Suadiye’de bir apartman girişinde, Doğu Bank’ın ön cephesinde ya da bir zamanlar Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin duvarlarında karşımıza çıkan seramik panolar; aslında görünmeyen bir sanat tarihinin parçaları. Şehrin Panoları ise bu sessiz mirası kayıt altına alarak çağdaş Türk seramik sanatının hafızasını yeniden kuruyor.

Bir editör için yazı yazmak çoğu zaman bir mesele değil, neredeyse dürtüsel bir tepki gibidir. Asıl mesele sanıyorum, bahsi geçen konuyla kurulan mesafe. Bazen bir terapist gibi geri çekilmeniz, kişisel olanı geri plana almanız gerekir. Ancak bu röportaja geçmeden önce küçük bir parantez açmam gerekiyor. Şehrin Panoları’yla yollarımızın kesiştiği noktayı ve bu projenin benim hikâyemdeki yerini anlatmadan ilerlemek eksik kalacak.

Ben Zeynep Yayınoğlu. 1978 yılında Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi seramik bölümünden mezun olmuş ve hayatının büyük bir kısmını atölyelerde çamur yoğurarak, alet oynatarak, kimi zaman yerlerde bir panonun başında, kimi zaman mermer masalar üzerinde dönen turnetlerin üstündeki “parçadan” gözünü ayırmadan çalışan bir kadının kızıyım. Çocukluğum ara ara götürüldüğüm atölyelerde, -çoğunlukla- kadın sanatçıların arasında sevgiyle geçti. Bir kulaç mesafesinde konumlandırılmış masalarda üçlü dörtlü oturan bu sanatçılar, -ki onlar hiçbir zaman kendilerine sanatçı demedi-, bir “fabrika” gibi çalışırken benim payıma düşen, elime tutuşturulan küçük çamurlarla masklar yapmak, aletlerle tırnak almak, bazen küçük bir sünger parçasıyla bir vazoyu altınlamak, bazen bir fırın önünde onlarla beklemekti. Şimdi fark ediyorum ki bir üretim sürecinin en gerçek, en yalın, en süsten püsten uzak anlarına tanık olmuşum. Altının kokusunun ne iğrenç bir şey olduğunu o günlerde öğrendim. Tinerin nasıl baş döndürdüğünü… Fırının sıcağını, patlayan ürünlerin yarattığı hayal kırıklığının nasıl teselli edildiğini, öğle yemeklerinden sonra gelen çayın keyfini, birbirine dost olmuş insanların gözündeki sıcacık hissi, görünmez kolektifliği…

sehrin panolari ayse 02 edited
Ayşe Armutçu Güler

Kuşkusuz insanın annesiyle ilgili bir hikâyeye uzaktan bakması pek kolay değil. Hele ki o hikâyenin içinde sonsuz bir sevgiyle sarıp sarmalanmışsanız. Bugün dağınık bir masa üzerinde bu yazıyı yazıyor ve evimi “ev” yapan eserlere bakıyorum. Annemin, dostlarının, o biricik sanatçıların dokunduğu eserlere. Kendisine sanatçı dememiş insanların, eser demediği parçalarına…

Birkaç ay önce Instagram’da önüme düşen bir post’la başladı her şey. Hesabın adı; Şehrin Panoları… Suadiye’deki Hoş Seda Apartmanı’nın girişinde bir seramik panonun görseli paylaşılmış. Turkuazıyla, kırmızısıyla, yeşiliyle daha ilk anda insanın gözünü boyayan bu panonun önünden sayısız kez geçmiş olmamı bir kenara alıyorum, altındaki küçücük imzayı da yeni fark ettim. “Gorbon Sanat Seramik / Ayşe – Serpil ’84”. Soyadını yazmaya bile gerek görmeyen o iki sanatçıdan biri annem Ayşe Armutçu Güler, diğeri de kıymetli çalışma arkadaşı, dostu Serpil İpekçi Köle.