Bir eser bozulup yok olabiliyorsa, bu yok oluş da bir üretim biçimidir; sonuç değil, süreç. Biyosanatın doğuşundan bugüne, Dilay Koçoğulları’nın petri kapları ve bakteri ortaklıklarıyla kurduğu dile.

1920’lerin ortalarında Alexander Fleming, Londra’daki laboratuvarında küçük bir düzen tutturmuştu. Petri kaplarına farklı renklerde doğal pigment üreten bakteri türleri ekiyor, onlarla askerler, evler, balerin siluetleri oluşturuyordu. Mikroplardan resim yapıyordu kısaca. Sanatın içinde bilim arıyordu demek doğru olmaz tam olarak; belki de ikisi zaten hiç ayrılmamıştı. O dönem terk ettiği bir kültür kabında zamanla tuhaf bir şey büyüyecekti: bakterileri öldüren bir küf. Kendi resimlerine benzeyen bu sahneyi fark eden Fleming’in sanatçı gözü, tarihin seyrini değiştirdi. Yani bilimin belki de en kritik keşiflerinden biri, bir sanat pratiğinin içinde filizlendi.

biyosanat nedir Sir Alexander Fleming
Sir Alexander Fleming

Peki ya bir tablo yok olmaya başladığında ne olur? Müze onu depoya kaldırır, restore eder, bazen de satar. Ama sanat eserinin kendisi zaten çürümeye yazgılıysa? Eğer o eser bir mantar kolonisiyse, bir bakteri kültürüyse, petri kabında büyüyen ve büyüdükçe biçim değiştiren bir şeyse?

Biyosanat tam da bu soruyla başlamış gibi görünüyor. Biyosanat tam da bu soruyla başlamış gibi görünüyor; en azından bu soruyu sormaktan çekinmeden.

Biyosanat Nedir
Biyosanat Nedir? / Petri Kapları

Laboratuvar Bir Atölyeyse

Biyosanat, biyolojik materyallerin yani bakterilerin, mantarların, canlı dokuların, genetiği değiştirilmiş organizmaların bir sanat üretim aracı olarak kullanıldığı plastiğe verilen genel ad. Tanım böyle söylenince neredeyse “klinik” bir şey gibi geliyor. Ama içinde taşıdığı soru öyle değil: Sanat eserini kim ya da ne yapar? Sanatçı mı, yoksa onunla birlikte büyüyen, değişen, hatta zaman zaman ölen materyal de mi?

Bu sorunun kökü, sandığımızdan daha eskiye uzanıyor. 1986’da Amerikalı sanatçı ve bilim insanı Joe Davis, MIT’li genetikçi Dan Boyd ile ortak bir proje yürütmüş. E. coli bakterisinin DNA sekansının içine görsel bir ikon kodlamışlar; kadınlığı ve yaşamı simgeleyen eski bir Cermen runik işaretini. Moleküler biyoloji tekniklerinin sanat üretiminde kullanıldığı ilk örnek olarak kabul ediliyor bu çalışma. Ardından 1990’lar gelmiş; İnsan Genomu Projesi tamamlanmaya yaklaşıyormuş, genetik mühendisliği artık sıradan bir laboratuvar rutinine dönüşüyormuş ve sanatçılar buna kayıtsız kalamaz hale gelmiş.