Hastane koridorlarındaki unutulmuş hayatlar ve refakatçi kartı taşıyan bir adamın gözünden anlatılan hikayelerle Lazarus – Tanrı Oyuncağı, okuru Fırat Devecioğlu’nun zihninin labirentlerinde yolculuğa çıkarıyor. 

Fırat Devecioğlu’nun kaleminden çıkan ve Destek Yayınları etiketiyle yayımlanan “Lazarus – Tanrı Oyuncağı”, okuyucuyu hastane koridorlarında yankılanan adımların ve sessiz çığlıkların dünyasına çekiyor. Yazar, sıradan bir fotokopicinin varoluşsal dönüşümünü, bir katilin karanlık yolculuğunu dramatik bir üslupla anlatıyor. Devecioğlu’nun metni, derinlemesine bir insan ruhu çözümlemesi sunarken, yalnızlık, terk edilmişlik ve içsel çatışmalarla örülmüş bir atmosferde okuyucuyu sarmalıyor.

Bu eserin yaratılış sürecinde, hastane koridorlarındaki unutulmuş hayatlar ve refakatçi kartı taşıyan bir adamın gözünden anlatılan hikayeler, Devecioğlu ile yaptığımız bu özel söyleşide mercek altına alınıyor. Yazarın, psikoloji, felsefe ve modern insanın dönüşümü üzerine düşüncelerini derinlemesine keşfettiğimiz bu sohbette, “Lazarus – Tanrı Oyuncağı”nın nasıl şekillendiğini, karakterlerin arkasındaki ilham kaynaklarını ve yazarın edebiyat ile tiyatro arasındaki geçişlerde bulduğu sinerjiyi konuşuyoruz. Okuyucularımızı, Fırat Devecioğlu‘nun zihninin labirentlerinde yolculuğa çıkaran bu sarsıcı eserin arkasındaki sırları keşfetmeye davet ediyoruz.

Lazarus: 2024’ün En Sarsıcı Novellası Olacak
Fırat Devecioğlu

En çok terk edilen hastalar, nöroloji bölümlerinde oluyor. Bilinçleri olmaması, bu durumda etkili.”

Kitabınızda kendi deneyimleriniz Lazarus karakterinin ortaya çıkışına ve gelişimine nasıl şekil verdi?

Lazarus, hastane koridorlarında doğan gerçek bir hikâye. Kitabın ilk notunu bir hastanenin nöroloji bölümünde kaleme aldım. Bir hastalık nedeniyle üç farklı hastanenin nöroloji kliniklerinde yaşamak zorunda kalmıştım. Başka bir hayatın varlığına şahit oldum. Kendine özgü yaşantısı, rutinleri ile dünya içinde başka bir dünya… Orada, terk edilen hastalar gördüm. En çok terk edilen hastalar, nöroloji bölümlerinde oluyor. Bilinçleri olmaması, bu durumda etkili. İnsanlar, onu hatırlamayan kişiler karşısında, daha az sorumluluk hissediyor.

Başında refakatçisi olmayan, bilinçsiz kişiler beni derinden etkiledi. Özellikle de yemek saatlerinde, içi yemek dolu tabldotların yanı başlarında öylece durması dünyamı sarstı. Hastalara baktığımda, diye bir soru zihnimde yer edindi. Önce isyan ettim. Kendimi, onları, bizi, terk edilmiş birer varlıklar olarak algılamaya başladım. Bilinçsiz hastaların arafta olması, ne yaşıyor ne de ölmüş olmaları isyanımı güçlendirdi. Tanrı’nın bizi terk ettiğini düşündüm.