Vigilante: Adaleti Ekranlarda Aramak
Vigilante, yani kendini mevcut yasaların dışında konumlandırarak adaleti tesis etme yoluna giren kahraman son yıllarda hem dünyada hem de Türkiye’de çok farklı karakterlerle izleyicinin karşısına çıkarılıyor.
Adaleti kanun dışına çıkarak sağlama anlatısı, popüler kültürde giderek daha fazla kullanılır hale geldi. Batman, Punisher, Dexter, Joker gibi dünyadan örneklerin yanında Türkiye’de de gerek dijital platformlarda gerekse de televizyon kanallarında yayınlanan yapımlar dikkat çekiyor. Herkesin şahit olduğu adaletsizliklerin, yozlaşmanın ve toplumsal dokunun bozulmasının panzehri olan adalet anlatıları, izleyicisine hayatta kaybedileni ekranlarda bulmayı vadediyor. Gelin Türkiye’de ekranlara damgasını vurmuş beş yapımdaki meşhur vigilante karakterlerine birlikte bakalım.
Başkomiser Suna: Behzat Ç.
Nerede: HBO Max
Behzat Ç.: Bir Ankara Polisiyesi Türkiye’nin en çok izlenen televizyon dizilerinden biriydi (2010-2013). Emrah Serbes’in romanlarından uyarlanan dizinin popülerliği, gündelik hayatın içerisine kazılı adaletsizlikleri konu etmesi, cinayeti ve suçu toplumsal yönüyle ele almasından geliyordu. Dönemin önemli olaylarına ve cinayetlerine (Hrant Dink cinayeti, trans cinayetleri vb., devlet içerisinde paralel yapılanma) yer vermesi ve esasında kamuoyunun vicdanını rahatsız eden adaletsizlikleri gündemleştirmesi diziyi popülerleştirdi.

Ama elbette sadece bunlar değil: Ayırt edici ve ilginç karakterleri diziyi çekici kılıyordu. Hem cinayet büro elemanları, hem suça konu sıradan insanların doğallığı bunu sağlıyordu. Ama bu yazının konusu olan Suna başkomiser, kendisi polis olmasına rağmen adaletsizliklerin farkında olmakla kalmayan, ona karşı mücadele etme iradesini ortaya koyabilmiş bir polisti.
Türk televizyon tarihinde bir dönüm noktası olan Behzat Ç.: Bir Ankara Polisiyesi, yalnızca suç hikâyeleriyle değil, sisteme içeriden yönelttiği eleştirilerle de hafızalara kazındı. Dizinin merkezinde yer alan Behzat’ın yanı sıra, özellikle Suna Komiser karakteri vigilante temasını anlamak için dikkate değer bir örnek. Çünkü Suna, devlet mekanizmasının parçası olmasına rağmen, çoğu zaman bu mekanizmanın dışında ve ona rağmen hareket eder. Onu ilginç kılan tam da bu çelişkidir: Resmî görevinin verdiği meşruiyet ile adalet arayışının dayattığı gayrimeşru yöntemler arasında salınan bir figür.

Suna’nın vigilante özellikleri, özellikle kadın kimliği üzerinden daha da dikkat çekici. Türk televizyonunda kadın karakterler çoğu zaman ya mağdur ya da ikincil rollerle görünürken, Suna, erkek egemen polisiyenin içinde aktif bir fail olarak yer alır.
Bu durum, onun şiddeti araçsallaştırışını daha çarpıcı kılar. Çünkü Suna, hem sistem içi bir otorite figürü, hem de sisteme rağmen kendi adaletini tesis eden bir aktör. Yani bir yandan “devlet adına” hareket eder, diğer yandan da devletin yozlaşmış yüzünü reddederek kendi vicdanî yollarını izler. Devletin adaletiyle vicdanın adaleti büyük bir çatışma içine girerek epey çelişkili ve seyirciyi karar vermeye zorlayan bir anlatıyı izleyicilerin önüne koyar. Yozlaşmış bürokrasi, siyasi baskılar ve adalet mekanizmasının kırılganlığı, seyircinin günlük hayatında doğrudan deneyimlediği olgular. Bu nedenle Suna’nın sisteme rağmen adalet arayışı, yalnızca bir polisiye kurgunun değil, aynı zamanda izleyicinin gündelik adalet özleminin de bir yansıması. Seyirci, onun hukuk dışı yöntemlerine tanık olurken, aslında kendi adalet talebinin bir izdüşümünü görüyor.
Fatma: Görünmezin görünürlüğü
Netflix’in Türkiye’den izleyicilere sunduğu Fatma, kendi adaletini kendi arayan figürün yerel ve bir başka güçlü örneğini sunuyor. Kahramanımız Fatma, orta yaşlı, sessiz, etrafındaki insanların görmediği veya görmezden geldiği temizlik işçisidir. Fatma, sınıfsal dışlanmışlığını, kadın olmanın getirdiği çeşitli dışlanma pratikleriyle birlikte omuzlamakta zorlanan bir figür olmakla birlikte açıkça bir “itkiyle” ilk cinayetini işler ve sonra çıkışı kendine kötülük eden kim varsa onu haklamakta bulur. Fatma, toplumsal görünmezliğin ve sınıfsal dışlanmışlığın içinden doğar. Suna komiserin aksine kurumsal bir güce sahip değildir. Sıradan, herkesin başına gelebilecek acıları yaşayan, ama buna artık tahammül etmek istemeyen, böyle bir hayatı kendisinin seçmediğini bilincine sezgisel olarak varmış bir karakter selamlar bizi.

Fatma’nın intikam ve adalet arayışı bireyseldir ama bu neredeyse bütün kendi adaletinin peşinden giden kahramanların ortaklaştığı bir noktadır. Kayıp kocasını ararken, erkek şiddetiyle, ekonomik sömürüyle ve sınıfsal aşağılanmayla karşılaşır. Her cinayeti bir yönüyle kendisi gibi kadınların deneyimlediği adaletsizliğin telafisi gibidir. Dizide yolunun kesiştiği genç ve dışarıdan bakınca zengin görünen kadınla diyaloğu ve ilişkisi bilhassa izlemeye değerdir. Dolayısıyla onun şiddeti, sadece bireysel öfkenin değil, görünmez bırakılmış hayatların kolektif ağırlığının da dışavurumudur.

Fatma’nın hikâyesi, Türkiye’deki yaygın adalet arayışının farklı bir katmanına sızar. Devletin yozlaşmışlığı ya da mafyatik düzenin baskısı kadar, gündelik hayatta deneyimlenen cinsiyet eşitsizliği ve sınıfsal ayrımcılık da birer adalet boşluğudur. Fatma’nın eylemleri, seyirciye “adalet sistemi kadınlar için zaten çalışmaz” duygusunu aktarır. Bu durumda Fatma, sadece bireysel bir intikam hikâyesi değil, toplumsal bir itiraza da dönüşür. Fatma, artık kendi görünmezliği içinde bir görünürlüğün temsilcisidir.
Saygı: Saygısızlığı Ercüment “Çözer”
Nerede: HBO Max
Behzat Ç.’nin spin-off’u diyebileceğimiz Saygı, Behzat Ç. dizisinde de karşımıza çıkmış bir figürün, Ercüment Çözer’in hikâyesi. Merkezinde Ercüment Çözer’in hayat hikâyesinin olduğu dizide, saygısızlığın nasıl bir yozlaşmışlık sembolüne ve buradan da adalet talebinin simgesel şiddetle el ele vermiş izdüşümüne dönüştüğünü görürüz. Ercüment’in gücünü “haklı” olmaktan alan şiddeti, yalnızca intikam değil, sistemin yozlaşmasına karşı mutlak bir cezalandırma mantığıyla işler. Ercüment, şehrin dışına inşa ettiği “cezahanesi”yle kendini bir kavram olarak, adalet kavramı olarak sunar. Adaleti tesis etmek veya birilerinin yerine adalet sağlama değildir amacı, bizzat adaletin kendisi olmaktır. Kendisini kavramlaştırır. Bu yönüyle bir ahlâk timsalidir.

Yolu, iki genç sevgili Helen ve Savaş’la kesişir. Helen ve Savaş 20’li yaşlarında iki genç sevgilidir ve orta sınıf sıradan hayatlara sahiplerdir. Kendileri ölmemek için birini öldürmek zorunda kaldıklarında ve kendileri gibi pek çok insanın bunu yaşadığını gördüklerinde, birer sosyal eşkıyaya dönüşmeleri çok uzun sürmez. Bir süre sonra geceleri sahneye çıkan, sıradan insanların hayatlarına dokunan adaletsizlikleri onarmaya ve adaleti tesis etmeye başlarlar. Böyle oldukça da sosyal medyada ve merkez medyada tartışmalara konu olur, kamusal vicdanın sesi rolüne bürünürler. Otoriteler onların yaptıklarını kabul edilemez bulurken ve suç işleyen bu katillerin bir an önce yakalanmasını dilerken, sosyal medya ve halk onları destekler, “iyi yaptıklarını” belirten mesajlar verir.
Dizide Helen ve Savaş’ın yollarının Ercüment Çözer ile kesişmesi, muazzam bir gerilim ekseni kurar ve Helen, yozlaşmış bir toplumda adaletin ancak çok güçlü olmakla sağlanabileceğine ikna olurken, Savaş bu tür bir adaletin bizzat bir adaletsizlik üretebileceğini önceden görür ve sezer. Bu gerilim hattı, son bölüme kadar gayet dengeli ve incelikli bir biçimde verilir.


Sonuç olarak Saygı’da Ercüment zenginliği, gücü ve kültürel sermayesiyle baştan itibaren ayrıcalıklı bir konumda durur. Onun kendi adaletini dayatan eylemleri, yoksunluktan değil, fazlalıktan doğar. İmkânları ve varlıklı olması ona adalet dağıtmak için gerekli araçları (ve amaçları) sağlar. Ercüment’in bu kimliği seyirci için çelişkili bir çekim anlamına gelir: Bir yandan yozlaşmış düzene karşı cesur bir figür olarak cazipleşme dinamiğine sahiptir, öte yandan şiddetinin otoriter ve dizginlenemezliği seyirciyi rahatsız ederek onu çeşitli sorgulamalar içerisinde soru işaretleriyle baş başa bırakır.
Şahsiyet: Agâh Bey
Nerede: Puhu TV
Başrolünde Haluk Bilginer’in oynadığı ve ona Emmy Ödülü (en iyi erkek oyuncu) kazandıran Şahsiyet dijital platformlarda yayınlanmış ve kendi ölçüsünde epey ses getirmişti. Vicdan azabının alzheirmerla birleşimi dense akla ne gelir? Hakikaten pek çok yönden bir vicdan ve adaleti kendi tesis etmeye soyunmuş anlatıların müstesna bir örneği olmakla izleyicinin gönlünde taht kurar Şahsiyet.

Agâh Beyoğlu, Alzheimer teşhisi aldığında hayatının geri kalanını unutacağını öğrenir. Ancak bu unutkanlık, onun için paradoksal biçimde bir özgürleşmeye dönüşür. Unutmaya başlamadan önce yapması gereken tek şey kalır: adaletin gerçekleşmesini sağlamak. Zamanında görev yaptığı yerde doğrudan tanık olmasa da sezdiği, duyduğu, hissettiği çeşitli haksızlıklar içerisinde öyle bir yer eder ki doktorun teşhisinden sonra, unutacağım korkusuyla vicdanı harekete geçer ve unutmamak için “eski defterleri” karıştırır ve seri cinayetler işleyerek hatırlar: Burada suç, toplumsal hafızanın önemli bir bileşeni haline gelir ve hiç olmadık düğümlerle seyircisini oldukça sıradışı bir adalet anlatısına davet eder.
Başka kahramanların tersine Agâh yaşlı, sıradan, güçsüz biridir. Yapacağı işleri yapmaya uygun bir karakteri ve fiziği yoktur. Yıllar sonra aklına düşen sorumluluk bilinci, onu harekete geçirir. Hayatının son demlerinde olan bir yaşlıdan seri katil çıkaran karanlık ise esasında bir ülke gerçeğidir. Herkesin tanık olduğu, bildiği, duyduğu veya gördüğü birtakım adaletsizliklerin yüzlere çarpılması oldukça dramatik bir etki yaratır.

Şahsiyet, yalnızca bir suç dizisi değil, aynı zamanda bir felsefi metin gibidir. Adalet, hafıza, bireysel sorumluluk ve ölüm temaları iç içe geçer. Dizi, “adalet devletin mi, yoksa bireyin mi görevidir?” sorusunu sorarken, aynı zamanda “adalet hafıza sayesinde mi yaşar?” sorusunu da gündeme getirir. Agâh’ın cinayetleri, bireysel adalet arayışının ötesinde, toplumun yüzleşmekten kaçtığı gerçeklerin hortlatılmasıdır.
Gaddar: Kötüleri Haklar
Nerede: Now
Son olarak 2024 yılında televizyonda yayınlanan Gaddar’a değinmemek olmaz. Gaddar popülerliğiyle ve çok izlenmesiyle değil, gerçek hayattan kesitlere bol vermesiyle burada anılmayı hak ediyor.
Ünlü oyuncu Çağatay Ulusoy’un karizmatikleştirilmesiyle hayat verilen Dağhan karakteri, travmatik bir askerlik yaşamış ve fakat askerliğin getirdiği kardeşlik, dayanışma ve birliktelik kültürünün sivil hayatta eksikliğini çeken bir kahraman olarak karşımıza çıkar. Buna ek olarak gündelik hayatta sıradan insanların dürüstlükle, hak yememekle, namuslu hareket etmekle ve çalışarak kazanmakla bir yere gelemeyeceğinin ayırdına varıp bu gerçeklikle yüzleşmekte zorlanan bir karakterdir. Yine bir yozlaşmışlık, ama tepeden değil de tabandan yozlaşmışlık anlatısıyla karşılaşırız: toplum, mahalle, insanlar genel olarak yozlaşmıştır ve bu da sıradan insanların hayatlarını cehenneme çevirir.

Dağhan’ın sıradan insanların hayatlarını cehenneme çeviren sorunları çözmeye kendini adamış tuhaf bir karakterle yolunun kesişmesinden sonra mahallenin abisi, Gaddar’ı olmasını izleriz. Her bölümde farklı bir hikâyenin ve adaletsizliğin vuku bulduğu dizide Dağhan, küçük adamın sorunlarıyla meşgul bir halk kahramanı olarak selamlanır (kendisinden şüphelenilip karakola ifadeye gidip sonra ifade verip çıktığında kendisini kalabalıklar dışarıda yalnız bırakmayacaktır). Mahalle kültürü dizinin merkezindedir. Başkarakter, sokaklarda adalet dağıtırken, kurallarını büyük ölçüde toplumun yazılı olmayan yasalarına göre belirler. Gaddar’ın eylemleri kolektif bir sosyal bilinçle ilişkilidir. Mahalleli onun eylemlerini hem bilir hem de kabul eder; bu sayede karakterin şiddeti, toplumsal bir onay ve racon bağlamı içinde meşrulaşır.


Dizide, İzmir’in Gaziemir ilçesinde öldürülen taksici Oğuz Erge’nin katili dizide asılarak cezalandırılırken, Eros isimli kediyi canice katleden katil de köpeklere yem edilerek cezalandırılır. Bu iki olay da uzun süre Türkiye’nin gündeminden düşmemiş, kamuoyu vicdanını sızlatan olaylardı ve dizi gerçekte sağlanamayan adaleti sağlamayı vadederek izleyicisini geçici de olsa rahatlatıyordu.

Bütün bu dizilerde hikâyeler, karakterler ve olaylar farklılaşsa da ortak unsurlar var. Gerçekte hayatta sağlanamayan adalet, bizlerin yerine ve bizlerin adına sağlanır. Toplumsal hafızamızda uzunca süredir yer etmiş adaletsizlikler, hakkıyla yargılanamadığı ve suçlular cezalarını çekmediği için şiddet, bir adalet arama aracı haline gelir. Ancak bu yolla adaletin sağlanabileceğine dair inanç toplumsallaşmaz, ama böyle bir performansa cepheden karşı da durulmaz. Son olarak şiddet her durumda onaylanmasa da kendi adaletini sağlayan kahraman, namı diğer vigilante, çok farklı koşullarda seyircisinin hayatında mutlaka bir yere dokunur, çünkü sadece Türkiye’de değil, dünyada da hüküm süren sistematik bir adaletsizliktir.
Ekran Başına: IMDb Puanı 7 Üzeri Diziler
Hikâyeleriyle İlham Veren Kadın Dizileri
Adolescence ve Ötesi: Ebeveynlik Üzerine Film ve Diziler
Uykularımızı Kaçıran The Substance Sonrası: Kalıpları Yıkan Filmler