Söke’nin kokusu, zeytinyağının hafızası, annenin tel dolabı. Ahmet Güzelyağdöken’den belleğin, kokuların ve emeğin nasıl bir kültüre dönüştüğünü dinliyoruz.

Kimi insanlar yemek yapmaz, anlatır. Onların mutfağı yalnızca bir pişirme alanı değil, geçmişle bugünün birbirine karıştığı bir hikâye mekânıdır. Ahmet Güzelyağdöken tam da böyle bir duayen. Söke’nin bereketli topraklarından çıkıp yağhanelerin kokularından, İzmir’in mutfaklarına ve Club Marvy’nin doğasına uzanan yolculuğunda hep aynı şeyi korudu. Emeğin, kokunun, mevsimin ve anının izini.

Onunla konuşurken, her kelimenin içinde bir çocukluk manzarası beliriyor. Zeytin yapraklarının acı kokusu, sabah serinliğinde toplanan incirlerin tazeliği, annesinin “1001 Sultan” sofrasında pişen umutlar… Her şey bir ritüel gibi anlatılıyor. Çünkü Ahmet Güzelyağdöken için mutfak, hayatın en dürüst aynası.

Yemekten çok daha fazlasını konuşuyoruz onunla, sabrı, emeği, doğayı, zamanı. Peynirin mayasında ruh, zeytinyağında hafıza, bir tabakta hikâye arayan bir adamdan söz ediyoruz. “Zeytinyağının Hafızası” değil belki ama, onun kitabının adı çoktan belli: Annesinin Tel Dolabı. Ve o dolabın içinde hâlâ çocukluğunun sabah serinliğinde yediği bir yeşil incirin kokusu duruyor. 

ahmet guzelyagdoken 02
Ahmet Güzelyağdöken

ze Söke’den başlayalım isterim. Çocukluğunuzun Söke’si sizin için nasıl bir yerdi? Hangi kokular, hangi tatlar, hangi sesler hâlâ aklınızda? 

Çocukluğumun Sökesi bütün anılarımın toplandığı pırıl pırıl ve çok berrak bir havuz.. Ama bir yerinden dolup bir yerinden boşalan bir çağlayanın havuzu gibi… Konak mahallesi ve evlerimiz , yazları göçtüğümüz bahçelerimiz, topluca oturup yer sofrasında yedigimiz yemeklerimiz, annemin hamaratlığı, babamın iştahı… Zeytin yaprağının acı, incir yaprağının sütlü kokusu, gölgesine sığındığımız incir ve zeytin ağaçları. İncirlerin döllenmesi için incir ağaçlarının dallarına doladığımız iplere dizilmiş erkek incirler (ilek)… Sabah serinliğinde, taze incir yemenin tadı ve hazzı. Zeytini seven kara tavuklar, inciri seven ala kabaklar ve onları sapanla avlamak için yaşanan heyecan…

Ailenizin zeytincilik ve peynircilikle uğraştığını biliyoruz. Bu üretim çocuk Ahmet için nasıl bir dünyaydı?

Benim çocukluğum bağların, bahçelerin arasında geçti. İncir ağaçlarının, zeytinliklerin içinde büyüdüm. Her şeyin bir zamanı, bir ritüeli vardı. Hasat zamanı geldiğinde zeytinler toplanır, bir yerde biriktirilir, sonra hep birlikte yağhaneye gidilirdi. Yağhanede o zeytinlerin sıkılışını izlemek, çıkan ilk yağın kokusunu duymak… Bugün hâlâ her yeni hasatta o sahneleri hatırlarım. Elbette artık makineler, teknikler, teknoloji değişti ama o hikâye, o duygusu aynı kaldı.