Zamana Dair Okuma Listesi
Don Kişot’tan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne kitapların sayfasını çevirdikçe zaman biçim değiştiriyor. Kimi zaman hızlanıyor, kimi zaman yavaşlıyor. Zamana dair okuma listesiyle yüzyıllardır çözülemeyen bu bilmecenin peşine düşüyoruz.
Zaman… Ölçtüğümüz ama anlayamadığımız, geçtiğini sandığımız ama içimizde biriken o tuhaf varlık. Bazen bir takvim yaprağı, bazen bir çocukluk anısı, bazen bir koku, bazen de yıllar sonra gelen bir bakış… Ama kesinlikle sarsıcı! Çoğumuz için “Ne çabuk geçmiş”in öznesi, bazılarımız için ise “Ne çok kalmış”ın.
İnsanlık tarihi boyunca herkes kendince zamanı anlamaya çalıştı; kimi döngüsel dedi, kimi çizgisel. Kimine göre zaman Tanrı’nın bir gölgesi, kimine göre belleğin ta kendisi.
Edebiyat da anlamaya anlatmaya çalıştı; yaşamın ortasına kurulan, bazen duran, bazen hızlanan, bazen de yokuş aşağı yuvarlanan o şeyi. Ve pek çok romanda kahraman olarak çıktı karşımıza; hatırlayan, unutan, yaşlanan ve direnen…
Bu yazıda, bir hikâyenin peşinden koşarken zamanı tanımaya, bulmaya, çözmeye, kullanmaya çalışan; belki farkında olarak belki olmayarak zamanı da hikâyenin kahramanı yapan on üç kitabın izini süreceğiz. Her biri bir başka dilde, bir başka çağda, bir başka kalpte doğmuş. Ama hepsi aynı sorunun etrafında dönüyor: “Zaman bizi mi biçimlendirir, yoksa biz zamanı?”
Cevabı belki yok bu sorunun. Ama sayfalar çevrildikçe bir şeyler olacak: Bir anı canlanacak, bir cümle takılı kalacak. Ve zaman, belki de ilk kez… biraz yavaşlayacak.
Hazırsanız başlayalım.
Zamanla İlgili 12 Kitap
1. Binbir Gece Masalları – Anonim
8. – 14. yüzyıl, Abbasi Halifeliği / Bağdat
Zamanı anlatıyla durduran, yaşamı hikâyeye bağlayan bir klasik.
“Sabah olduğunda, masal bitmemişti.”
Zamanın akışını durdurmak mümkün mü? Belki de yalnızca anlatmak yeterlidir. Binbir Gece Masalları işte tam burada başlar! Hikâye bitmesin diye anlatılır; anlatılsın diye uzar. Her gece, bir son cümle yerine yeni bir başlangıca gebe kalır. Şehrazad için yaşam, kelimenin içinde saklanır.
Bu büyülü külliyat, 9. yüzyılda Bağdat’ta derlenmeye başlar. Hint efsanelerinden İran söylencelerine, Arap çöllerinden Mezopotamya nehirlerine dek uzanan bir sözlü kültür birleşimidir aslında. Her masal, bir başka zamanı anlatır; bir başka zamanı kurar.
Zaman takvimle değil, dille işler. Sabaha karşı bitmesi gereken bir masal, geceyi geri alabilir. Belki de zaman, anlatıldıkça var olur. Ya da anlatıldıkça gecikir…

Müzik Önerisi:
Umm Kulthum – “Alf Leila Wa Leila” (1969)
“Bu güzel bir aşk gecesi, bin bir geceye bedel…”
Ümmi Gülsüm’ün sesinde geceler kıvrılır, masal olur. Bu parça da tıpkı Binbir Gece Masalları gibi; süresi belirsiz, anlamı katmanlı, yankısı uzun.
2. İlahi Komedya – Dante Alighieri
1320, Floransa
Zamanın ötesine yazılmış bir yolculuk kitabı.
“Ortasıydı ömrümüzün, karanlık bir ormandaydım.”
Zamanı anlamak, çoğu zaman ölümü düşünmekten geçer. Dante’nin İlahi Komedya’sı da bu düşünceden yola çıkar. Hayattayken ahiret âlemlerinde yapılan bir yolculuktur bu; Cehennem’den Araf’a, oradan Cennet’e uzanan bu yolculuk, hem fiziksel hem metafizik bir geçiştir.
1308’de yazmaya başladığı bu destanı, ölümünden kısa bir süre önce 1320’de tamamlar Dante. İlahi Komedya, düşüncenin ve inancın zamanla kurduğu ilişkiyi sorgular. Burada zaman çizgisel değil, döngüseldir; günahı kefaret, kefareti bağışlanma izler. Her bölüm, hem dünyevi bir anı hem de uhrevi bir ebediyeti kat eder. Zaman, ölçülen değil; dönüşülen, beklenen ve sezilen bir varlığa dönüşür.
Ve Dante’nin yolculuğu boyunca fark ederiz ki Zamanın içinde değil, zamanla birlikte yol alırız. Karanlık bir ormanın içinden geçerken, en çok kendimize rastlarız.

Müzik Önerisi:
Franco Battiato – “L’ombra della luce” (1988, İtalya)
Bir ışık gölgesine adanmış bu parça, Dante’nin arayışına içsel bir yankı gibidir. Sakin ama titreşimli… Yolculuk boyunca duyulan, ama bir türlü açıklanamayan sezgisel bir zaman hissi gibi.
3. Don Kişot – Miguel de Cervantes
1605 – 1615, İspanya
Geçmişin hayalleriyle bugünü aynı anda yaşatan bir kahraman şövalyenin ironik ayini.
“Zaman her şeyi olgunlaştırır. Hiç kimse doğuştan bilge değildir.”
Don Kişot, II. Kısım, Bölüm 33
Zamanla savaşmak isteyen bir adamın hikâyesi bu. Don Kişot, geçmişin yüce değerlerini bugünün çıplak gerçekliğine karşı savunmaya kalkar. Lakin atı yorgun, zırhı paslı, hayalleri kırılgan… Zamanı geri almak isterken, zamanın tam ortasında bir hicve dönüşür.
Cervantes’in Don Kişot’u, modern romanın başlangıç noktası kabul edilir. Ama aynı zamanda modern zamanın da eşiğidir. Orta Çağ şövalyelik erdemleriyle yeni dünyanın seküler, akılcı düzeni çarpışır. Zaman burada bir zihniyetin evrilmesidir. Roman boyunca zaman sabit değildir; parçalı, yer yer yanılsamalı bir anlatı olarak karşımızdadır. Don Kişot’un atı Rocinante gibi, o da bir hedefe değil, bir yolculuğa yazgılıdır. Her bölümde zaman; düşle, gerçekle, özlemle ve ironiyle katmanlanır.
Ve belki de asıl soru şudur: Zamanın ruhuna mı uymalı, yoksa o ruha karşı mı savaşmalı? Don Kişot’un çelişkili yalnızlığı, geçmişe tutunurken geleceğe çarpan herkesin sessiz bir yankısıdır.

Müzik Önerisi:
Paco de Lucía – “Entre dos aguas” (1973, İspanya)
Geçmişle gelecek arasında salınan bir flamenko… Don Kişot’un zamanlar arasında bölünmüş hâli gibi… Hem nostaljik, hem hareketli; hem hayal, hem hakikat…
4. Frankenstein – Mary Shelley
1818, İngiltere
Sonsuz değişimin acısını taşıyan modern bir evrim miti.
“İnsanın dünü, yarınıyla bir olmayabilir;
Değişimden başka hiçbir şey kalmaz baki.”
Bu dizeler, Victor Frankenstein’ın Alpler’deki hesaplaşmasında yankılanır. Zamanla yarışan bir bilim insanıdır o. Ölümü alt etmeyi, hayatı yeniden kurmayı dener. Ama zaman, onun ellerinden kayıp giden bir akarsu gibidir. Fakat o akarsuda ne kıyıya varabilir ne de geriye dönebilir.
Mary Shelley bu romanı 1818’de yayımlar; ama tohumu, Cenevre Gölü kıyısında, fırtınalı bir yaz gecesi atılır. Lord Byron’un meydan okumasıyla başlayan o sohbet gecesinde, bilimle gotik anlatı birbirine dolanır. Zaman ise vicdanla duyumsanan bir varlığa dönüşür.
Roman boyunca zaman, mühendislik hesaplarıyla ilerlemez. Anılar, suçluluklar, özlemler arasında parçalanır. Frankenstein’ın yarattığı varlık, ne geçmişe ait olabilen ne de geleceği kurabilen bir zaman sürgünüdür. Ne doğduğu âna dönebilir, ne de bir yarın kurabilir. Onun zamanla ilişkisi, bir kavuşma değil; bir kayıptır.

Müzik Önerisi:
Nick Cave & The Bad Seeds – “The Ship Song” (1990)
Fırtınalı bir melankoliyi zarifçe taşıyan bu parça, geri dönüşsüz duyguların sessiz limanı gibidir. Suç, pişmanlık ve kayıp; hepsi bir gemi gibi yavaşça uzaklaşır, geride yalnızca içsel bir uğultu bırakır.
5. Madame Bovary – Gustave Flaubert
1857, Fransa
Arzunun hep bir adım gerisinden gelen zamanın romanı.
“Bir dakikada, küçük bir alanda binlerce duygunun sığdığı sonsuz bir tutku barınabilir.”
Zaman, Emma Bovary’nin dünyasında ağır çekimde ilerler. Saatler geçmek bilmez; arzular hep biraz geç kalır. Bu roman, taşra evliliğinin tekdüzeliğinde çürüyen hayallerin, iç sıkıntısıyla bulanıklaşan anların zamanla nasıl ağırlaşıp çöktüğünü anlatır.
Flaubert’in dili kadar ölçülüdür anlatısı. Acele etmez; ne sahneyi uzatır, ne duyguyu hızlandırır. Emma, reçeteler yazan bir kocayla paylaştığı evde, Paris balolarının düşlerini kurar. Gerçekle hayal arasındaki o sessiz gerilimde zaman fark ettirmeden ağırlaşır.
Bu roman, arzunun hep bir adım gerisinden gelen zamanın romanıdır. Ne yaşanmak istenen yaşanır, ne unutulmak istenen silinir. Emma’nın hikâyesi, zamanla hayal arasındaki sessiz çatlaktan sızan bir yalnızlıktır.

Müzik Önerisi:
Édith Piaf – “La Foule” (1957)
Kalabalıklar arasında kaybolmuş bir kadın sesi gibi… Piaf’ın çığlığı, Emma’nın taşrada boğulan arzularına, geç kalmış duygularına eşlik eder. Ne Paris’tir o ses, ne Yonville; ama ikisinin arasında sıkışmış o zamansız ruhun tam kendisidir.
6. Kayıp Zamanın İzinde – Marcel Proust
1913–1927, Fransa
Duyularla geri çağrılan kayıp zamanlar.
“Ama ne zaman ki bir kaşık çayla birlikte ağzıma bir parça madlen keki götürdüm… birdenbire içimde olağanüstü bir şey oldu.”
(Kayıp Zamanın İzinde, I. Cilt)
Bir sabah, papatya çayına batırılmış bir madlen kekinden alınan ilk lokmayla birlikte geçmiş, usulca bugüne sızar. Çocukluk evinin taş duvarları, büyükannenin baston sesi, Combray’in uykulu sokakları… Hepsi bir anda şimdiye doluşur. Tat, koku ve çağrışım; belleğin sakladığı zamanı açığa çıkarır. Zaman bir ölçüm değil, bir duyum hâline gelmiştir.
Kayıp Zamanın İzinde, yedi ciltlik dev bir yapıdır. İlk cilt olan Swann’ların Tarafı, hem çocukluğun atmosferini hem de Swann’ın Odette’ye duyduğu aşkı iç içe geçmiş hatıralarla örer. Ancak burada hatırlamak, geçmişi anlatmak değildir. Hatırlamak onu yeniden yaşamak, zihnin en ince kıvrımlarında tekrar tekrar duymaktır. Romanın ritmi, belleğin iç akışına uyar; sözcükler uzar, cümleler kıvrılır, zaman parçalanır. Geçmiş, ne tamamen kaybolur ne de bütünüyle geri gelir. Proust’un dünyasında zaman; bir pencere kenarında, bir gül kokusunda, bir fincan çayın buharında saklıdır. Ve en sıradan an, bir ömrün yeniden başlayabileceği o yer olur.

Müzik Önerisi:
Gabriel Fauré – “Pavane” (1887)
Tıpkı roman gibi… Bu zarif parça geçmişin etrafında dolaşır; doğrudan anlatmaz, sadece sezdikçe açılır.
7. Dava – Franz Kafka
Yazılışı: 1914–1915, Yayınlanışı: 1925
Zamanın bürokratik kilidinde sıkışmak.
“K. hiçbir suç işlememişti ama bir sabah tutuklandı.”
(Dava, ilk cümle)
Günün birinde, sabahın erken saatlerinde, hiçbir gerekçe gösterilmeden tutuklanan Josef K., o andan itibaren bir takibin içinde yaşar. Kafka’nın evreninde zaman saatle işlemez; geçmişe ya da geleceğe bağlı değildir. Zaman burada bilinmezliktir; ölçülemez, öngörülemez ve açıklanamaz…
Dava, modern bürokrasinin doğurduğu kimliksiz ve süresiz zamanın romanıdır. K., hakkında hiçbir bilgi verilmeyen bir dava sürecinin içine çekilir. Cümleler gibi günler de uzar. Her gün, bir öncekine benzer. Her haber ertelenir. Zaman, artık bir bekleyiş hâli, bir gecikme hissidir ve adaletsizliğin biçimidir. Kurumların zamanı, bireyin zamanını yutar. K.’nın sabahları, geceleri, yılları ona ait değildir artık. Hayatı bir ertelemeden ibarettir. Suç yoktur; zaman cezadır…

Müzik Önerisi:
Krzysztof Penderecki – “Threnody for the Victims of Hiroshima” (1960, Polonya)
Gürültüyle sessizlik arasında salınan, yoğun ve boğucu bir yaylılar kaosu…Tıpkı Dava’daki gibi, insanı açıklamasız bir felakete maruz kalmış gibi hissettiren bir ses evreni. Kafka’nın bürokratik labirentleriyle Penderecki’nin işitsel kâbusu birbirini tamamlıyor gibi…
8. Bayan Dalloway – Virginia Woolf
1925, İngiltere
Zamanın içimizdeki yankısıyla işleyen bir gün.
“Saat dörtte Big Ben bir kez daha vurdu. Hayat, bir an için duraksadı. Hep birlikte geçip giden o zamanın farkına vardılar.”
(Bayan Dalloway)
Londra’nın merkezinde, Clarissa Dalloway bir akşam yemeği için çiçek almaya çıkar. Gün boyunca caddelerde yürürken, saatler geçerken, anılar da onunla birlikte akar. Zaman Woolf’un dilinde, bir gün içinde geçmişin ve şimdinin yan yana aktığı bir bilinç nehrine dönüşür.
Yazar, bilinç akışı tekniğiyle karakterlerin iç dünyasına sızar; bir anı, bir ses ya da bir koku ile geçmişe dönülen iç içe zaman katmanları kurar. Clarissa bir anda çocukluğuna döner; bir başka karakter savaş sonrası travmasıyla bugünü parçalar.
Woolf, zamanın doğrusal değil, dairesel ve katmanlı deneyimlenebileceğini gösterir. Zaman dış dünyayla iç dünyanın kesiştiği bir ritim, zihnin kıvrımlarında titreşen, kırılgan bir varlıktır.

Müzik Önerisi:
Edward Elgar – “Nimrod” (Enigma Variations, 1899)
İngiliz iç dünyasının zarif tınılarıyla, romanın sessiz çatlaklarında yankılanan zaman duygusuna eşlik eder.
9. Ses ve Öfke – William Faulkner
1929, ABD
Parçalanmış zaman, kayıp anlamın peşinde çırpınan bilinç.
“Saatler zamanı öldürür. Zaman, küçük çarkların tıklaması sürdükçe ölüdür; ancak saat durduğunda zaman canlanır.”
(The Sound and the Fury)
Faulkner’ın Güneyli Compson ailesi üzerinden kurduğu bu roman, dört farklı anlatıcının zihninden dört ayrı zaman algısını ortaya koyar. Her biri, geçmişin kalıntılarıyla şimdinin arasında sıkışmıştır. Bir gün ya da bir an, geçmişin en derin yerlerinden çıkıp bugünü belirleyen bir olay hâline gelir. Zaman ise paramparça bir ayna gibidir.
Romanın açılış bölümü, zihinsel engelli Benjy’nin iç sesiyle başlar. Onun için zaman kronolojik bağlarını tamamen yitirmiştir. Geçmiş ve şimdi, ayırt edilemez şekilde iç içedir. Devam eden bölümlerde aynı olaylara dair farklı anlatım katmanları kurulur.
Ses ve Öfke, Shakespeare’in Macbeth oyunundaki şu dizeden adını alır: “Bir aptalın anlattığı, ses ve öfkeyle dolu, hiçbir anlamı olmayan bir hikâye…” Faulkner, bu romanla zamanın kırılganlığını, anlatının çoğulluğunu ve hafızanın gücünü gösterir. Her karakterin zamanı bir diğerinden farklıdır… tıpkı hayat gibi…

Müzik Önerisi:
Samuel Barber – “Adagio for Strings” (1936, ABD)
Zamanın duygusal yükünü ve kırılganlığını taşıyan bu eser, romanın kasvetli güneyli atmosferine uygun düşer.
10. Görünmez Kentler – Italo Calvino
1972, İtalya
Zamanı kentlerle düşlemek…
“Bellek gereksiz değildir: Bir kenti var kılmak için işaretleri yeniden yeniden tekrarlar.”
Marco Polo’nun Kubilay Han’a anlattığı şehirler haritada yer etmez; bellekte ve hayalde kurulurlar. Her biri zamanın bir biçimini yansıtan düşsel yerleşimlerdir: unutulmuş bir aşkın kentinde zaman durmuştur, bir diğerinde insanlar geçmişin tekrarında yaşar, başka bir kentte ise gelecek her sabah yeniden kurulur.
Calvino’nun bu kısa metinlerden oluşan romanı, anlatı sanatını mekânlar üzerinden işler ve zamanın mekânla nasıl dokunduğunu gösterir. Zaman bazen bir sabah sisine, bazen bir pazar çanı sesine, bazen bir çocuğun yürüyüşüne gizlenir. Her kent, başka bir zaman kipinde konuşur.
Zamanın düşünsel bir madde olarak işlev gördüğü Görünmez Kentler, geleceği hayal ederken geçmişle hesaplaşan, zamanın bir coğrafya olarak da deneyimlenebileceğini gösteren anlatı haritasıdır.

Müzik Önerisi:
Ludovico Einaudi – “Andare” (2006, İtalya)
Modern İtalyan piyano ezgileriyle, kitapta geçen kentlerin düşsel ritmine eşlik eder.
11. Alef – Jorge Luis Borges
1944–1956, Arjantin
Sonsuzluğun aynasında zamanın kırılımları.
“Alef’te ne geçmiş ne gelecek vardır, yalnızca ebedi bir an vardır.”
Alef’te, bir bodrum katında yer alan “nokta”, evrenin tüm zamanlarının aynı anda görülebildiği bir göz gibidir. Ficciones’ta ise yazılar içinde yazılar, kitaplar içinde olasılıklar çoğaldıkça zaman çözülür; anlatı artık akış olmaktan çıkar ve kırılmalar dizisine dönüşür.
Borges zamanın gizemini çözmek istemez; aksine onu çoğaltır. “Zaman her şeyi yok eder, ama aynı zamanda her şeyi tekrar eder” sözü, onun yazınındaki en derin temalardan biridir. Zaman, hafızanın inşa ettiği bir yanılsama gibi belirir ardından kitabın sayfasındaki boşlukta yankılanan bir soruya dönüşür. Borges’in metinleri zamanı düşünmeye, zamanı düşlemenin yollarını aramaya davet eder. Sanki zaman üstü çizilmiş bir kelime gibidir; silinmiş ama izi kalmış…

Müzik Önerisi:
Astor Piazzolla – “Oblivion” (1982, Arjantin)
Zamanın yitip giden izlerini taşıyan bu modern tango, Borges’in labirentlerinde yankılanan duygusal derinliğe eşlik eder.
12. Beni Asla Bırakma – Kazuo Ishiguro
2005, Birleşik Krallık
Kaybolan zaman, kaybolan hayatlar.
“Hatırlamanın hiçbir zaman yeterli olmadığını fark ettim. Onu ne kadar sık hatırlarsam hatırlayayım, her seferinde biraz daha uzağa gidiyor gibiydi.”
Ishiguro’nun distopik romanı, çocukluk anılarıyla örülmüş bir gelecekte geçer. Klonlanmış bireylerin kısa ömürlerine odaklanan kitapta, zaman bir geri sayım gibi işler. Ölüm, gelecekte değil; içlerine kodlanmış bir gerçekliktir. Roman kahramanı Kathy H., geçmişi anımsayarak bugüne tutunmaya çalışır. -çoğumuzun yaptığı gibi- Bu hatırlayış, zamanın sürekli geri çağrılan bir his olduğunu düşündürür.
Roman, insan olmanın ne anlama geldiğini zaman ve hafıza üzerinden tartışır. Kayıp arkadaşlar, tamamlanmamış aşklar, eksik kalmış cümleler… Tüm bunlar, zamana karşı kurulan duygusal savunmalardır. Ishiguro’nun sade dili, ağır bir kayıp duygusunu ince ayrıntılarla örerken, okuyucuya kocaman ve sessiz bir boşluk bırakır. O boşlukta zamanın sadece ömürle değil; insan onuruyla da ilgili olduğu hissi çöker.

Müzik Önerisi:
Max Richter – “On the Nature of Daylight” (2004, İngiltere)
Zamanın geri döndürülemeyen doğasına eşlik eden bu eser, romanın hüznünü ve yumuşak hatırlayışlarına uyum sağlar.
13. Ahmet Hamdi Tanpınar – Saatleri Ayarlama Enstitüsü
1961, Türkiye
Rüya gibi akan, ayarlanamayan bir zamanın hicvi.
“İnsan saatini, içinde yaşadığı zamana göre ayarlamalı. Ama bazen de, zaman insana göre ayarlanmalı.”
(Saatleri Ayarlama Enstitüsü)
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu romanı, ne tam anlamıyla geçmişi anlatır ne de bugünü tanımlar. Hayri İrdal’ın hayat hikâyesi, çocukluk anılarından modernleşme hamlelerine, gerçek ile hayalin iç içe geçtiği tuhaf bir bilinç akışıdır. Zaman, kimi zaman bir eşyanın üzerinde asılı kalan bakışta, kimi zaman ise bir hayalin peşinden sürüklenen zihindedir.
“Zaman bir terbiyecidir,” der Tanpınar. Fakat bir öğretmen gibi değildir… bir bilmece gibidir… Bilmeceyi çözmek, saatleri ayarlamak, zamanı kontrol etmek isterken, aslında onu anlamadığımızı ve anlayamayacağımızı anlarız. Saat tamircileri, akademisyenler, bürokratlar… Hepsi zamanın düzenine bir şekil vermeye çalışır ama tıpkı rüyalardaki gibi kaygan ve kavranamaz bir akış vardır.
Romanın dili de zaman gibi kıvrımlıdır; rüya ile uyanıklık arasında salınır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Türk modernleşmesinin zamanla kurduğu çelişkili ilişki kadar, insan zihninin zamanı düşleme biçimlerini de hicveder. Geçmişi kurcalarken bile, her şey sanki gelecekte geçiyormuş gibi bir his bırakır.

Müzik önerisi:
Fikret Kızılok – “Yalnızlar Rıhtımı” (1970’ler, Türkiye)
Zamanın bireysel hafızada bıraktığı hüzünlü izleri, Tanpınar’ın ironik ve içe dönük dünyasına incelikli bir tınıyla eşlik edebilir.
Bu kitaplar ve daha binlercesi, zamanı yaşanan, özlenen, unutulan ve yeniden kurulan bir deneyim olarak anlatıyor. Sayfalar ilerledikçe zaman da biçim değiştiriyor. Peki zamanla birlikte değişen biz miyiz, yoksa değiştiğimizi sanarken hep aynı soruların etrafında mı dönüyoruz? Bir gün zamanın bilmecesi çözülecek mi? Ve sizin “zaman kitabı”nız hangisi?