Anatoline’in kurucusu Halil Özer, parfümü bir moda nesnesi olarak değil, Anadolu’nun kültürel hafızasını bugüne taşıyan bir anlatı biçimi olarak görüyor.

Tiyatro bölümü mezunusunuz, arthouse film yönetmenisiniz. Peki niş parfüm dünyasına girmeye nasıl karar verdiniz, Anatoline nasıl doğdu?

Tiyatro sahnesi, sinema perdesi ve koku hayatım boyunca en büyük tutkularım oldu. Benim için üçü de “Bir hikâye nasıl anlatılır?” sorusunun cevaplarını aradığım; yazdığım ve kokladığım kişisel yolculuklarım. Ayrıca bence koku da tiyatro ve sinema gibi bir sanat eseri. Ve her sanat eseri gibi hafızamızla doğrudan ilintili. Bir filmi ya da oyunu izlerken veya bir kitabı okurken aynı anda hafızamızın dehlizlerinde dolaşırız. Parfüm de anlattığı hikâyeyle bizi unuttuğumuz bir anıya, bir duyguya götürür ve orada kendimizle baş başa bırakır. Bu anlamda koku benim için her zaman bir hafıza taşıyıcısı olmuştur.

Koku üzerine daha çok düşünmeye, okumaya ve araştırmaya başladığımda fark ettim ki Antik Anadolu halkları için koku – daha doğrusu kutsal kokulu yağlar – bugünkü gibi bir süslenme ya da iyi hissetme aracı değildi. Tapınaklardaki tanrı heykellerini mesh ettikleri, ritüellerin, inancın ve kolektif hafızanın ayrılmaz bir parçasıydı. Anatoline tam da bu araştırmaların içinde doğdu. Bir parfüm markası kurma fikrinden çok, bu toprakların koku hafızasını bugüne taşıma arzusundan…

Anadolu’nun mirasını sahiplenen ve ondan beslenen bir markasınız. Anadolu’nun zengin kültürel mirası, parfümlerinizin isimlerine ve anlattığınız hikâyelere nasıl ilham veriyor?

Bir antik kente girdiğinizde sizi yıkılmış surlar, devrilmiş sütunlar ve parçalanmış heykeller karşılar. Ama biraz durup yakından baktığınızda o kentin nefes aldığını hissedersiniz. Tiyatrolarında sahnelenmiş tragedyaların yankıları, komedyaların kahkahaları… Dükkânlarında alışveriş yapan insanların uğultusu… Gemilerle gelen baharatların kokusu… İpeklerini satmaya çalışan tüccarların pazarlıkları… Zanaatkârların çekiç sesleri… Ve tapınakların gölgesinde ağır adımlarla yürüyen rahipler… Onların Ana Tanrıça’ya güller, yaseminler ve manolyalar sunduğunu; tapınakların iç avlularında kokulu ağaç kabukları ve reçineler yaktığını hayal edebilirsiniz. Ve eğer o kentin fısıltılarına kulak verirseniz, size tek bir şey söylemeye çalıştığını fark edersiniz: “Biz buradayız hâlâ.” Bugün biz de kendimizi yalnızca parfüm tasarlayan bir marka olarak değil, Anadolu’nun koku hafızasını araştıran, onu çağdaş bir dille yeniden yorumlayan ve kültürel sürdürülebilirliği önceleyen bir parfüm evi olarak görüyoruz. Troia, Urartu, Ephesus ya da Göbeklitepe… Her parfüm, o fısıltıları dinleyerek geçen uzun bir araştırma yolculuğunun sonunda doğuyor.

Anatoline The Antique
Anatoline The Antique Collection
Anatoline The Antique 1
Anatoline The Antique Collection

Anatoline’in kuruluşundan bu yana geçen sürede markaya bakışınız nasıl değişti? İlk günkü hayallerinizden bugün vazgeçtiğiniz ya da eklediğiniz neler var?

İlk günden itibaren hayalim yalnızca parfüm üretmek değildi. Koku etrafında şekillenen bir kültür markası inşa etmekti. Bugün parfümlerin yanı sıra fotoğraf, araştırma notları, antik şiirler, terracotta objeler ve farklı disiplinlerle ilgilenmemizin nedeni de bu.

Süreç içerisinde The Temple Collection ile artisanal seramik mumlarımızı çıkardık. Bu yılın sonunda The Sacred Vessel Collection ile kök boyayla boyanmış, yine markamızın ruhunu yansıtan terracotta vazo ve kaselerimizi gün yüzüne çıkarıyoruz. Antik dönemde insanlar kötü ruhlardan korunmak için evlerinde ve kapılarının girişlerinde, vazoların ve kaselerin içinde çiçekler bulundururlardı; biz de bu geleneği bugüne taşımayı hedefliyoruz.

Önümüzdeki yıl ise markamızın kuruluşuna ilham veren kutsal kokulu yağlara bir saygı duruşu niteliğinde hazırladığımız perfume oil serimizi tanıtacağız. Niş parfüm dünyasında genellikle birkaç nota üzerine inşa edilen attar geleneğini, Hüseyin Erdoğmuş ile birlikte çağdaş bir bakış açısıyla yeniden yorumluyoruz. Ağaçlardan ve çiçeklerden aldığımız ilhamla doğanın kadim ruhunu insanlara ulaştırmayı hedefliyoruz.

Anadolu ve Mezopotamya’nın hikâyelerini anlatırken romantize etmek ile tarihsel gerçekliğe sadık kalmak arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?

Bence ortada romantize edilecek bir yön yok. Bizim için tarih zaten yeterince büyüleyici. Parfümün erotize edilmesi, romantik bir unsura dönüşmesi, 21. yüzyılın pazarlama stratejisi. Son yüzyıla kadar koku, doğanın insan bedeninde taşınmasıydı. Ve insan da yaşadığı doğanın bir parçasıydı. Maalesef sanayi devrimiyle şehirler büyüdü, nüfuslar kalabalıklaştı ve insanın doğayla ilişkisi kesildi. Bugün İstanbul’da ve dünyanın diğer büyük metropollerinde doğayla kurabildiğimiz ilişki, çoğu zaman gidip parktaki bir bankta oturmaktan ibaret. Çimlere bile oturamıyorsunuz… Biz bütün tasarımlarımızı doğa–insan–koku ekseninde inşa ediyoruz. Tıpkı son yüzyıla dek tarih boyunca olduğu gibi. Bu nedenle tasarımlarımızın natürel içeriklerden oluşması, doğanın kendi sesini taşıması bizim için çok önemli. Sentetik dili şişelemek, ilk günden beri bizim işimiz olmadı.

Anatoline
Halit Özer

Bir tarihî kişilik ya da medeniyet yerine bir duygu, bir ritüel veya bir mekânı kokuya dönüştürmek zorunda kalsanız, hangisini seçerdiniz?

Sanırım bir ritüeli seçerdim. Seslendirirken de büyük bir keyif aldığım, Sevgül Çilingir Cesur hocanın “Hititlerde Ritüel ve Büyü” kitabında yer verdiği Kirliliğe Karşı Ritüel’i kokuya dönüştürmek isterdim.

Bu ritüelde Katra kadınları ve AZU-rahibi nehre giderek tanrının ritonlarını arındırıyor, ardından onları kokulu yağlarla mesh ediyor ve şöyle dua ediyorlar: “Tanrının üzerine bir kimse tarafından getirilen kirlilik, şimdi tanrıdan arındırılmış olsun.”

Binlerce yıl önce bir nehrin kenarına gidilerek dua edilmesi, suyla ve kokuyla arındılması, bugüne taşımak isteyeceğim ritüellerden biri olurdu. Çünkü bana göre modern insan, ruhunu arındırmayı unuttuğu zaman doğayla da bağını kaybediyor.

Bir parfüm tasarlamaya nereden başlıyorsunuz; önce hikâye mi geliyor, kokunun iskeleti mi, yoksa tek bir nota mı?

Önce hikâye geliyor. Tasarlamayı düşündüğümüz kokunun ana hikayemizdeki yerini, eksik bir parçayı tamamlayıp, tamamlamadığını düşünüyoruz evvela. Ve elbette parçası olduğu bu hikâyeye ne katacağı, özgünlüğünün nasıl sağlanacağını sorguluyoruz… Neticede biz, dediğim gibi bir kültür markası olma yolunda ilerlemeye çalışıyoruz. Bu yüzden de her yıl illa da iki parfüm tasarlayıp, rafa koyalım diye bir kaygı gütmüyoruz.

Anatoline The Mystic
Anatoline The Mystic Collection
Anatoline The Mystic
Anatoline The Mystic Collection

The Antique Collection’da geçmişin izlerini, The Mystic Collection’da ise daha soyut ve spiritüel bir dünyayı hissediyoruz. Sizce bu iki koleksiyon arasında görünmeyen ortak bağ nedir?

The Antique Collection ile antik Anadolu’nun kültürel hafızasını endemik bitkiler aracılığıyla yeniden yorumluyoruz. Örneğin İç Anadolu’nun yabani armudu ahlatla Phrygia’yı; tapınaklarda ve evlerde huzur için yakılan sığla ağacı reçinesiyle Ephesus’u; tarih boyunca Mezopotamya’yla özdeşleşen Halfeti siyah gülüyle Mesopotamia’yı; Akdeniz’in turunç bahçelerine atıfta bulunan Ionia’yı anlatıyoruz. The Mystic Collection ile ise insanın ilahi olanla kurduğu ilişkiyi ve görünmeyen dünyaya açılan eşiği anlatıyoruz. Shaman ile içsel bir yolculuğa çıkıyor, Kybele ile bir sunağa güller ve manolyalar bırakıyoruz. Elbette imza kokumuz Göbeklitepe ile de on iki bin yıllık Anadolu’ya çağdaş bir yorum getiriyoruz. İlk bakışta iki koleksiyon farklı iki yol gibi görünse de aslında vardıkları yer aynı: İnsanın kendisiyle ve doğayla yeniden bağ kurabildiği küçük anlar yaratabilmek.

Koleksiyonlarınızı oluştururken tarih, mitoloji ve kültürel miras arasında nasıl bir araştırma süreci yürütüyorsunuz?

Her şeyden önce bizim için ilk kaynak her zaman çiviyazılı tabletler ve araştırma kitapları oluyor. Ülkemizde arkeoloji alanında uluslararası saygınlığı yüksek çok kıymetli hocalarımız var ve onların çalışmaları bizim yol haritamızı oluşturuyor. Bunun yanı sıra antik bitkileri, reçineleri ve kokulu yağları konu alan botanik yayınlarını ve ritüel metinlerini de birlikte okumaya çalışıyoruz. Ardından bütün bu araştırmaları, ülkemizin uluslararası alandaki en saygın parfümörlerinden Hüseyin Erdoğmuş ile masaya yatırıyoruz. Bir tablette adı geçen bir reçineyi, bir ritüelde geçen kokulu yağı ya da unutulmuş bir bitkiyi bugünün dünyasında nasıl yeniden yorumlayabileceğimiz sorusunun peşine düşüyoruz. Bizim için tasarım tam da o noktada başlıyor. Örneğin Sardis tasarımımız için Lidya kaynaklarında adı geçen bakkaris kokulu yağını uzun süre araştırdık. Antik metinler, arkeolojik buluntular ve akademik yayınlar bize bu kokulu yağın mersin, gül, tarçın ve mercanköşk gibi bitkilerle ilişkisini gösteriyordu. Biz de bu tarihsel izleri bugünün parfüm diliyle yeniden yorumlamaya çalıştık.

Favori 10 Niş Yaz Parfümü

Plaj Çantanızda Mutlaka Olması Gereken Bakım Ürünleri

Soleil de Grâce’le Yazın Üç Farklı Yüzü