Tunceli’nin dağlarından, endemik çiçeklerinden ve kadim kültüründen doğan İksor; balı bir üründen çok, bir “geri verme biçimi” olarak gören bir hikâye.

Bir kavanoz balın kapağını açtığınızda kimi zaman yalnızca tatlı bir koku yükselir; İksor’da ise dağın rüzgârı, Munzur’un suyu ve Tunceli’nin endemik florası masanıza gelir. Bu yüzden İksor, baldan çok daha fazlası: coğrafyayla kurulan bir yakınlık, doğaya duyulan bir saygı.

Uzun yıllar kalkınma projelerinde çalışan Doğan Çelik, memleketinin olağanüstü doğasını ve kültürünü yalnızca anlatmakla yetinmek istememiş; çocukluğundan kalan o yoğun aromalı balın kokusunu, babaannesinin sofrasını ve Munzur’un suyunu bir girişime dönüştürmüş. İksor, ticari bir marka değil; Tunceli’nin çok kültürlü yapısına, endemik bitkilerine ve arıcılık geleneğine “geri verme” niyetiyle doğmuş bir yolculuk aslında.

Bugün İksor; uluslararası ödüller alan, otel mutfaklarına giren, şeflerin dikkatini çeken bir marka olsa da özünde küçük kalmayı önemseyen, üreticiyle tüketici arasında güvene dayalı bir bağ kurmayı hedefleyen bir girişim. Bu röportajda Doğan Çelik’in gözünden yalnızca bir bal serüvenini değil, arının emeğini, coğrafyanın sesini ve Tunceli’ye duyulan vefayı okuyacaksınız.

iksor Aricilar
Arıcılar (Doğan Çelik)

Doğan Bey, İksor’un doğuşunu merak ediyorum. Kalbinizde bu markayı başlatan ilk kıvılcım neydi? Bal sizin için nasıl bir duyguya denk geliyor?

Ben yıllardır Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası gibi kurumların kalkınma projelerinde çalışan bir kalkınmacıyım. Yüzlerce KOBİ’nin nitelikli iş yapmasına vesile olan programlar tasarlarken, memleketim olan bu olağanüstü coğrafyanın hikâyesini sosyal etki odaklı bir girişimle neden bütün Türkiye’ye anlatmayayım diyerek İksor’u ete kemiğe büründürmeye karar verdim.

İksor ismi, Tunceli’deki Gözen Köyü’nün eski adıdır. Nişanyan Yeradları’na göre İksor; 1518’de 11, 1523’te 5, 1541’de 4 haneli bir Hristiyan köyüymüş. Bugün ise sadece birkaç hanenin olduğu, arı vızıltılarının eksik olmadığı bir Kızılbaş–Zaza köyü.

İksor benim için ticari bir girişimden önce bir yüzleşme pratiği. Munzur’un, Pülümür’ün, o sarp kayaların, endemik bitkilerin kıymetini yıllar içinde daha iyi idrak ettim. Çocukluğumda babaannemin sofraya koyduğu o yoğun kokulu balın kokusu hâlâ burnumda. O koku sadece bir tat değil; toprağın hafızasıydı. İlk kıvılcım da tam olarak buydu: Bir yerin hafızasını koruyabilmek.

Bal benim için “doğanın insanla kurduğu en incelikli bağ”dır. Bir arının ömrü boyunca ürettiği birkaç gram balın içinde dağların rüzgârı, vadilerin çiçekleri, kırılgan bir ekosistemin hikâyesi var. O yüzden bal bana hep sabrı, emeği ve doğanın adaletini hatırlatır.