Van Cleef & Arpels Ar-Ge Direktörü Rainer Bernard, kadranlarında lirizm saklı saatlerinin hikâyesini anlatıyor.
Bugünün en meşhur mücevher ve saatçilik markalarından Van Cleef & Arpels’ın hikâyesi 1890’lı yılların ortasına, bir aşk evliliğine uzanıyor. 1895’te dünya evine giren Alfred Van Cleef ve Estelle Arpels sadece hayatlarını değil, isimlerini de birleştirerek yeni bir markaya hayat verdi. 1906’da Paris’te kurulan Van Cleef & Arpels poetik, doğadan ve hayattan ilham alan tasarımlarıyla mücevher dünyasında kendine has bir yer edindi. Mücevherin zarif ışıltısıyla tasarlanan saatleri de zamanı şiirsel bir yolla gösterdi. Öyle ki, saatçilikteki mottosu “Poetry of Time” (Zamanın Şiirselliği) oldu markanın. Bu sene Watches and Wonders’ta bu anlayışla altı yeni saat tanıttı Van Cleef & Arpels. Saatlerin her biri, arkasında dinlemeye değer bir hikâye saklıyor. Markanın Ar-Ge Direktörü Rainer Bernard ile bir araya gelerek yeni saatleri ve hikâyelerini dinledik.


Watches and Wonders 2026’yı arkamızda bıraktık. Ar-Ge açısından baktığınızda bu sene sizi en çok etkileyen yenilikler neler oldu?
Van Cleef & Arpels olarak bu sene altı yeni saat tanıttık. Her birinde markanın “Poetry of Time” (Zamanın Şiirselliği) yaklaşımının ve bu seneki temamız “Poetic Astronomy” (Şiirsel Astronomi)’nin izleri vardı. Bu altı modelden biri Jour Nuit koleksiyonundan Midnight Jour Nuit Phase de Lune saati. Dört sene süren araştırma-geliştirme çalışmasından doğan saatte iki komplikasyon bir araya geliyor: Jour Nuit 24 saat göstergesi ve Ay’ın evreleri göstergesi. Bu iki komplikasyon, farklı hızlarda hareket eden iki döner diskin birlikte çalışmasıyla birlikte kullanılabildi. Buradaki en temel zorluk, Ay’ın görünmediği gündüz vaktinde saati kullanan kişinin Ay’ı izleyebilmesi için isteğe bağlı bir animasyon sistemi geliştirmekti. Ve bunu yaparken gerçek Ay fazını değiştirmemek gerekiyordu. Bizim için tüm bu teknik zorluklar her zaman anlattığımız hikâyeye hizmet eder, bir parçasıdır. Van Cleef & Arpels saatleri sadece teknik objeler değil, aynı zamanda duygusal bağ kuran anlatı odaklı modellerdir.

Bir diğer etkileyici saat, Vega ve Altair’in aşk hikayesini anlatan Extraordinary Dials modelleriydi. İlk model olan Lady Rencontre Céleste,Vega ve Altair’in karşılaşmalarını ve aşklarının filizlenişini anlatıyor. Gökyüzü tanrıçasının Samanyolu’nu aralarına çizerek aşıkları ayırmasının ardından ise kuşların oluşturduğu köprü sayesinde yeniden kavuşmalarını Lady Retrouvailles Célestes saatinde görüyoruz. Bu model, pembe ve eflatun tonlarında ışıldayan, 13 katmandan oluşan bir evrende hayat buluyor.
Bahsettiğim saatler, markanın ustalıkla uyguladığı métiers d’art tekniklerini öne çıkarıyor, değerli taşları uyguladığımız teknikler ilgi çekiyor. Işıldayan bulutları betimlemek için kullandığımız teknik tam aradığımız hissi yarattı mesela; ışıldayan taşlarla gelen bir hafiflik duygusu veriyor.


Konuştuğumuz gibi şiirsel yaklaşım markanın en bilinen yanı belki de. Bu felsefeyi teknik geliştirme süreçlerinde nasıl kullanıyorsunuz?
Poetic Complications ve Extraordinary Objects gibi anlatı odaklı yaratımlarımızda işe her zaman hayal dünyasından doğan bir fikirle başlıyoruz. Kimi zaman bir aşk hikâyesi kimi zaman ise doğanın büyüleyici bir manzarası… Ardından bu fikri bir hikâyeye dönüştürüyor, âdeta bir film geliştirir gibi ilerliyor ve senaryo oluşturuyoruz. Sonraki aşamada ise bu anlatı yapısını olası hareket sekanslarına çeviriyor, ardından bunları birbirine sıkı sıkıya bağlı teknik işlevlere dönüştürüyoruz. Tahmin edeceğiniz gibi çok döngüsel ve katmanlı bir süreç; anlatı tamamen içimize sindiği noktada sona eriyor ancak.

Farklı disiplin zanaatlarının bir araya geldiği bir süreç söz konusu oluyor o zaman…
Van Cleef & Arpels’ta her yaratım bir hikâyeyle başlar. Bahçede uçuşan kelebekler, bir köprü üzerinde öpüşen iki aşık… Zihnimizdeki fikirler geliştirme sürecinde yapılmayı bekler. Sonrasında farklı uzmanlık alanları birlikte çalışmaya başlar: Yaratıcı stüdyodan mücevher ustalarına, Métiers d’Art ekibinden saat ustaları ve teknik tasarımcılara kadar herkes sürecin bir parçası halinde. Hikâyeyi hayata geçirmek için becerilerimizi bir araya getiriyor, birbirimizi tamamlıyoruz. Bütün mühendislik süreci sadece hikâyenin ihtiyaçları doğrultusunda şekilleniyor. Minyatür boyama, taş mıhlama, gravür ve mineleme gibi pek çok tekniği kullanıyoruz. Nasıl ki harfler birleşip kelimeleri oluşturuyorsa, bu zanaatlar da bir araya gelerek bir şiire dönüşüyor. Işığın yansıması, parlaklık ve görsel derinlik gibi etkiler yaratmak istediğimizde malzemeleri, dokuları, formları ve renkleri titizlikle seçiyoruz. Her şey doğru bir şekilde bir araya geldiğinde kimi zaman bir yaz sabahının hissini kimi zaman ise günün başka bir anını çağrıştırıyor kadranlarımız.

Bir yanıyla oldukça komplike ve sizin de dediğiniz gibi döngüsel ve katmanlı bir süreç. Bir saati hayata geçirirken en zor yanı ne oluyor peki?
Anlatmak istediğimiz hikâyeyi bulduktan sonra onu gerçeğe dönüştürmemiz gerekiyor. Asıl büyük zorluk burada başlıyor. Yaratıcı stüdyomuz ilk eskizleri hazırlıyor, ardından mücevher ustaları, Métiers d’Art ekibi ve saat ustaları birlikte düşünmeye başlıyor. Aslında her fikir bir sonrakine bağlı. Kadranın belli bir bölümünde istediğiniz detay, mekanizmayı da etkiliyor. Bir araya gelip yaptığımız tartışmalar sayesinde istediğimiz noktayı netleştiriyor ve teknik olarak nasıl ilerleyeceğimizden emin oluyoruz. Her aşama giderek daha hassas hale geliyor. Saatlerin uzun bir sürede hayata geçirilmesinin sebebi de bu. Teknik bir engelle karşılaştığımızda çözümü birlikte arıyoruz. Bir çiçeğin malzemesini değiştiriyor ya da mekanizmanın parçalarını yeniden tasarlıyoruz. Her ne olursa olsun son kararı her zaman hikâye veriyor.





