archives / Getty Images

PAROLA, LÜTFEN