Elinizdeki kitap haftalardır aynı sayfada bekliyor, yeni bir romana başlama fikri bile yorucu geliyorsa yalnız değilsiniz. İşte okuma tıkanıklığına iyi gelecek 7 kitap.
Bir dönem arka arkaya kitaplar bitirirken bir anda tek bir sayfaya bile odaklanamaz hâle gelebilirsiniz. Kitaplığın önünde uzun uzun bekler, birkaç kitabın arka kapağını okur, sonunda hiçbirini seçmeden uzaklaşırsınız. İngilizcede “reading slump” olarak anılan bu durum, okuma isteğinin geçici olarak kaybolmasını ya da okurun başladığı kitaplarda ilerleyememesini ifade ediyor.
Okuma tıkanıklığı çoğu zaman kitaplardan sıkıldığınız anlamına gelmiyor. Yoğun bir gündem, zihinsel yorgunluk, telefonda geçirilen uzun saatler veya yanlış zamanda seçilen ağır bir roman okuma alışkanlığının ritmini bozabiliyor. Üstelik “Eskiden daha çok okuyordum” düşüncesi, keyifli olması gereken bu uğraşı yeni bir sorumluluğa dönüştürebiliyor.
Böyle dönemlerde kalın klasiklere ya da uzun zamandır okunmayı bekleyen iddialı romanlara yönelmek yerine kısa, temposu yüksek ve ilk sayfalarda kendi dünyasını kurabilen kitapları seçmek daha iyi bir başlangıç olabilir.
İçindekiler
Kasiyer – Sayaka Murata
Japon edebiyatının son dönemdeki en sıra dışı kalemlerinden Sayaka Murata, Kasiyer ile okuyucuyu oldukça garip ama bir o kadar da tanıdık bir zihin dünyasına davet ediyor. Günümüz toplumunun dayattığı “ideal yaşama biçimi”, “doğru kariyer” ya da “evlilik” gibi kalıplaşmış beklentileri bir kenara bırakan bir karakter var karşımızda. Karakter, bir süpermarketin sesleri, rafları ve günlük rutinleri arasında kendine steril bir güven alanı bulmuş durumda.
Bu kitabın okuma krizini çözmesindeki en büyük sır, olayların merakından ziyade ana karakterin dünyayı algılayış biçimindeki o özgünlük. Cümleler inanılmaz derecede yalın, ritim hiç düşmüyor ve anlatımdaki o ince, hafif tuhaf mizah duygusu sayfaların akıp gitmesini sağlıyor. Okur kendini bir anda “toplumun normları mı yoksa bireysel huzur mu?” sorusunu sorgularken ve kitabın sonuna gelmiş olarak bulabiliyor.

Fareler ve İnsanlar – John Steinbeck
“Klasik okumak şu an beni yorar, odaklanamam” düşüncesine sahip olanlar için Steinbeck bu yargıyı tamamen kırmaya geliyor. Edebiyat tarihinin en saf, en dokunaklı ve en sade anlatılarından biri olan bu eser, zihni yorgun bir okur için harika bir liman. İki yakın dostun, hayatın tüm sertliğine rağmen tutunmaya çalıştıkları o küçük hayalin peşindeki yolculuğu anlatılıyor.
Steinbeck’in ustalığı, tek bir süslü cümleye ihtiyaç duymadan atmosferi göz önünde canlandırabilmesinde yatıyor. Diyaloglar o kadar doğal ve karakterlerin arasındaki bağ o kadar gerçek ki, kitabın kurgusundaki o insani sıcaklık okuru ilk sayfadan itibaren sarıp sarmalıyor. Konunun detaylarına girmeden söylenebilecek en doğru şey; bu kitabın bittiğinde edebi bir doyum yaşatacağı ve okuma alışkanlığını yeniden geri kazandıracağıdır.

Kahve Soğumadan Önce – Toshikazu Kawaguchi
Bazen okuma krizinden çıkaracak şey yüksek bir gerilim değil, tam aksine sıcak bir atmosfer ve hafif bir masalsılık olur. Tokyo’nun sessiz, küçük bir ara sokağında yer alan ve zamana meydan okuyan gizemli bir kafe düşünün. Bu kafede geçmişe ya da geleceğe gitmek mümkün; fakat kural son derece net ve katı: Kahve soğumadan önce bulunulan zamana dönmek zorunludur.
Kawaguchi’nin bu romanı, insan ilişkilerine, pişmanlıklara, ertelediğimiz duygulara ve “keşke”lere odaklanan bölümlerden oluşuyor. Bölüm bölüm ilerleyen yapısı sayesinde, uzun süre tek bir kurguya odaklanmakta zorlanan zihinler için harika bir esneklik sunuyor. Bir fincan kahve eşliğinde tatlı bir Japon dizisi izliyormuş hissi veren bu kitap, yormadan ve zorlamadan okuma ritmini geri kazandırıyor.

Satranç – Stefan Zweig
Okuma tıkanıklığında Zweig’a sığınmak edebiyat dünyasının en garantili kaçış yollarından biri. Fakat Satranç, yazarın diğer eserlerinden biraz daha farklı bir yerde duruyor. Bir gemi yolculuğunun o kısıtlı ve izole atmosferinde geçen bu anlatı, insan zihninin ne kadar kırılgan ama aynı zamanda ne kadar dirençli olabileceğini adeta bir psikolojik deney gibi önümüze seriyor.
Kitabın olay örgüsünü detaylandırıp tadını kaçırmaya gerek yok; bilinmesi gereken tek şey, iki zıt karakterin masadaki o sessiz ama fırtınalı mücadelesinin okuru nasıl bir gerilimin içine çekeceğidir. Sayfa sayısı oldukça az ama yarattığı psikolojik derinlik o kadar yoğun ki, zihindeki o paslanmış okuma mekanizmasının bir anda tıkır tıkır çalışmaya başladığı hissedilebilir. Akıcı bir tempoyla insan psişesinin karanlıklarına inmek isteyenler için biçilmiş kaftan.

Kırmızı Pazartesi – Gabriel García Márquez
Marquez denince akla hemen yüzlerce yıllık aile destanları ve karmaşık isimler gelebilir ama Kırmızı Pazartesi tam bir tempo canavarı. Kitap daha ilk cümlesinde ne olacağını ve kimin öleceğini açıkça söylüyor. Normal şartlarda sonu bilinen bir kitabı okumak sıkıcı olmalıdır; ancak Márquez’in büyüleyici edebiyatı tam olarak burada devreye giriyor.
Sonu baştan belli olan bir hikaye, bir kasabanın kolektif vurdumduymazlığı ve kehanet gibi adım adım yaklaşan bir trajedinin temposu üzerinden işleniyor. Olayın ne olduğundan ziyade “nasıl” ve “neden engellenemediği” sorusu okuru sayfalar arasında sürüklüyor. Adeta ritmik bir polisiye gibi akan bu kısa metin, büyülü gerçekçiliğin tadını çıkarırken okuma tıkanıklığına da veda etmeyi sağlıyor.

Biz Hep Şatoda Yaşadık – Shirley Jackson
Okuma iştahını açmak için biraz daha tekinsiz, hafif karanlık ve insanı merak içinde bırakan atmosferlere ihtiyaç duyuluyorsa yönü Shirley Jackson’a çevirmek gerekir. Kasaba halkından tamamen izole olmuş, büyük bir trajedinin gölgesinde garip ritüellerle hayatlarına devam eden iki kız kardeşin sürükleyici öyküsü anlatılıyor.
Bu romanın gücü olayların dehşetinden değil, anlatıcının o saplantılı, çocuksu ve bir o kadar da tekinsiz zihninden geliyor. Shirley Jackson, evin içerisindeki o klostrofobik havayı ve dış dünyadan gelen tehdit hissini öyle bir örüyor ki, okur kendini bir anda o malikanenin koridorlarında yürüyormuş gibi hissediyor. Gizem duygusunun bir an bile düşmediği bu gotik başyapıt, zihinsel uyuşukluğu saniyeler içinde söküp alacak güçte.

Morisaki Kitabevi Günleri – Satoshi Yagisawa
Kapanış tam olarak “okuma sevgisini ve kitap kokusunu yeniden hatırlatan” sıcacık bir eserle yapılıyor. Hayatının birdenbire altüst olduğunu hisseden ve her şeyden kaçmak isteyen bir genç kadının, amcasının eski kitaplarla dolu sahaf dükkanına sığınışı işleniyor bu kitapta.
İkinci el kitapların kokusu, eski sayfaların hışırtısı, sessiz Tokyo sokakları ve küçük insani temaslar… Bu kitap büyük aksiyonlar ya da büyük ters köşeler vaat etmiyor; bunun yerine yıpranmış zihinlere bir es veriyor. Kitapların insan hayatını nasıl dönüştürebileceğini, yalnızlığı nasıl iyileştirebileceğini sakin bir dille anlatırken, okuma arzusunu da yeniden aşılıyor.






