Ayfer Tunç, son romanı Annemin Uyurgezer Geceleri’nde kadınların sır gibi sakladığı, ataerkinin açtığı yaraların kuşaklar boyu nasıl aktarıldığını gözler önüne seriyor.
Edebiyat eleştirmeni değilim ama iyi bir edebiyat okuru olduğumu söyleyebilirim. Ayfer Tunç da sıkı bir şekilde takip ettiğim yazarlardan. Yıllar önce tavsiye üzerine okuduğum ilk kitabı Yeşil Peri Gecesi’ydi. Roman, yazarın kendi tabiriyle[1] “yüksek bir enerjisi olan ve o enerjiyle kendini tüketmek isteyen bir karakterin ritmiyle yazılmıştı” ve hem dili hem kurgusuyla beni hemen içine çekmişti. Romandaki ana karakter kız çocuğunun “talihsizliklerle” dolu büyüme ve yaşlanma öyküsü, hayatın kırılma noktaları toplumsal bir bakış açısıyla okunduğunda nasıl ahlâk veya iktidar sorgulamalarına dönüşebildiğini gösteriyor ve ezbere bildiğim şeyleri tekrar düşünmemi sağlıyordu. Bu romanın öncülü Kapak Kızı ve “spin-off”u Osman aynı hayatın içindeki farklı karakterlerin hikâyesini ön plana çıkaran, sonunu merak ettiğiniz, iyi çekilmiş dizilerle benzer etkiyi yaratan eserler. Ardından gelen Dünya Ağrısı, Aşıklar Delidir ve Kuru Kız, Ayfer Tunç okurlarının beğeni anlamında bir uzlaşma sağlayamadığı, ancak üstte bahsettiğim üçleme kadar hayranlık uyandırmamış; bu anlamda “ivmesinin düştüğünü” düşündürten diğer yakın zaman kitapları.

Yani Ayfer Tunç, yüksek beklentili bir okur kitlesine sahip, sosyal medyada ve başka mecralarda yazıp çizdikleriyle de tartışma yaratan göz önünde bir yazar. Yakın zamanda çıkan yeni romanı Annemin Uyurgezer Geceleri de sosyal medyada yine çok tartışma yarattı. Sevmeyenler oldu, “Ayfer Tunç ne yazsa okurum” diyenler oldu, “Siz kimsiniz ki Ayfer Tunç’a yükleniyorsunuz?” diyenler de oldu. İtiraf etmeliyim ki Kuru Kız ve Aşıklar Delidir kitaplarını okuduğumda büyük bir hayal kırıklığı yaşamış, tabiri caizse kitaplar bittiğinde sinirlenip sert bir şekilde masaya fırlatmıştım. Karakterleri zayıf, hatta biraz yüzeysel bulmuştum. Annemin Uyurgezer Geceleri ise Tunç’un “kendini aştığı” bir roman değil, fakat hem dert ettiği mesele hem de yaptığı psikolojik tahliller yoluyla beni neredeyse Yeşil Peri Gecesi kadar romanın içinde tuttu diyebilirim. Bu noktada özellikle “romanın içinde tutmak” becerisinden bahsetmek istiyorum, çünkü bence bu beceri Ayfer Tunç’un mesleki hayatı ve yazarlık geçmişiyle birebir bağlantılı.










