Endemik üzümler, bilinçli riskler ve kalıplara karşı bir üretim cesareti. Güney Köse ile IWSC 2025 ödüllü Akberg Şarapçılık’ın arayış hâlindeki şarap dili üzerine…

Şarap bazen bir sonuçtur; bazen de hiç bitmeyen bir soru. Akberg Şarapçılık‘ta ikinci ihtimal ağır basıyor. Güney Köse’nin anlattığı hikâye, “en iyiyi yaptık” noktasında durmayan, tam tersine her rekoltede yeniden soran bir şarapçılığın hikâyesi. Bu yüzden Akberg şarapları tek bir karaktere, tek bir stile ya da tek bir güvenli alana sığmıyor. Her biri, üzümün, toprağın ve insanın o yıl kurduğu ilişkiye göre yeniden şekilleniyor.

Bu söyleşi, şarabı romantize eden klişelerin ötesine geçiyor. Bağda verilen kararların ağırlığından, neyi yapmamayı öğrenmenin öğreticiliğine; Papazkarası’na duyulan mesafeden endemik üzümlere neredeyse ideolojik bir bağlılığa uzanan samimi bir anlatı bu. Güney Köse, Akberg’i bir marka olarak değil, cesaret ve merak üzerine kurulu yaşayan bir organizma gibi tarif ediyor.

IWSC sahnesinde yaşanan o kısa ama ağır sorumluluk anı, “Kabuğunda” gibi alışılmışın dışındaki bir şarabın doğuşu, Türkiye şarapçılığının önündeki yapısal engeller ve hâlâ ayakta tutan umut… Tüm bu başlıklar, Akberg’in neden kendini tekrar etmeyi reddettiğini açık ediyor. Çünkü burada şarap, içilip biten bir şey değil; tadı dinlenen, zamanla anlam kazanan bir düşünce biçimi.

akberg sarapcilik guney kose edited
Güney Köse – Akberg Şarapçılık

Güney Bey, Akberg’in hikâyesi sizin hayatınızda nerede başlıyor? Çocukluğunuza, ilk tattığınız şaraba ya da “ben galiba bu işi yapacağım” dediğiniz o ana gider misiniz?

Şarapla yolculuğum üniversite yıllarımda Fransız sevgilimle tanıdığım o sofra kültürüne uzanıyor. Şarabın bir nesne değil, bir yaşam dili gibi içselleştirildiği o  dünyada, bir kadehin ardındaki çok katmanlılığı ilk kez orada gördüm. O dönem sadece merak ederek tatmaya başlamıştım; bu merakın yatırıma dönüşmesi ise yıllar sonra, 2019’da oldu.

Şarapçılık dışarıdan romantik görünen ama mutfağı epey zor bir iş. Sizi bütün bu zorluklara rağmen ayakta tutan şey ne?

Açıkçası başka bir ülkedeki şarapçılık ilgimi çekmezdi. Bugün şaraphaneyi satsam, gidip Bulgaristan’da şarapçılık yapmam mesela. Konu biraz da bu topografyanın sundukları, potansiyeli, yakın ve uzak tarihimizle ilgili.

Türkiye şarapçılığı 90’lardaki Tokyo gastronomi ekosistemine benziyor. Patlama yapıp keşfedilmek üzere, son sancılarını yaşıyor. Bu hikâyenin bir parçası olmak, bunu da şarap DNA’mızı oluşturacak olan bazı endemikleri hayata kazandırıp globalde rekabetçi olabilecek şaraplara dönüştürerek yapma hayali beni motive ediyor.