Yüzyıl önce saatin kaç olduğu konusunda bir karmaşa vardı ve derin görüş ayrılıkları yaşanıyordu. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e saatleri yeniden ayarladık.

Ünlü gazeteci Burhan Felek’in anlatmayı sevdiği bir fıkra vardır: Haremağası yeni bir saat almış fakat okumasını bilmiyormuş. Güzel saatini de herkese göstermek istediğinden gelen geçene “Affedersiniz, saatiniz kaç?” diye sorarmış. Diyelim ki biri “üçe çeyrek var” derse, haremağası hemen saatini çıkarıp bakar ve gülerek “Benimki de öyle!” dermiş.

Haremağası belki de yanılıyordu çünkü eskiden (son haremağalarının yaşadığı devirde) saatin kaç olduğu konusunda bir karmaşa ve derin görüş ayrılıkları vardı. Aslında saatlerde bir sorun yoktu bütün mesele güneşle yani saatin ayarıyla ilgiliydi.

“Türk tarzı” veya daha yaygın adıyla “alaturka” (İtalyanca “alla Turca”) denilen sisteme göre güneşin battığı an günün başlangıcıdır ve saat 12’dir, dolayısıyla yeni bir günün ilk dakikaları işlemeye başlardı. Sonraki günbatımına kadar olan süre 24 saate bölünür. Gayet mantıklı görünüyor ama güneş her gün başka bir vakitte battığı için bazı sorunlar yaşanıyordu. Temel sorun güneşin batışının aynı boylamda bulunmayan her bölgede farklı bir zamanda gerçekleşmesiydi.

Osmanlı'dan Cumhuryet'e saatler
1853 Tarihli ”Mehmed Şükrü” Imzalı Iki Ana Kadranlı (Alaturka – Alafranga) Pirinç Masa Saati. (Topkapı Sarayı, Env. No. 53/55)

Üstelik gün ve gecenin süresinin (mesela 21 Aralık yılın en uzun gecesidir) yıl boyunca farklı olması bir başka sorunu daha getiriyordu: Saatlerin her gün yeniden ayarlanması gerekiyordu. Doğal olarak mevsimlere göre değişen günlerin ölçümü sıkı bir takip gerektiriyordu, sadece senede iki kez o da 21 Mart ve 21 Eylül’de olmak üzere gece ve gündüz süreleri 12 saat olduğundan birbirine eşitti. Muvakkitler (vakit bildiren) ve muvakkithaneler (vakit ölçüm evleri) saatlerin yeniden ayarlanması için gerekliydi, müneccimler (astronomlar) yardımıyla zaman ölçümü titizlikle yapılmasına rağmen dünyaya ayak uyduramıyorduk.

Bu arada “yılın en uzun gecesi” anlamına gelen “şeb-i yelda” ile başlayan ünlü bir beyit vardır. Çetin Altan her yıl 21 Aralık günü Milliyet gazetesinde “Geceleri bir türlü uyuyamayan hastalar, sıkıntı ve kaygı içinde olanlarla, ‘en uzun gece’ üstüne de şöyle bir beyit vardır” veya “Vaktiyle eski insanlar sıkıntılı bir geceyi anlatmak için, Divan edebiyatından miras kalmış bir beyti tekrarlayıp dururlardı” der ve dert sahiplerine adanmış (mübtelâ-yı gam) hangi şairin yazdığı bilinmeyen o meşhur beyti paylaşırdı:

Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir,
Müptelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâat