Yarım asra yaklaşan bir müzik kariyeri, kuzey cazının mihenk taşı e.s.t. yılları, sayısız canlı performans, onlarca albüm… İskandinav cazının en karakteristik davulcularından Magnus Öström’ün büyülü dünyasına konuk oluyoruz…

Zamanın sihri üzerine yazmak oldukça klişe belki. Zira aşk gibi zaman da hakkında konuşması en kolay malzemelerden biri. Üzerine saatlerce ahkam kesebilir, istediğiniz kadar ağdalı cümleler kurabilirsiniz. Bunun hangi noktada zırva, hangi noktada gerçek olduğu belirsiz. Zira insanı sınırlarda gezdiren bu duygu yoğunluğunun ayaklarını yere bastırmak bir hayli zor. Gerekiyor mu? Belki de hayır…

Zamanla ilgili klişeleri bir kenara alıp sihrine odaklanmakta fayda var bazen. Yeterince zaman verirseniz her şey iyileşiyor, her şey derinleşiyor, yerini buluyor… Kendi hayatınızdan pay biçin. Aradan geçen yıllar içinde yerini bulan duygularınızı, sütliman bir havaya dönen kasırgalarınızı, bir zamanlar içinizi burkan kırgınlıkların nasıl da anlamsızlaştığını, küçükken hayalini kurduğunuz şeyin bir gün adeta vücut bularak karşınızda nasıl da capcanlı durduğunu… Ve tabii bunların hepsi gerçekten şanslıysanız geçerli…

Magnus Öström, belki de en çok bunu hissettiriyor. Kendisini 20 yıldan fazladır dinliyor olduğumu, çaldığı davulla kaç kez hüzünlendiğimi, coşkulandığımı, kaç kez kendimi yollara attığımı bir kenara alıyorum. Bunların hepsi kişisel bir hikayenin ayrıntıları… Onun hikayesi ise bambaşka.

Altı yaşında boya kutuları üzerinde öğrenmeye çalıştığı davulu bugün onunla bir olmuş gibi… Gözlerini kapadığında görmemek imkansız, müzik kulaklarından değil, kalbinden yükseliyor… Elleri kendisinden de bağımsız işliyor gibi… Ve tüm bu sihirli anlara şahitlik ederken insan düşünmeden edemiyor… Ardında onlarca albüm, dünyanın İskandinav cazını tanıdığı e.s.t. efsanesi, solo albümleri, Rymden, Lars Danielsson ve Liberetto, sayısız büyülü beste ve sayısız konser anını yaratan şey bir zamanlar o boya kutularının tepesinde şekillendi. Bugün kendisinin mütevazılıkla karşıladığı şeyin adını koymak zor. Zira böylesine bir sihri yaratırken insanın hâlâ gerçek kalması imkansız gibi. Magnus’la ilgili belki de en belirgin şey bu. Müziğiyle ayaklarınızı yerden kesiyor ama hâlâ gerçek.

Magnus Ostrom 08
Magnus Öström

İstanbul’daki konserinizden sonra aklımdan çıkmayan bir şey var; o yüzden bununla başlayayım. Siz sahneye çıkmadan ve müzik başlamadan hemen önce salonda her zaman derin bir sessizlik olur… Seyirci sessizce bekler ve müzisyenler birbirini gözleriyle yoklar. O ilk birkaç saniyede zihninizden ne geçiyor?

Genellikle hiçbir şey. Sadece anın içinde olmaya, olacak her şeye açık kalmaya çalışıyorum. Çoğunlukla tamamen doğaçlama bir bölümle başlıyoruz ki bunu çok seviyorum. Bu, salonu hissetmenin, seyircinin enerjisini almanın, sahnede birbirimize selam vermenin, bağ kurmanın bir yolu.

En son İstanbul konserinizde Lars Danielsson ve grubuyla sahne aldınız. Daha önce de burada sizi birkaç defa izleme fırsatı bulduk ama sormak istiyorum. Sizce İstanbul seyircisi sahneye nasıl bir enerji katıyor?

Şunu söylemeliyim ki olağanüstü bir deneyimdi. Seyirci harikaydı; çok sıcak, çok misafirperverdi ve inanılmaz kalabalıktı! Türk seyircisini diğerlerinden kesin çizgilerle ayıran şeyi tarif etmek zor ama sahnede her zaman bize çok şey verdiklerini hissediyorum ve bu gerçekten insanın içini ısıtıyor.

Uzun yıllardır sahnedesiniz. Eminim bazı konserler diğerlerinden daha fazla aklınızda kalıyordur. Bir performansın ardından sahneden indiğinizde, size “Gerçekten harika bir konserdi” hissini veren şey ne oluyor?

Söylemesi zor. İnsanların ne duyduğu ve ne deneyimlediği, benim hissettiğimden tamamen farklı olabiliyor. Hayatım boyunca birçok kez konser sonrası insanlar gelip yaşadıkları deneyimi anlattılar ve bu, özellikle de gençken, hissettiğimin tam tersi olabiliyordu. O zamanlar her şey tabiri caizse çok daha siyah beyazdı. İnsanlar “Hayatımda dinlediğim en iyi konserdi” derken ben hayatımın en kötü performansı olduğunu düşünebiliyordum. Tabii tam tersi de oldu; biri “İyiydi” ya da “Fena değildi” dediğinde, ben “Bu çaldığımız en iyi konserdi” hissini taşıyabiliyordum. Yani bu çok psikolojik bir şey ve o gün ya da hayatınızın o döneminde hangi ruh halinde olduğunuzla çok ilgili.

Ama kısa cevabım şu olurdu: Gerçekten iyi bir konser olduğunu düşündürtenler her zaman hislerimle gerçekten bağlantı kurduğumu hissettiklerim oluyor. Bazen de konser bittikten hemen sonra tek başıma bir köşeye kaçma ihtiyacı hissediyorum çünkü sahnedeki enerji içimde dönmeye devam ediyor. Sanki konser bitmemiş gibi… Enerji ve duygular beni öylesine sarıyor ki adeta içimde zıplıyor ve ağlamaya başlıyorum. Çok güçlü ve çok duygusal bir deneyim.

Magnus Ostrom bosse holmdahl 03 edited 1
Fotoğraf: Bosse Holmdahl

Davulcu olarak aslında müziğin zamanını şekillendiren kişi olduğunuzu söyleyebiliriz sanırım. Zaman algınız yıllar içinde değişti mi? Ritm ve zaman açısından bugün farklı mı hissediyorsunuz?

Hm, ilginç soru. Öncelikle gruptaki herkes zaman ve ritimden sorumlu ancak bu sanırım en çok davul üzerinden görünür oluyor. Zaman hissimin eskisiyle aynı olduğunu düşünüyorum ama yıllar geçtikçe zaman daha akışkan hale geldi. Zaman hâlâ orada ama her ne kadar groove ağırlıklı çalsam da artık ritmi “tutmaya” odaklanmaktan çok bütün resme odaklanıyorum. Artık enstrümanımla daha fazla “bir olmuş” hissediyorum; onu çalmaktan çok onunla konuşuyor gibiyim. Açıklaması kolay değil ama geçen gün konserde ellerim beni birçok kez şaşırttı; kendi başlarına bir şeyler çalmaya başladılar ve ben sadece oturup “Evet, neden olmasın?” dedim. Bunun bir anlamı varsa, kendimi kendimin peşinden gitmeye bıraktım diyebilirim. Böyle anlar yaşadığımda her şey tam anlamıyla sihir gibi geliyor.

Bir müzisyenin iyi çalmayı öğrenmeden önce iyi dinlemeyi öğrenmesi gerek herhalde. Dinlemek sizin için ne kadar önemli?

Benim için kulak, ya da dinlemek tartışmasız biçimde her şeyden önce geliyor. Birbirinizi dinlemezseniz işler çok zorlaşır. Bir parçada işlerin tam olarak nasıl ilerleyeceğini biliyor olsanız bile diğer müzisyenlerin farkında olmanız gerekir. Doğaçlama söz konusu olduğunda ise bu daha da önemli. Dinlemek; müziğe ve sahnedeki arkadaşlarınıza açık ve saygılı olmak demek. Bunu bir konuşma gibi düşünebiliriz. Diyaloğu monoloğa çeviren insanlardan kim hoşlanır ki? En azından ben hoşlanmam. Enerji ve akışı öldürür.

Sahnede tek kişi değilseniz müziğin ve enerjinin hepimizin içinden özgürce akabilmesi gerekiyor. Bizi birbirimize bağlama şansı olmalı. Aynı şey sahnedekilerle seyirciler arasındaki bağ için de geçerli. Hepimiz buna enerji veriyoruz ve o enerjiyi aynı odada paylaşıyoruz. Konseri birbirimize karşı vermiyoruz, birlikte yaratıyoruz. Bence bu, hümanizmin en saf hallerinden biri.

Magnus Ostrom bosse holmdahl 01 edited 1
Fotoğraf: Bosse Holmdahl

Peki siz ne tür müzikler dinliyorsunuz? Playlistinizde okurlarımızın Magnus Öström’den beklemeyeceği bir isim var mı?

Evde daha çok tartışma kanalları açık oluyor; politika, tarih programları, haberler vs… Ama her gece uyumadan önce klasik müzik kanalını açarım ve Mozart’tan Reich’a, Pärt’tan Hildegard von Bingen’e ya da Lili Boulanger’ye kadar birçok isim dinlerim. Sanatçılar açısından da Neil Young, Jobim, Elton John, Bruno Mars, Laura Mvula ve son zamanlarda Raye dinliyorum diyebilirim. İsveçli sanatçılardan Amanda Bergman gibi favorilerim de var. Bu aslında tamamen içinde bulunduğum ruh haline göre değişiyor. Caz da dinlerim ama genelde eski caz; Jimmie Lunceford’dan Coltrane’e kadar her şey olabilir. Oldukça büyük bir 78’lik plak koleksiyonum var.

Sahne aldığınızda sizi hâlâ heyecanlandıran müzisyenler oluyor mu?

e.s.t. olarak Pat Metheny ile ilk kez konser öncesi provada tanıştığımız günü hatırlıyorum. Tam anlamıyla yıldız çarpması yaşamıştım. İlk birkaç dakika boyunca yeniden 16 yaşıma dönmüş gibiydim; Bright Size Life albümünü ilk kez dinlediğim ana geri gittim. Ama çok kısa zamanda aynı zeminde buluşuyorsunuz. Bir anda arkadaş ve meslektaş haline geliyorsunuz; bu çok güzel bir şey. Sonunda hepimiz insanız. Ama tabii ki o kahraman müzisyene duyduğunuz büyük saygı hayat boyu sizinle kalıyor. Ve hepimizin, bizden önce gelip bizi şekillendiren devlerin omuzlarında durduğumuzu unutmamamız gerekiyor.

Bizden önce gelip bizi şekillendiren devlerin omuzlarında durduğumuzu unutmamamız gerekiyor.

Magnus Ostrom 05
Magnus Öström

Bir konserde Mathias Eick’i tanıtırken şakayla karışık “En iyi trompetçiler neden hep Norveç’ten çıkıyor?” diye sormuştunuz. Sizce İskandinav müzik sahnesinde özel bir şey mi var? Bu bölgeden sizi özellikle etkileyen başka müzisyenler var mı?

Öncelikle müzik zevkinin çok öznel olduğunu söylemek lazım ama ben birçok Norveçli trompetçide bulunan o atmosferik, lirik ve neredeyse gizemli tınıyı çok seviyorum. Tabii Verneri Pohjola gibi isimleri de seviyorum; kendisi Finlandiyalı ve benzer bir damarda çalıyor. Ibrahim Maalouf da öyle. Sonra tabii ki harika Amerikalılar var; onları da çok seviyorum. Dünyadaki bütün trompetçileri dinlemedim, o yüzden odağımı kesin çizgilerle sınırlamak istemem ama şu an için Arve Henriksen, Mathias Eick gibi isimlerle çalışmayı çok seviyorum. Nils Petter Molvær ile henüz hiç çalışmadım ama umarım bir gün o da olur.

İskandinav müziğini ya da sahnesini özel yapan şeyin ne olduğunu gerçekten bilmiyorum. İçindeyken görmek ya da açıklamak kolay olmuyor. Bence Norveç, Terje Rypdal, Jan Garbarek, Arild Andersen ve Jon Christensen’den oluşan “Büyük Dörtlüsü” sayesinde bu sahnenin sesini ve yönünü çok güçlü biçimde belirledi. İsveç’te Lars Gullin, Jan Johansson gibi isimlerimiz var. Bana göre İsveç her zaman Norveç’e kıyasla biraz daha geleneksel kaldı; Danimarka ise daha da fazla Amerika’ya dönüktü. Ama elbette bütün bu ülkelerde bağımsız, İskandinav köklerine sahip müzik ve müzisyen adacıkları var. Finlandiya konusunda o kadar net bir fikrim yok ama onların da çok güçlü müzisyenleri ve bestecileri olduğu kesin.

Açıkçası yeni sanatçıları takip etme konusunda iyi olduğumu söyleyemem, o yüzden burada isim vermeli miyim bilmiyorum. O kadar çok harika genç müzisyen ve grup var ki… Bugün ulaşılan teknik seviye inanılmaz. Ama konu müziğin kendisi olduğunda hikâye farklılaşabiliyor. Ben her zaman insanı hareket ettiren müziği sevdim. O yüzden benim için mesele beceriden çok duygu. Ama yine, bunların hepsinin çok öznel olduğunu söylemeliyim.

Röportajlarınızda ve konserlerinizde sık sık davulcularla ilgili şakalar yapıyorsunuz. Sizce davulcular bir müzisyen olarak yeterince ciddiye alınmıyor mu, yoksa bu diğer müzisyenlerin küçük bir komplosu mu?

Haha, evet, “Davulcu müzisyenin en iyi dostudur” lafını hepimiz duyduk! Bence geçmişte bu çok daha sertti ancak hâlâ izleri var. Mesela Max Roach gibi bir dev ilk bestelerini sunduğunda diğer müzisyenler ve eleştirmenler ne diyordu acaba? Sonrasında Tony Williams, Paul Motian, Jack DeJohnette gibi isimler geldi. Daha sonra Terry Lyne Carrington ve günümüze kadar gelen diğer harika “davulcu” besteciler…

Bugün durum biraz farklı çünkü artık birçok davulcu aynı zamanda besteci. Ama yine de davulcu liderliğindeki topluluklara karşı bir şüphenin hâlâ varolduğunu düşünüyorum. Sorun şu: İnsanlar hangi enstrümanı çalarsa çalsın grup liderinin kim olduğunu biliyorsa bilinçli ya da bilinçsiz şekilde tüm odağı ona yöneltmek kolaylaşıyor. Davulun doğası gereği melodiyi ya da armoniyi takip edemediğiniz için dinleyicinin zihnindeki resim dengesizleşebiliyor. Yani biz davulcular da herkes gibi müzik yazsak bile insanlar davulcunun lider olduğu bir grubun “tamamen davulla ilgili” olduğunu düşünebiliyor. Oysa öyle değil. Bunun büyük kısmı dinleyicinin zihninde oluşuyor bence.

Magnus Ostrom 02
Magnus Öström

Davul çalmaya başladığınızda en sevmediğiniz, sizi en çok korkutan ya da en zorlayan şey neydi? Ve bugün aynı şey sizin için ne ifade ediyor?

Davula başladığımda gerçek bir davul setim yoktu; babam bir boyacıydı ve onun boya kutularını kullanıyordum. O zamanlar davulda daha çok melodiyi çalıyordum çünkü başka bir şey bilmiyordum. Tabii ritim tutmaya çalışıyordum ama ağırlıklı olarak melodi çalıyordum sanırım. The Sweet’in “Ballroom Blitz” introsunu çalmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Keşke kaydı olsaydı… Ya da belki de olmaması daha iyi…

Sonra ilk gerçek davul setime kavuşunca en büyük zorluk koordinasyondu; ellerimin ve ayaklarımın farklı şeyler yapmasını sağlamak. Ama bir şekilde bunu oldukça hızlı çözdüm ve backbeat çalabilir hale geldim. Nasıl oldu bilmiyorum ama oldu. Hiçbir zaman günde 6-8 saat tek başına çalışan davulculardan biri olmadım. Benim yöntemim hep başka müzisyenlerle çalmak oldu. Bu yüzden bugün enstrümantal eğitimimde bazı “boşluklar” olabilir ama sınırlarımın avantajını kullanmayı öğrendim. Benden daha iyi, daha hızlı, daha koordineli milyonlarca davulcu olduğunu biliyorum ama önemli olan şunu fark etmiş olmam: Dünyada benim gibi çalabilen en iyi kişi benim. İnsanlar bunu seviyorsa mutlu olurum, sevmiyorlarsa yapabileceğim çok bir şey yok.

Benden daha iyi, daha hızlı, daha koordineli milyonlarca davulcu olduğunu biliyorum ama önemli olan şunu fark etmiş olmam: Dünyada benim gibi çalabilen en iyi kişi benim…

Birçok davulcu her boşluğu ritimle doldurmaya çalışır ama sizin stilinizde sessizlik bazen notalar kadar güçlü hissediliyor. Çalarken sessizlik üzerine ne düşünüyorsunuz? Bazen çalmamak da müziğin bir parçası mı?

Sessizlik benim için çok önemli; hatta bazen çalmaktan daha güçlü olabilir. Sessizlik, sizin seslerle doldurduğunuz tuval gibi. Bir ses çıkardığınızda aslında o tuvale boya sürüyorsunuz. Sonra kaç renk kullanacağınız ya da boyayı ne kadar yoğun süreceğiniz size kalıyor. Eğer tuvali tamamen doldurursanız, bir duraklama ya da sessizlik onu yeniden temizleyebiliyor ve siz tekrar doldurmaya başlayabiliyorsunuz.

Benim için kontrast anahtar kelime: hızlı-yavaş, yüksek-yumuşak gibi… Eğer sürekli hızlı, yüksek ve çok notalı çalarsanız bir süre sonra o hız ve yüksekliği duymamaya başlarsınız. Ama ardından aniden çok yavaş, çok yumuşak, çok havadar çalarsanız ya da tamamen sessizliğe geçerseniz, önceki hızlı bölüm daha da hızlı ve yüksek hissedilir; yavaş bölüm ise daha da sakin ve kırılgan gelir. Bunu tamamen olumlu anlamda söylüyorum. Benim için çalmamak da çalmak kadar önemli.

Magnus Ostrom 01 1
Magnus Öström

Davulcu olarak neredeyse her zaman grupların içinde yer aldınız; yani nadiren gerçekten yalnızsınız. Birlikte çalmakla ilgili merak ediyorum; o hassas dengeyi nasıl yakalıyorsunuz? Müzikal telepati nasıl gerçekleşiyor?

Dürüst olmak gerekirse tam olarak bilmiyorum. Sanırım yine dinleme meselesine dönüyoruz; kulağa, ses algısına… Umarım hepimiz sahnede aynı sebeple bulunuyoruzdur: birlikte müzik yapmak ve birbirimizi dinlemek için. Bence daha o noktada yolun yarısını geçmiş oluyoruz. Eğer bir şey yaratma niyetiyle bir araya geliyorsak ve herkes buna saygı duyuyorsa sihir ortaya çıkıyor. Benim için mesele her zaman bu oldu; müziği ve diğer müzisyenleri desteklemek. Bunun temelinde insanlık, güven ve sevgi var diyebilirim.

Genellikle müzikal telepatinin yıllarca birlikte çalmaktan doğduğunu düşünürüz. Elbette birçok açıdan öyle ama bazen biriyle ilk kez çalarsınız ve yine de o bağ oluşur. Bunu açıklamakta zorlanıyorum ama sanırım paylaşılan ana açık olmakla ilgili bir şey bu.

Her ne kadar zor bir konu olsa da bunu sormadan edemeyeceğim. Siz ve Esbjörn Svensson çocukluktan beri birbirinizi tanıyordunuz. Küçük yaşlarda birlikte müzik yaparken kurduğunuz en büyük hayal neydi?

Yedi-sekiz yaşlarındayken birlikte radyo programları yapardık. Kasetçalarımız vardı ve birbirimizle sanki büyük yıldızlarmışız gibi röportaj kaydederdik. Bir sonraki turnemizin nereye olacağınu sorduğunda “Meksika” dediğimi çok net hatırlıyorum. Sonra röportaj sırasında davulları götüremeyeceğimizi fark edip oraya gidemeyeceğimize karar vermiştik…
Aradan yıllar geçti. 2000’lerin başında e.s.t. ile gerçekten Meksika’ya gidip konser verdiğimizde bunun ikimiz için de çok büyük bir an olduğunu düşünüyorum. Hikâye tamamlanmış gibiydi.

Bence Magnus Öström adını duyan birçok insan e.s.t.’yi düşünmeden edemiyordur. Esbjörn’ün vefatından sonra kendi adınızla albümler yayımlamaya başladınız. Bu size nasıl hissettirdi? Kendi adınızı ilk kez bir albüm kapağında gördüğünüzde aklınızdan ne geçti?

Bu benim için hâlâ çok iki uçlu bir durum. Bir yanım bir albüm ortaya çıkarabilmiş olmaktan, hele ki kendi bestelerimle bunu yapabilmiş olmaktan çok gurur duyuyordu. e.s.t.’de tüm parçaları Esbjörn yazdığı için yıllarca müzik bestelememiştim; yapıp yapamayacağımı bilmiyordum ama yapabildiğimi gördüm. Kendi ismimi bir lider olarak kapakta görmek bir yanıyla gerçeküstü, bir yanıyla da çok doğal hissettirdi.

Ama ilk albümümü yaptığım dönemde Esbjörn’ün kaybını hâlâ fazlasıyla hissediyordum; bu yüzden zihinsel olarak tamamen yerimde miydim bilmiyorum. Diğer taraftan sanırım bir mahcubiyet hissi vardı. Çünkü Esbjörn hayatta olsaydı kendi müziğim ve kendi albümlerim belki hiç olmayacaktı. Bu benim için hâlâ çok zor bir konu ve hâlâ bununla yüzleşmeye çalışıyorum.

Çocukluğumdaki evin bodrum katından başlayıp dünyanın büyük sahnelerine uzanan (e.s.t.) yolculuğumuz için sonsuza dek minnettar olacağım. Bir bakıma masal gibi bir hikâye.

magnus ostrom est
Fotoğraf: David Redfern / Getty Images

Bugün, yaklaşık 18 yıl sonra geriye dönüp baktığınızda, onun yokluğunu ve hayatınızdaki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sanırım onun ölümünü gerçekten kabullenmem 10 yılımı aldı. Bunu her gün hissediyorum ama o dönemde omuzlarımdan bir şey kalktı sanki. Onun hâlâ benimle olduğunu hissettim ve hâlâ hissediyorum. Olumlu anılar çok daha güçlü hale geldi diyebilirim. Çocukluğumdaki evin bodrum katından başlayıp dünyanın büyük sahnelerine uzanan yolculuğumuz için sonsuza dek minnettar olacağım. Bir bakıma masal gibi bir hikâye.

Daha sonra verdiğiniz röportajlarda Esbjörn’ün vefatından sonra bir süre davullarınıza bile dokunamadığınızı söylemiştiniz. Sonra ne değişti? Sizi yeniden müziğe döndüren şey ne oldu?

Esbjörn’ü Haziran 2008’de kaybettikten sonra aynı yılın Aralık ayına ya da Ocak 2009’a kadar davullarıma hiç dokunmadım. Sonra Aralık ortasında evde piyanonun başına oturmaya başladım; sadece tuşlara dokunup sesleri dinliyordum. Bir gün parmaklarımdan bir melodi akmaya başladı ve bu daha sonra Esbjörn’e adadığım Ballad For E parçasına dönüştü. Parçayı Pat (Metheny)’nin muhteşem düzenlemesiyle ilk solo albümümde dinleyebilirsiniz; kendisi ve Dan Berglund ile birlikte çaldık.

Ayrıca plak şirketimiz ACT Music ile olan anlaşmamız sayesinde solo albüm yapma ihtimalim olduğunu biliyordum ama oraya nasıl ulaşacağımı bilmiyordum. Sonra Ocak ayında, uzun yıllardır tanıdığım İsveçli şarkıcı ve besteci Jeanette Lindström’ün Attitude & Orbit Control albümünde ortak prodüktör olmam istendi. O albüm daha sonra İsveç Grammy’si kazandı ve bununla gurur duyuyorum. Aynı zamanda davul da çalmam gerekiyordu; yani yeniden eyerin üstüne çıkmak için bir fırsat doğmuştu.

Daha sonra Şubat 2009’da bir gün arabayla giderken Lars Danielsson’dan bir telefon geldi. Mart ayında Polonya’da onunla bir konserde çalmak isteyip istemediğimi sordu. Çok duygulandığımı hatırlıyorum. Ona daha sonra döneceğimi söyledim. O zamanki eşim Maria yan koltuktaydı ve ona durumu anlattığımda sadece “Evet demelisin” dedi. Hayata geri dönmem gerektiğini biliyordu. Lars’ı geri arayıp kabul ettim ve o günden beri birlikte çalıyoruz. O telefonu açtığı için Lars’a sonsuza dek minnettar olacağım.

Siz ve Esbjörn çok uzun ve dolu dolu bir müzikal yolculuk paylaştınız. Hiç “Eğer bugün hâlâ hayatta olsaydı müziğimiz nereye evrilirdi?” diye düşündüğünüz oluyor mu?

Evet, bunu düşündüğüm oldu. Tamamen doğaçlama kayıtlara zaten başlamıştık; bunlar daha sonra Leucocyte ve 301 albümlerine dönüştü. Bu müziği sahneye nasıl taşıyacağımızı konuşuyorduk; o kayıtları mı referans alacaktık yoksa konser boyunca tamamen doğaçlama mı çalacaktık? Esbjörn ayrıca yeni parçalar yazmıştı ve ölümünden sadece birkaç gün önce onları prova ediyorduk. Yani bunun nereye gideceğini kim bilebilir…

Magnus Öström
Magnus Öström

İnsan hayatının her alanında değişiyor. Bugün geriye baktığınızda müziğiniz ve çalma biçiminiz yıllar içinde nasıl değişti?

Hm, gerçekten bilmiyorum. Bazen hâlâ çocukluk evimin bodrumunda davul çalmayı çözmeye çalışan o çocuk gibi hissediyorum ama tabii ki o zamandan beri gelişmişimdir diye umuyorum…

İnsanların “melodik” dediği o çalma tarzımın büyük kısmı hâlâ benimle. İnsan kendini dışarıdan görmekte zorlanıyor. Sanırım yıllar içinde daha cesur ve daha özgüvenli hale geldim ama öz hâlâ aynı.

Bestecilik tarafında da durum benzer. Esbjörn’le ilk şarkılarımızı yazdığımız, 10-11 yaşlarında olduğumuz günlerdeki sezgisel yazım biçimi hâlâ sürüyor. Ve o bağın hâlâ içimde yaşıyor olmasından dolayı gerçekten çok mutluyum. İlk gerçek davul setimi aldığım günü, bas davulu, trampeti ve hi-hat’i sokağın karşısındaki Esbjörn’lerin evine ve salonuna taşıdığım anı hâlâ dün gibi hatırlıyorum. Evlerinde piyano vardı ve hiçbirimiz nasıl çalınacağını bilmiyorduk. Bu hâlâ içimde canlı duran bir anı ve onu bir hazine gibi taşıyorum.

Frank Ockenfels 3: “Mükemmellik Uğruna Verilen Savaş Sanatı Öldürür”

Renk Kâşifi Harry Gruyaert

Chris Botti: “İstanbul Konseri İçin Çok Heyecanlıyız”