Bugünlerde herkesin iklim kriziyle ilgili söyleyecek bir sözü var. Ancak biyolog ve akademisyen Utku Perktaş’a göre asıl kırılma çok daha derinlerde. Antroposen çağında insanın gezegen üzerindeki etkisini ve umudun neden hâlâ vazgeçilmez olduğunu tartışıyoruz.

Dünya artık eskisi gibi değil. Ve bu, melankolik bir cümleden öte; çok daha gerçek, çok daha sert bir anlam taşıyor. Kuruyan göller, yanan ormanlar, çatlayan topraklar ve giderek sessizleşen ekosistemler, gezegenin uzun süredir verdiği alarmın parçaları. Bu tabloyu çoğu insan “iklim krizi” başlığı altında topluyor. Ardından da çoğumuza tanıdık gelen o bildik cümleler sıralanıyor: sürdürülebilirlik, bugünün kaynaklarını yarınlara bırakmak, karbon ayak izi, yeşil dönüşüm, gelecek kuşaklar… Oysa biyolog ve akademisyen Utku Perktaş’a göre mesele bundan çok daha derin. İçinde yaşadığımız Antroposen çağını yalnızca bir çevre sorunu olarak değil, insan-merkezci düşüncenin bir sonucu olarak okumak gerekiyor.

Apaçık Radyo’daki Antroposen Sohbetler programı, akademik çalışmaları ve yazılarıyla Perktaş, bilimi kapalı bir uzmanlık alanı olmaktan çıkararak toplumsal bir düşünme pratiğine dönüştürüyor. Biyoçeşitlilik kaybını iklim krizinin önüne koyan yaklaşımı, empatiyi yalnızca insanlar arasında değil, tüm canlılarla kurmayı öneren bakışı ve “eşitliğin ekolojisi” kavramı, söyleşimizin de omurgasını oluşturuyor. Antroposen’in ne olduğunu, bu çağın neresinde durduğumuzu ve tüm bu karamsar tabloya rağmen neden hâlâ umuttan vazgeçmememiz gerektiğini hatırlamak için Perktaş’a kulak veriyoruz.

utku perktas amerikan
Amerikan Doğa Tarih Müzesi’Nde.

Birçok insan gibi ben de sizi Apaçık Radyo’daki programlarınızdan tanıyorum: Antroposen Sohbetler. Söyleşimize de programın adından yola çıkarak başlamak isterim. Nedir bu Antroposen Sohbetler?

Biraz daha geriden başlayayım. Yaklaşık altı yıl önce Murat Yetkin’le Ankara’da buluşmuştuk. Sohbet sırasında ona, büyük bir heyecanla, doğa tarihi hikâyeleri anlatıyordum. Bir noktada durup ‘Bunları yazsana’ dedi. ‘Nasıl yazayım?’ diye sordum; sonuçta ben akademik metinler yazmaya alışkındım, bu bambaşka bir alandı. ‘Anlattığın gibi yaz’ dedi. Böylece Yetkin Report için yazmaya başladım.

Elbette ilk zamanlar oldukça acemiydim. Akademik yazının kendine özgü kalıpları, yöntemi, dili vardır; bir konuyu popüler bir dille anlatmak ise bambaşka bir emek ve ciddi bir editoryal destek gerektirir. Bu noktada Murat Abi’nin katkısı benim için çok belirleyici oldu. O süreçte iklim krizi, biyoçeşitlilik gibi konularda yazılar da gelmeye başladı. Yazdıkça şunu fark ettim: bu yazma hali bana gerçekten iyi geliyordu.” Sonra pandemi geldi. Evlere kapandık ve ben üretmeye devam ettim. Kendi pencerenizden hangi kuşları gözlersiniz temalı  başlıklı bir yazı yazmıştım. Kuş seslerini yazıya eklemiştik ve beklediğimizden çok okundu. Ben o zamana dek böyle bir şey görmemiştim.