Almanya, beyazperdede yalnızca bir fon değil; geçmişiyle, kırılmalarıyla ve yeniden kurduğu kimliğiyle başlı başına bir karakter. İşte Almanya dendi mi, sinema tarihine damgasını vurmuş en iyi filmlerinden sizler için seçtiklerimiz…
Türkiye için Almanya, birçok ülkeye göre çok daha tanıdık bir ülke. Zira 60’lardaki işçi göçü sebebiyle ülkede “Küçük bir Türkiye gibi” diyebileceğimiz pek çok alan var. Özellikle Berlin’de Kreuzberg ve Neukölln, Köln’de Keupstraße gibi bölgeleri bunların içinde sayabiliriz. Bizim için tanıdık olan yerleri olsa da, bir yanıyla da dünya tarihinin dönüm noktalarına tanıklık etmiş bir ülke. Nazi Almanya’sının sert, soğuk ve acımasız günlerinden kalan acılar, Berlin duvarının yıkılışıyla ikiye bölünmüş hafızalar… Bu ağır geçmiş, Alman sinemasını ve Almanya’da geçen filmlerin kaderini de etkiliyor haliyle. Bazen gri bir gökyüzünün altında hızla akan bir trende geçiyor hikâyeler, bazen de gece yarısı Berlin sokaklarında kaybolan adımlarda… Huzurlarınızda Almanya’nın başrolde olduğu en iyi filmlerden derlediklerimiz.
Almanya’da Geçen Filmler
Metropolis (1927)
IMDb: 8.2
Yönetmenliğini Fritz Lang’in üstlendiği ve başrolünde Brigitte Helm’i izlediğimiz bir başyapıt. Sinema tarihinin ilk bilimkurgularından biri olan Metropolis, insan şeklinde makinelerin ilk kez gözler önüne serildiği önemli bir yapım. Sinema tarihinin ikonik şehirlerinden biri olan Berlin’de geçiyor. Metropolis’te gördüğümüz şehir gerçek değil; ama bu şehir Berlin’in modernleşme korkularının, endüstriyel büyümenin ve sınıf ayrımının bir yansıması. Devasa gökdelenler, yeraltında çalışan işçiler, mekanik bir düzen… Bugün bile bilim kurgu filmlerinin referans aldığı bu estetik, aslında 1920’ler Almanya’sının şehirleşme kaygılarının sinemadaki versiyonu diyebiliriz. Bu arada küçük de bir not: Queen’in ünlü “Radio Gaga” şarkısının klibinde bu filmden sahneler gösterilir.

Bu kült film, Potsdam-Almanya’da bulunan, Dünya’nın en eski büyük ölçekli film stüdyosu olan Babelsberg Stüdyoları’nda çekildi. 1911 yılında kurulan bu stüdyoda Alfred Hitchcock, Billy Wilder, Roland Emmerich, Wes Anderson, Steven Spielberg ve Wachowski kardeşler de dahil olmak üzere birçok ünlü yönetmen film çekti. Wachowski kardeşler; Halle Berry, Hugh Grant ve Tom Hanks’in başrollerini paylaştığı “Cloud Atlas” (2012) ve Natalie Portman ile Hugo Weaving’li “V for Vendetta” (2005) filmleri için bu büyük ölçekli film stüdyosunu kullandılar.

Run Lola Run (1998)
IMDb: 7.6
Gelelim 90’ların en ikonik yapımlarından birine. Yönetmen koltuğunda Tom Tykwer’ın oturduğu Run Lola Run belki de Berlin’in ritmini en iyi veren filmlerden biri. Lola koşarken biz de onunla birlikte Alexanderplatz, Oberbaumbrücke Köprüsü ve metro hatları arasında sürükleniyoruz. Oberbaumbrücke, Berlin’de eskiden duvarla birbirinden ayrılmış olan Kreuzberg ve Friedrichshain’i birbirine bağlıyor. 1896 yılında yapılmış olan bu köprü Spree Nehri üzerinde yer alıyor. Run Lola Run’ın başrolünde yer alan Franka Potente de köprünün hakkını veriyor tabii. Berlin bu filmde yalnızca bir arka plan değil; zamanla yarışan bir mekanizma gibi işliyor. Her köşe, her kavşak, ihtimallerin değiştiği bir kırılma noktası.

Victoria (2015)
IMDb: 7.6
Huzurlarınızda Berlin’in meşhur gece hayatı… Tek plan hissiyle çekilen film, Berlin’in gece hayatını gerçek zamanlı bir deneyime dönüştürüyor. Kreuzberg ve Mitte sokakları, gece kulüpleri, ışıklar… Şehir burada filtresiz ve ham. Laia Costa’nın başrolünü üstlendiği yapım Sebastian Schipper imzası taşıyor. Filmde gördüğümüz alan, Berlin’in ünlü alışveriş caddesi olan Frederick Caddesi, yani Friedrichstraße. Çoğu zaman İstanbul’daki İstiklal Caddesi’ne benzetiliyor. Şehrin ikiye ayrıldığı dönemlerdeki en önemli sembollerinden biri. Victoria, Berlin’in bugünkü özgür, kaotik ve sınırları zorlayan karakterini anlamak için en “içeriden” film diyebiliriz.

Das Leben der Anderen / The Lives of Others (2006)
IMDb: 8.4
Yönetmen Florian Henckel von Donnersmarck, Oscar ödüllü filmi “Başkalarının Hayatı”nda (2006) Doğu Almanya tarihine yeniden dönüyor. Klasik filmin sahnelerinin çoğu, Berlin’in Lichtenberg semtindeki eski Devlet Güvenlik Bakanlığı genel merkezinde çekildi. Bu bina şu anda Stasi Müzesi olarak hayatına devam ediyor.

Fritz Lang’ın ilk uzun metrajlı bilim kurgu filmi olan “Metropolis” (1927) de dahil olmak üzere, burada sinema ve televizyon için üç binden fazla film üretildi. “Das Leben der Anderen”in başrollerini Martina Gedeck, Ulrich Mühe ve Sebastian Koch paylaşıyor. 1984 yılının Doğu Almanya’sında geçen bu politik gerilim filminde, ülkenin güçlü ve gizli polis örgütü Stasi’nin yetenekli istihbarat elemanı Yüzbaşı Gerd Wiesler’in (Ulrich Mühe) rejim karşıtı olabilecekleri düşünülen bir sanatçı çifti gizlice dinleyip takip ederken yavaş yavaş yaptığı işten pişmanlık duyması anlatılıyor.

Das Boot / U-Bot Denizaltı (1981)
IMDb: 8.3
1919’da Münchner Lichtspielkunst AG olarak kurulan Bavaria Filmstadt, Münih’in güneyinde yer alan ve Alman sinemasının üretim hafızasını taşıyan en köklü stüdyolardan biri. Almanya’dan çıkan en bilinen gişe başarılarından biri olan Das Boot burada çekildi. Yönetmen Wolfgang Petersen, U-96 denizaltısının dar ve klostrofobik iç mekânında, daha sonra Hollywood’da büyük bir çıkış yakalayacak olan Jürgen Prochnow ile çalıştı. Ve o unutamadığımız yoğun, hırpalayan sahnelere imza attı… Das Boot, efsanevi müzikleriyle de unutulmazlar arasındaki yerini aldı.

Yalnız Das Boot değil, sinema tarihinin unutulmaz yapımları da Bavaria Filmstadt’ta çekildi. Dustin Hoffman ve Alan Rickman gibi yıldızlar, Perfume: The Story of a Murderer için Münih’te kamera karşısına geçti. Oliver Stone ise üç Oscar’lı kariyerine bir tik daha attığı Snowden için rotasını Bavyera’nın başkenti Münih’e çevirdi. Olimpiyat Stadyumu’nun iç mekânları, filmde NSA’in Hawaii’deki üssüne dönüştürüldü. Bugün hâlâ bu üretim geleneğini yakından görmek mümkün. Münih’in hemen dışında, Grünwald’daki Bavaria Filmstadt, ziyaretçilere açık turlarıyla sinema tarihinin kapılarını aralıyor. Burada yalnızca setleri değil; orijinal sahne aksesuarlarını, detaylı maketleri ve hatta Das Boot’tan kalan U-96 denizaltı setini yakından görmek mümkün.

Duvara Karşı (Head-On) (2004)
IMDb: 7.8
Türk-Alman yönetmen Fatih Akın’ın Altın Ayı ödüllü filmi “Duvara Karşı”nın başrollerinde 2020 yılında aramızdan ayrılan Birol Ünel ve Sibel Kekilli yer alıyor. Bu kez başka bir Almanya’yla karşı karşıyayız. Film bizi Hamburg’un turistik olmayan yüzüne götürüyor. Özellikle St. Pauli, Reeperbahn çevresi ve liman hattı, karakterlerin iç dünyasıyla paralel bir sertlik taşıyor. Bu Hamburg; ışıklı kartpostalların değil, arada kalmış kimliklerin ve sıkışmış hayatların şehri.

Almanya’nın göçmen hikâyelerini en çıplak hâliyle burada görüyoruz. Hikâyenin omurgası, St. Pauli ve Reeperbahn hattında atıyor. Neon ışıklarıyla tanınan bu bölge, filmde bir eğlence merkezinden çok bir kaçış alanı gibi. Film aynı zamanda Hamburg’un göçmen mahallelerini de hissettiriyor. Özellikle Altona çevresi, Türk-Alman kimliğinin görünür olduğu alanlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Apartman içleri, mutfaklar, sokak araları… Bu, kartpostal gibi bir Almanya değil. Bu, gerçek bir Almanya. Filmin sonunda da Sibel İstanbul’a geliyor.

The Grand Budapest Hotel (2014)
IMDb: 8.1
Almanya’nın doğusunda, Polonya sınırında yer alan sakin bir kasaba var: Görlitz. Lusatian Neisse Nehri’nin kıyısına kurulu bu şehir, yıllar içinde öyle güçlü bir sinema geleneği oluşturmuş ki, bugün buraya Hollywood’dan ilhamla “Görliwood” deniyor. Saksonya eyaletindeki bu tarihi yerleşim, Orta Avrupa’nın en iyi korunmuş şehirlerinden biri. Yenilenmiş Eski Şehir bölgesinde farklı dönemlere ait mimari katmanlar hâlâ bütün görkemiyle ayakta. Görlitz’i sinema için bu kadar cazip kılan şey, neredeyse hiç dokunulmamış gibi duran sokakları ve zamanın içinde donmuş hissi veren atmosferi.
Nitekim The Grand Budapest Hotel’in yapım ekibi de bu yüzden rotasını buraya çevirdi. Şehrin Yeni Sanat stilindeki görkemli mağazası, filmdeki ikonik otel dünyasının bir parçasına dönüştü. Wes Anderson imzalı bu film; pastel tonları, simetrik kadrajları ve masalsı anlatımıyla modern sinemanın en özgün işlerinden biri olarak kabul ediliyor. Hikâye de Ralph Fiennes’in canlandırdığı Monsieur Gustave karakteri etrafında şekilleniyor. Kadroda yok yok: Bill Murray, Edward Norton, Adrian Brody, Jude Law, Saoirse Ronan, Tilda Swinton…

Yaklaşık 4 bin anıt ve tarihi yapıya ev sahipliği yapan Görlitz, bu zengin dokusuyla 1950’lerden bu yana 0’den fazla filme set olmuş durumda. Jackie Chan’li “Around the World in Eighty Days”, Kate Winslet’ın Demianiplatz meydanında dolandığı ve 2008’de Oscar’ını kucakladığı “The Reader”, Quentin Tarantino’nun efsane filmi “Inglourious Basterds” da burada çekilen bazı filmler arasında. Sinemanın müthiş bir hafızası diyebiliriz burası için.

Goodbye Lenin! (2003)
IMDb: 7.7
Wolfgang Becker imzalı filmde Daniel Brühl ve Katrin Sass başrolde. 1990 yılında uzun bir komadan uyanan annesine, gerçekler karşısında şok olmaması için sahte bir dünya yaratan Alex’in hikâyesi. Berlin Duvarı’nın yıkılışından sonra geçen hikâye, Doğu Almanya’nın son günlerini neredeyse bir zaman kapsülü gibi saklıyor. Özellikle Prenzlauer Berg’deki eski apartmanlar ve dönemin iç mekân estetiği, sosyalist düzenin gündelik hayatını çok somut bir şekilde hissettiriyor. Bir yandan annesine sahte haber bültenleri izlettiren, onun istediği Doğu Almanya turşularını bulup buluşturan Alex’e gülerken bir yandan da sosyalist görüşlü insanların hayallerinin nasıl yerle bir olduğunu görüyorsunuz.

Bu filmde gördüğümüz Berlin, bugün turistlerin bildiği halinden çok uzak. Goodbye Lenin; Avrupa Film Ödülleri Seyirci Ödülü, En İyi Avrupa Filmi Goya Ödülü, Avrupa Film Ödülleri En İyi Film Ödülü, AARP Yetişkinler İçin Filmlerde En İyi Yabancı Film Ödülü gibi pek çok ödülün de sahibi oldu.

303 (2018)
IMDb: 7.5
Hans Weingartner yönetmenliğinde çekilen 303’te Mala Emde ve Anton Spieker başrolde. Bu film şehirlerden çok şehirler arasını anlatıyor. Almanya’nın otoyolları, kırsal alanları ve sınır geçişleri… Özellikle Köln’den başlayan rota, Ren Nehri çevresi ve Almanya’nın batı hattı boyunca uzanan manzaralar Almanya’nın farklı noktalarını keşfetmek isteyenler için müthiş manzaralar sunuyor.

Filmin konusu kısaca şöyle: Genç bir kadın olan Jule, hamile olduğunu erkek arkadaşına bizzat söylemek için eski Mercedes Hymer 303 karavanıyla Berlin’den Portekiz’e bir yolculuğa çıkmaya karar veriyor. Ona genç otostopçu Jan eşlik ediyor ve bu keyifli yolculukta birlikte sohbet ediyorlar ve tabii kaçınılmaz bir son, yavaş yavaş birbirlerine âşık oluyorlar. Bilirsiniz, bir ülkeyi tanımanın en iyi yollarından biri de şehir merkezlerinden ziyade o şehirleri birbirine bağlayan yollardır. İşte bu film o film.

Der Untergang / Downfall (2004)
IMDb: 8.2
Malum, Almanya denince öne çıkan filmleri sıralıyoruz. Bu listede Nazi Almanya’sını anlatan bir film olmazsa olmaz. Der Untergang, yönetmenliğini Oliver Hirschbiegel’in üstlendiği ve Bruno Ganz’ın unutulmaz performansıyla hafızalardaki yerini koruyan bir yapım.

II. Dünya Savaşı’nın son günlerinde geçen film; Berlin’in yeraltına, Hitler’in sığınağına iniyor. Üstte yıkılmış bir şehir, altta çöken bir rejim. Bu filmin ana çekimleri Berlin ve Münih’in yanı sıra Rusya’nın Saint Petersburg şehirlerinde gerçekleştirildi. Elbette filmin geçtiği ana mekân Führerbunker olduğu için, yönetmen 1940’lardaki Berlin’in atmosferini yeniden oluşturdu. Filmde fiziksel mekânlar sınırlı olsa da, o kapalı alan hissi Berlin’in o dönemki yıkımını çok daha güçlü hissettiriyor. Görmediğimiz şehir, zihnimizde daha da büyüyor. Almanya çoğu filmde yerin üstü; ama bu filmde, özellikle de 1945 yılı için kesinlikle yerin altı.

Şıklık, Güç, Takıntı: Moda Dünyasını Anlatan Filmler
Karanlık, Tutkulu ve Cesur: Modern İran Dizilerinden 8 Öneri





