Fotoğrafın hafızasına, cazın ritmine ve analog dünyanın zamansız ruhuna şair, yazar ve fotoğraf sanatçısı Merih Akoğul’un gözünden bakıyoruz.
Fotoğraf sanatçısı, şair ve yazar Merih Akoğul, fotoğrafı zamanın tanığı ve insan hikâyelerini geleceğe taşıyan bir düşünme biçimi olarak görüyor. Ben de, caz müzik arşivciliği ve yazarlığı yapmaya başlamadan evvel, Merih Akoğul’un çektiği, caz sahnesinden fotoğrafları takip ediyor, ilgiyle izliyordum. Kendisine duyduğum yakınlıktan dolayı söyleşi boyunca Akoğul’a “Merih Abi” olarak hitap edeceğim.
1963 doğumlu Akoğul, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’nden 1985 yılında mezun oldu. Lisansüstü eğitimini de Marmara Üniversitesi’nde tamamladı. Her iki kurumda da uzun yıllar eğitmenlik yaptı; çok sayıda kişisel sergi açtı, sayısız karma sergiye katıldı. İstanbul Modern Müzesi Fotoğraf Bölümü Danışma Kurulu’nda görev alan, uzun yıllar Eczacıbaşı Fotoğraf Sanatçıları Dizisi’nin editörlüğünü üstlenen Akoğul, bugün de İFSAK Blog ve Gezgin Foto dergisi başta olmak üzere çeşitli mecralarda yazmayı sürdürüyor. Akoğul’un fotoğraf, şiir, deneme ve çocuk edebiyatı üzerine yayımlanmış 15 kitabı bulunuyor.
Fotoğrafın yanı sıra şiir ve edebiyatla da güçlü bir bağ kuran Akoğul, üretiminin merkezine her zaman merakı ve anlam arayışını yerleştiriyor. Bu söyleşide çocukluk yıllarında başlayan fotoğraf serüveninden caz tutkusuna, Keith Jarrett ve John Coltrane’den siyah-beyaz fotoğrafın büyüsüne, analog plaklardan hi-fi kültürüne, yapay zekâdan değişen İstanbul’a kadar uzanan geniş bir yolculuğa çıkıyoruz. Fotoğrafın yalnızca bir kareden ibaret olmadığını, aynı zamanda güçlü bir tanıklık biçimi olduğunu hatırlatan Merih Akoğul’a sözü bırakıyoruz.

Merih Abicim, öncelikle bu söyleşiyi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyorum. Sizinle röportaj yapmak benim için büyük bir keyif. Üretim alanlarınız ve ilgi duyduğunuz pek çok konu benim de yakın ilgi alanım. Eminim bu söyleşiden hem ben hem de Saatolog okurları çok şey öğrenecek. Başa dönelim… Fotoğrafla ilk karşılaşmanızı bugün geriye dönüp düşündüğünüzde, sizi bu sanatın peşinden gitmeye ikna eden motivasyon neydi? İlk çektiğiniz kareyi ya da ilk büyük heyecanınızı hatırlıyor musunuz?
Dergiler, kitaplar ve takvimlerde gördüğüm muhteşem fotoğraflar, “Neden ben de böyle fotoğraflar çekmeyeyim?” diye bir düşünce oluşturdu. Çocukluğumdan beri etkilendiğim fotoğraflar ve duyduğum müzikler içimde tarifsiz bir heyecan yaratıyordu. Onları ben de çekebilirdim; sadece bir fotoğraf makinesine ihtiyacım vardı. Uçakları seviyordum. Onların gökyüzünde süzülüşlerini hayranlıkla izliyordum. Uçak mühendisi ya da pilot olamayacağımı biliyordum ama fotoğraflarını çekebilirdim. Haftanın iki üç günü havaalanına uçakları izlemeye gidiyordum.
14 yaşında, teyzemin Almanya’dan getirdiği bir Praktica Super TL2 fotoğraf makinesiyle öykündüğüm fotoğrafları çekmeye başladım. Sadece uçaklar değil; gün batımları, çiçekler, manzaralar ve tarihi binalar da ilgimi çekiyordu. Ama çektiğim ilk kasetteki fotoğrafları, filmi geri sarmayı bilmediğim için yaktım. Bu fotoğraflar hayatımda hep bir giz olarak kaldı; belki de ileride çekeceğim fotoğraflarda hep onları aradım.
Bu “gizem” ne hoş bir anekdot bırakmış hayatınıza. Peki fotoğraf sizin için gerçeği belgeleyen bir araç mı, yeniden yorumlayan bir anlatı biçimi mi?
Benim için fotoğrafın en önemli yönü, hafızamızı canlı tutması ve elimizde fotoğraf makinesi ile tanık olduğumuz anları her bakışımızda yeniden hatırlatmasıdır. Türkiye’nin en önemli ve köklü sanat okulu İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin Fotoğraf Enstitüsü sınavını 1985 yılında ikinci denememde kazandığımda benden mutlusu yoktu. Altın günlerini yaşayan ve sonra da yanan/yakılan eski Galata Köprüsü’nün altında arkadaşlarımla çay içerek kutlamıştık.
O günlerde çağdaş fotoğrafın yaratıcı yanını daha çok benimsiyordum ve kendime özgü — bugün bile çok değişmeyen — bir bakış açım vardı. Detayları sadece hayatta değil, fotoğraflarımda da yansıtmayı seviyordum. Sanatsal diyebileceğimiz bir anlayış benim ana görüşümdü. Ne de olsa Şahin Kaygun gibi büyük bir fotoğraf ustasından, özgün ve çalışkan bir sanatçıdan el almıştık. Aynı dönemde edebiyat da ilerliyordu; Hilmi Yavuz gibi önemli bir şair, Uygarlık Tarihi hocamız olmuştu.
Yaş aldıkça, özellikle son 30 yılda fotoğrafta belgesel yaklaşımın ne kadar önemli olduğunun iyice farkına vardım. Belge, yerinde sanatsal bir dozla, özgün bakış açısı ve kompozisyonlarla kalıcı hâle geldiğinde önem kazanıyor ve daha yavaş eskiyordu. Hele günümüzde milyarlarca fotoğraf çekildiği için bu tarz fotoğraflar daha da önem kazandı. Bazı şeyleri anlamak için o olgunluğa gelmek gerekiyor. Behçet Necatigil’in dizelerini biraz değiştirip şöyle yorumlayabilirim: “Çünkü asıl fotoğraflar bekler bazı yaşları.” Hem bakıp görmek hem de o fotoğrafları çekmek için. Şiir ve fotoğraf birbirine en çok benzeyen iki sanattır. Anlık, yoğun ve zaman içinde başarıyla çözünürler.

Şair, yazar, küratör, akademisyen ve fotoğrafçı kimlikleriniz birbirini nasıl besliyor? Bu kimliklerden biri eksik olsa üretiminizde ne değişirdi?
Şiir, dünyanın tözü gibi. Her şeyi içine katabiliyor, saklayabiliyor; yazıldıktan binlerce yıl sonra bile bir fosilin koruduğu o genden tarih ötesi canlıyı yeniden oluşturabiliyorsunuz. Şair olmak dünyanın en zor işi. Hiçbir beklentiniz olmadan yaşadıklarınızı ve hissettiklerinizi sözcüklere, dizelere dönüştürüyorsunuz. Ve şansınız varsa ölümünüze yakın birileri bir şiiriniz üzerinden size ulaşıyor ve şair diyorlar. Genelde “Ölümden sonra hayat var” cümlesi tam bu duruma uygundur.
İster düzyazı ister şiir olsun, yazmak dünyanın en önemli edimi. Ama ondan daha da büyüğü okumak. Ne öğrendiysek okuyarak öğrendik. Bu yüzden dünyanın en yararlı nesnesi kitaptır. Bir dilin inceliklerini ancak kitaplardan okuyarak öğrenebilirsiniz.
30 yılı aştı eğitmenliğim. Bildiklerimi paylaşmak bana her zaman büyük mutluluk verdi. Farklı yaş grubu ve kategorilerde binlerce insana dersler, konferanslar, açık oturumlar ve 42 yıl boyunca yazdığım yüzlerce yazı ile dokunmuş olmak benim için büyük mutluluk. Ben her zaman yapılan işin kuramlarla desteklenmesi gerektiğine inandım. Çünkü bir işi sadece kendine ait bileşenlerle anlatamazsınız. Eğitim yaşamımın başından bu yana verdiğim “fotoğraf okuma” derslerini kesintisiz sürdürüyorum. Fotoğraf sanatıyla estetik, sanat tarihi, felsefe, antropoloji, psikoloji gibi diğer disiplinleri birleştirdiğim bu derslerle kuramsal alanda önemli bir boşluğu kapatmaya çalıştım. Her şeyden önce fotoğrafı anlamlandırmanın gereğine inanıyorum. Çevremiz, elinde fotoğraf makineleriyle yaptığı işi fotoğraf sananlarla dolu. Tıpkı onlar gibi alıcıları da var. Çünkü bilgiye başvurulmuyor.
Fotoğraf var oluşumu yanında getirdi. Bugünlere fotoğraf üzerinden geldim. İlişkilerimi fotoğraf aracılığıyla kurdum, arkadaşlarımı fotoğrafla buldum. Fotoğraf çekmenin, alanda olmanın hazzını sözcüklerle anlatamam. Gördüğünüz, çektiğiniz ve sonuçta çıkan fotoğraf üç farklı düzlemdedir ve birbirinden hep farklıdır. Bir de bunun bakan tarafından yorumlanmasıyla dört aşaması olan bir alana karşılık gelir. Saniyenin 1/125’inde gerçekleşen, gözle görünmeyen sürprizlere açık olması heyecan vericidir.
Fazlasıyla merak ettiğim bir konu başlığına gelirsek, cazla tanışmanız nasıl gerçekleşti? Müziğin hayatınıza girdiği ilk yıllarda sizi en çok etkileyen sanatçılar kimlerdi?
Rock müziği, özellikle senfonik rock dinlerken ilk elime değen caz albümü, babamın arşivindeki John Coltrane’in Alternate Takes albümüydü. Oradaki “Cousin Mary” parçası beni çok etkilemişti. Saksafon çalmak için duyduğum ilk özlem de buydu. Aradan yıllar geçtikten sonra ders alırken hocam Tahsin Ünüvar ile de ilk olarak Equinox parçasını çalışmıştık.
Başlangıç olarak bende caza sevdalananların çoğuyla aynı yoldan geçmiştim. Louis Armstrong (Hello, Dolly!, What a Wonderful World), Ella Fitzgerald (Summertime), Duke Ellington Orkestrası (Take the A Train), Dave Brubeck Quartet (Blue Rondo à la Turk, Take Five), Glenn Miller Orkestrası (In the Mood) çocukluğumdan itibaren ilk duyduğum olağanüstü caz müzisyenlerinin unutulmayan melodileriydi.

Keith Jarrett’tan Oscar Peterson’a, Stan Getz’den Charles Lloyd’a kadar pek çok büyük ismi objektifinizle buluşturdunuz. Sahnede sizi en çok şaşırtan ya da unutamadığınız konser hangisiydi?
İlk yabancı caz konserim, Steps grubunun 1982 yılında İstanbul Festivali’ndeki konseriydi. 18 yaşındaydım ve müthiş bir kadro vardı. Michael Brecker ile adeta başka bir dünyaya yolculuğa çıkmıştım. Öyle bir yıldı ki hayranı olduğum progressive rock grubu Omega’yı da izlemiştim. (Parçaları Macarca söylediler ama olsun.) Cebimizdeki para belirliydi; diğer jokerlerimi de Londra Festival Balesi’nin baş dansçısı olarak Nureyev’in yer aldığı Giselle balesi ve Azerbaycan Halk Dansları Topluluğu için kullanmıştım. Elbette hepsinin Praktica makine ile siyah beyaz çektiğim fotoğrafları mevcut. Bu yüzden fotoğrafın belge yönü çok önemli. Bu festivalin bir yıl öncesinde de Paco de Lucia, efsanevi kadrosuyla festivalde yine karşımdaydı. Flamenko cazı tanımış, dünyada caz müziğinin bir uzantısını daha kavramıştım. En sevilen ve benim de sevdiğim ilk dönem fotoğraflarımdan biri de Paco’ya aittir.
Aslında konserlerdeki hislerinizi fotoğraflara aktarmak imkânsız. Fotoğrafın iki boyutlu, özerk, başka bir alanı var. Konser sırasındaki izlenimlerinizle fotoğrafa bakarken hissettikleriniz birbirine yaklaşırsa işi becerdiğinizi anlarsınız. Tabii ki buradaki en önemli nokta, fotoğraflarınıza bakanların yaptıkları yorumlardır. Biz 1980’lerde bugüne göre çok daha zor şartlarda çalışıyorduk. Ne yükseltilmiş ISO’lar vardı ne de bugünkü güçlü ve estetik sahne ışıkları. Yani en büyük sorun teknikteydi. Bir batında en çok 36 kare kullanabileceğiniz siyah beyaz filminiz vardı. Her şeye rağmen biz yine de şansımızı denedik. Unuttukça fotoğraflara bakıp geçmişi hatırladık.
Caz fotoğrafçılığını diğer sahne fotoğrafçılığından ayıran nedir? Sizce iyi bir caz fotoğrafı, doğru anı yakalamanın ötesinde müziğin ruhunu da görünür kılabilir mi?
Sahne sanatlarının hepsini fotoğraflamak zor. Ya etkinliğin özünü doğrudan anlatıp izleyiciyi aydınlatacak kareler oluşturacaksınız ya da kendi bakış açınız doğrultusunda ikonik sahneler yaratıp anlar üzerinden aktaracaksınız. Çektiğimiz her fotoğrafın dünya tarihinde bir karşılığı var. İster istemez çağrışımlar doğrultusunda benzerleriyle kıyaslanıyor. O yüzden fotoğraf çekmek gerçek bir sorumluluktur ve özen ister. O oyun, konser ya da gösteri unutulacak; geriye birkaç kare fotoğraf kalacaktır.
Fotoğrafta anlar, resimde figürler ve renkler, edebiyatta da sözcükler kazandığında başarılı olursunuz. Tamam dediğiniz, pes ettiğiniz, artık devam etmeyeceğim dediğiniz anda işlem tamamlanmış olur. Doğaçlamayı mevcut duygunuz üzerinden fotoğrafa dönüştürmek elbette mümkün. Melodiyi özenle öldüren muhteşem sahne performansları vardır. Konserden çıkar, “Ben ne izledim?” dersiniz kendi kendinize. Sıkı fotoğraflar da bu şekilde sıradan anlardan sıyrılır; tıpkı heyecanlı bir at yarışında olduğu gibi rakiplerini geçer, kopup gelir.
Herhâlde dünyanın en zor işi, sürekliliği olan bir sahne performansını bir iki unutulmaz kareye sığdırmaktır. Fotoğraf tarihindeki önemli isimlerin en büyük başarısı, tanık olunan anlarla çıkan fotoğrafın arasındaki uçurumu kapatmaya yönelik olarak gösterdikleri çabalarıdır.

Siyah-beyaz fotoğraf ile caz arasında doğal bir akrabalık olduğunu düşünüyorum. Bu his sizde de uyanıyor mu? Renkli bir kareyle anlatılamayacak duygular siyah-beyazda daha mı görünür oluyor?
Evet, caz ile siyah-beyaz fotoğraf birbirleriyle akraba gibidirler. Fotoğraf siyah-beyaz olarak bulunmuş, sonradan renkliye dönüşmüştür. Caz tarihi de ağırlıklı olarak siyah-beyaz fotoğraflar üzerinden gelmiştir. Caz bana göre sanki geceye ait bir olgu. Filmin siyahı, sahnenin ve cazın “kara”sı ile ne de güzel örtüşüyor. Bertrand Tavernier’in yönettiği, olağanüstü bir müzisyen kadrosuyla çekilen Round Midnight filmi, bunu Dale Turner karakteriyle, Lester Young hikâyesi üzerinden Dexter Gordon’un harika oyunculuğu ile başarıyla birleştirir. Film renklidir bu arada… Ama melodilerin bir porte gibi dizildiği, cazın coşkusu ile trajedinin iç içe geçtiği karanlık bir fona sahiptir.
Monk şaheseri “Round Midnight” standardı ve aynı adlı filmi ben de çok seviyorum. Gelelim plaklara… Analog fotoğrafçılığın sabrı ile analog plak dinleme kültürü arasında sizce nasıl bir benzerlik var?
Çok benzetiyorum. İlmek ilmek örülmüş bir emek var her ikisinde de. Filmimizi makinemize takar, fotoğrafları çeker, filmi banyo eder, kontakt baskı alır, aralarından seçer ve karanlık odada agrandizör ile büyük boyutta basardık. Bazen bu baskı işini doğru sonucu alabilmek için defalarca tekrarlardık. Fotoğraf yaşamımızın çoğunu karanlık odada geçirirdik.
Plak için pikap gerekli. Pikap dünyanın en güzel mekanik harikasıdır benim için. İğnenin plağa değerken mekanik sürtünme ile çıkardığı sesi hiçbir şeye değişmem. Elbette plak da çaldıkça yıpranır. Tozlanır. Çıtırdar, hatta takılır. Plak çizilir, iğne kırılır. Yaşayan organizmaların yer aldığı bir evren gibidir analog dünyası. Bize nesnelerin ruhunun olduğunu hatırlatır.
En önemlisi plak kapak tasarımları, fotoğraflar, üzerlerindeki bilgiler, parça adları, yılı, prodüktörü… Ne çok şeyi plaklardan öğrenmişizdir. Hiç gitmediğimiz bir okulun ders kitabı gibidir plak kapakları. Giderek bozulan gözlerimize de iyi gelir kocaman yazılarıyla. Plaklarınızı temiz saklarsanız, sadece içleriyle değil, kapaklarıyla da müthiş bir koleksiyona sahip olursunuz.

Hi-fi kültürüyle de yakından ilgileniyorsunuz. İyi bir ses sistemi, müziği dinleme biçimini gerçekten değiştiriyor. Peki bu biraz romantik bir yaklaşım mı? Bugün dijital platformların sunduğu kolaylık ile plak ve yüksek kaliteli ses sistemlerinin sunduğu deneyim arasında siz hangisini daha anlamlı buluyorsunuz?
Evet, romantik bir yaklaşım ama koca bir hi-fi teknolojisi bunun üzerine kurulu. “Plak öldü.” dediler; çağın her türlü dijital olanağına rağmen plaklar küllerinden yeniden doğdu. Pikap firmaları deli gibi, üstelik çok da pahalı pikaplar üretiyorlar. (450.000 USD olanını gördüm.) Dünyada milyonlarca kasetçalar ve kaset var. Şimdi yeniden değer kazandı. Meraklıları makara teyplerini koruyorlar. Bugün önemli şirketler makara teyp ve bantlar üretip astronomik fiyatlara satıyorlar.
CD üretimleri hâlâ sürüyor, CD çalarlar yepyeni DAC teknolojileriyle donatılıyor. Bu arada dijital platformlarda da daha önce ulaşamadığımız müzikleri dinleyebiliyoruz. Streamer olarak adlandırılan, ağ üzerinden müzik çalan cihazlar çok moda. İnternet ile seçtiğimiz platformlar üzerinden Bluetooth ve Wi-Fi gibi sistemleri de kullanarak devasa bir arşive ulaşabiliyoruz.
Hi-fi’de tüm amaç, sesin reprodüksiyonunu doğal olana en yakın biçimde almak, hatta bir konser izliyormuşcasına sesi en ince detayına kadar duymaktır. Bundan sonrası kulak ve bütçe işi. Son hi-fi fuarlarında 3-4 milyon avro değerinde ekipmanlar da gördük. Sonuç olarak analog ya da dijital, sulh içinde geçiniyoruz işte. Unutulmaması gereken tek gerçeklik: “Müzik müziktir” işte.
İyi olan çoğu şey teknoloji üzerine inşa edilmiştir. Fotoğraf her şeyden önce bir icattır. Matematik, fizik, optik, kimya ve dijital teknolojideki her yenilik fotoğraf üzerinde uygulanmıştır. Bugünkü bilgisayar, tablet ve mobil cihazların kaderini de fotoğraf belirlemektedir.
Sorunun ikinci kısmının cevabı için, aradığım müzik neredeyse ben oradayım diyebilirim. Ama özel ilgi alanımı sorarsanız, kaynağı ne olursa olsun 60’lı, 70’li ve 80’li yılların bugün “vintage” olarak adlandırdığımız ses sistemlerinden; amplifikatör, hoparlör ve makara teyplerden müzik dinlemeyi çok seviyorum. Bu arada dijital kaydedilip “mastering”i yapılmış bir albümü plak formatında dinlemeyi pek mantıklı bulmuyorum. Dönem plakları bu konuda belirleyici referanslardır.

Yeniköy Caz Günleri’nde hem “Caz Zamanı” fotoğraf serginizle izleyicilerle buluştunuz hem de Adnan Arduman’la birlikte “Hi-Fi ve Caz Kültürü” üzerine bir söyleşi gerçekleştirdiniz. Böyle etkinliklerin dinleyici ve izleyici üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?
O gün harika bir deneyimdi bizim için. Dört yıl önce, Adnan Arduman ile 29 Mayıs 2022 tarihinde mahallemizin caz günlerinde caz kültürü üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Benim de 1980-1990 yılları arasında caz konserlerinde çektiğim fotoğraflar, “Caz Zamanı” başlığı altında Yeniköy’de bulunan Avusturya Kültür Merkezi’nde sergilendi.
Ben müziğin niteliğinin, müzisyenlerin yanında konserin sunulduğu ortam ve izleyicisiyle gerçek değerini bulduğuna inanıyorum. Yine de unutmamak gerekir ki hayatımızın en iyi konserine bile gitsek, yapılan kayıtlarda hep bir şeyler eksik kalacaktır. Onu da ancak müziğin verdiği ilhamla harekete geçen hayal gücümüzle kapatabiliriz. Müzik, dünyanın her hastalığı için en etkili ilaçtır. Tecrübeyle sabittir.

Haklısınız. Fotoğraf da müzik de aslında hafızayla ilgili sanatlar. Sizce bir fotoğraf mı zamanı daha iyi saklar, yoksa melodi mi?
Biri göz, diğeri kulak üzerinden yol katederek bizi geçmişin hatıralarına götürür. Müzik bir devamlılık içerir. Belirli bir süreye yayılır. Melodi ve ritim üzerinden ilerler. Ses ve enstrümanları kullanan müzik, gözümüz kapalı da olsa yolunu bulup işlevini yerine getirir. Oysa fotoğraf için açık ve dikkatle bakan göze ihtiyaç vardır. O bakış, anlar üzerinden donmuş zamanın gizini çözmeye yeminli gibidir. Bunun bize ulaşması için bir fotoğraf makinesine ihtiyaç vardır. Fotoğraflar zamanı dondurarak belleğimizi geçmiş üzerinden gelecek için biçimlendirir. Sonuçta kokular ve tatlar gibi fotoğraf ve müziğin de hafızamızda bıraktığı izler vardır. Bir trambolin gibi kullandığımız zaman, fotoğraflar ve müzikler üzerinden dünü yarına atlatacaktır. Bizim yıldız kapımız olacaktır.
Uzun yıllardır sergiler düzenliyor, küratörlük yapıyor ve fotoğraf eğitimi veriyorsunuz. Bugünün genç fotoğrafçılarında sizi en çok heyecanlandıran ve en çok kaygılandıran eğilimler neler?
Genç ya da yaşlı fotoğrafçı olarak ele almıyorum ama internet ve sosyal platform kullanımının getirdiği benzerlik ve hızlı üretimden oluşan bir kaos söz konusu. Sular hiç durulmadığı için dipte ne var göremiyoruz. Özellikle Batı dünyasının “street photography” olarak adlandırdığı sokakta olma eğilimi ve özçekim yapma hastalığı her şeyin önüne geçiyor. Gerekli altyapı olmadan teknolojinin verdiği olanakların ardına saklanan fotoğraf sevdalıları birbirine çok benzeyen fotoğraflar çekiyorlar.
Günümüzdeki en büyük sorunu, herkesin birbirine benzeyen, çabuk eskiyen ve sadece sosyal platformlarda tüketilmek üzere çekilen fotoğraflar üretmesi olarak özetleyebilirim.

Yapay zekâ destekli görsel üretiminin yaygınlaştığı bir dönemde, fotoğrafın tanımı sizce yeniden mi yazılıyor?
Fotoğrafın günümüze kadar olan 200 yıllık serüvenini üç büyük dönem üzerinden değerlendirebiliriz. Önce fotoğrafın icadı, sonra negatif-pozitif tekniğinin bulunarak fotoğrafların çoğaltılması ve sonuncusu da karanlık odada kimyasal işlemlerin aradan çıkartılarak yerine dijital teknolojinin gelmesidir. Yapay zekâyı ve olanaklarını da isteyen istediği kadar kullanabilir. Ben insanın, özellikle sanat üretiminde, kendi zekâsıyla iş yapması gerektiğine inanıyorum. Farkında mısınız, son zamanlarda ne çok fotoğrafçı, ressam, roman yazarı çıktı ortaya. Çıktıkları gibi de kaybolacaklar bu hengâmenin içinde. Teknoloji sizin uşağınız olduğunda harika ama siz onun uşağı olup komutlarını yerine getiriyorsanız, vay hâlinize.
Fotoğraflara bakın, fotoğrafların kullanıldığı reklamlara bakın. Tarzlarına, türlerine, tonlarına; sanki tümü aynı reklam ajansından, aynı tasarımcıların elinden çıkmış gibi. Yapılan müziklere bakın. Dinlediğiniz her yeni şarkıda “déjà vu” çığlıkları atıyoruz. Sanki her şey sandığımızdan daha fazla akraba birbirleriyle. Günümüzdeki yaygın fotoğraf anlayışında “Türlerin Kökeni” de bu olsa gerek.
Kentler yıllar içinde değişiyor; insanlar da öyle. İstanbul’u onlarca yıl boyunca fotoğraflamış biri olarak, en çok hangi değişimi hüzünle izlediniz?
Bir tepeden bakıyorsunuz. 10 yıl sonra bir daha, 20 yıl sonra bir daha bakıyorsunuz. Karşıdaki yeşil tepeler giderek grileşmiş, beton yığınlarına dönüşmüş. Eski bir kartpostalda aynı noktayı buluyorsunuz. Bu kez ilk baktığınız noktanın bile 100 yıl öncesine göre nasıl olduğunu görüyorsunuz. Zaman-mekân ilişkiniz yitip gidiyor.
Aslında bu işin en trajik yanı, genele yayılan ve olan bitene göz yumularak gerçekleşen değişimdir. Kitaplarda bize öğretilen değişimler hep gelişime yönelik değil miydi? Oysa yerlerine hep daha kötüleri geliyor. 100 yıl öncesinde ağaçlarla dolu olan tepeler şimdi birer beton çöplüğü. Değişim anonimdir; en muhalif olanın bile sessiz kaldığı hunharlıklarla gövde kazanır. Ham maddeden maddeye kötü bir gidişat var.
Değişim, sadece yaşamı biçimlendiren değil, fotoğrafı fotoğraf yapan en önemli ögedir. Ama bazı şeyler keşke değişmese, biz de istediğimiz fotoğrafları çekemesek. Her şey değişecek, herkes bu değişimlerden şikâyet edecek ve günü geldiğinde insanlar, beğenmedikleri geçmişi hiç beğenmeyecekleri gelecekte özlerken bulacaklar kendilerini. Ben şimdi değişmiş olan coğrafyaların, elimde o günkü hâli ile kalan fotoğraflarımla avutuyorum kendimi. Başka ne yapabilirim ki…

Bugün yeniden genç bir fotoğrafçı olarak yola çıkıyor olsaydınız, yine aynı yolu mu seçerdiniz? Yoksa sizi başka bir sanat dalı mı çağırırdı?
Böyle bir soru ilk kez soruluyor bana. Ben de ilk kez düşünüp yanıt veriyorum: Sanırım müziği seçerdim. Müzik kuramı üzerine çalışırdım ya da bestecilik yolunda ilerlerdim. Müzik ve diğer sanatlarla ilgisi konusunda denemeler yazar, konferanslar verirdim. Belki operalara librettolar yazardım. Ama edebiyat yine olurdu hayatımda. Ben evrensel değerler arasındaki bağlantıları sözcükler yoluyla ortaya çıkarmayı çok seviyorum. Beş yüze yakın yazım müzik konusundadır.
Hayatınız boyunca çektiğiniz binlerce kare arasından yalnızca bir fotoğrafı geleceğe bırakma hakkınız olsa, hangisini seçerdiniz ve neden?
Çoğunluk neyi severse o seçilsin isterim. Ben nasıl olsa milyonlarca ana tanık olup yüz binlercesini çektim. Arşivimde kardeş kardeş gün ışığına çıkmayı bekliyorlar. Çoğu da çıkmayacak, çıkamayacak. Fotoğrafın en büyük trajedisi de budur.
Fotoğrafta çekebildiklerimiz, çekmeyi becerdiklerimiz, görücüye çıkanlar ise arasından sınırlı sayıda seçtiklerimizden başka bir şey değildir. Zira fotoğraf, çekmekten çok seçme sanatıdır. Zamana göre değeri artabilir ya da önemsizleşebilir. Geçen süre içinde fotoğrafçının da sanat izleyicisinin de bakış dinamikleri değişebilir. Fotoğraf -değişimlere bağlı olarak- sonsuza dek yaşayan bir mekanizmadır.
Fotoğrafçılığımın ilk dönemlerinde çektiğim, çeşitli ödüller alan ve bir kitap kapağı olarak kullanılan “Trompetli El” fotoğrafımın eskimediğini görmek benim için önemli. Zaten hepimiz bu dünyadan ayrılınca en fazla dört-beş fotoğrafla anılacağız.

Son olarak Merih abiciğim, Saatolog okurları için hem fotoğrafı hem de cazı daha derinlikli deneyimlemek isteyenlere; izlemeleri, dinlemeleri ve üzerine düşünmeleri için hangi caz albümlerini, fotoğraf kitaplarını ya da sanatçıları önerirsiniz? Bu alanlara yeni adım atanlara ilk tavsiyeniz ne olur?
Ben sanat dallarında doğaya yakın duran, buna rağmen duyarlılıkla işlenmiş, insan olmanın özelliklerini içinde barındıran, özle bağlantısını yitirmemiş sade ve sıradan yapıtların hamisi olmayı seviyorum. Onları okuyor, o filmleri izliyor, o müzikleri dinliyor, o fotoğraflara bakıyorum. Aşırı makyaj, fazla estetik ve yapay zekâ ile fingirdeşme beni rahatsız ediyor. Hayatın amacını ıskalamamak gerekiyor. Ne bileyim, düşünmesek belki de var olmayacağız.
Müzik benim için çok önemli. Çok sevdiğim ve hayatımın her döneminde bana payanda görevi yapan, hiç eskitemediğim isimlerden söz edeyim. Belirli bir albüm ya da parça ismi vermeden önereceğim; herkes kendininkini bulsun: Yes, Pink Floyd, Tom Waits, Bob Dylan, Leonard Cohen, John Coltrane, Bill Evans, Keith Jarrett…
Fotoğraf için ise Bill Brandt, Henri Cartier-Bresson, W. Eugene Smith, Saul Leiter, Ernst Haas, Josef Koudelka, Ara Güler, Şahin Kaygun.
Yazar ve ressamlara gelirsek, benim yazarlarımın üst sıralarında Thomas Mann, Michel Tournier, Raymond Carver, Emil Cioran, Yusuf Atılgan var. Ressamlarımı da Gauguin, Matisse, Modigliani, Edward Hopper, Mübin Orhon, Cihat Burak olarak özetleyebilirim.
Şiiri de pas geçmeyelim. Ben bugünlere müzikle birlikte şiirlerle de geldim: F. Lorca, B. Brecht, T. S. Eliot, W. B. Yeats, R. M. Rilke, P. Neruda, W. C. Williams, Behçet Necatigil, İlhan Berk, Edip Cansever, Ece Ayhan, Hilmi Yavuz’u şairlerim olarak ön sıralarda sayabilirim.
Bu güzel söyleşi için size teşekkür ediyorum. Hayatımı bir kez daha gözden geçirme şansını verdiğiniz için.
Kapak Fotoğrafı: İzzet Keribar
Kuzey Cazının Mütevazı Kahramanı: Magnus Öström





