Kitabı “Obur Yazılar”ın henüz raflarda yerini aldığı Levon Bağış’la üzümün yolcuğundan Türkiye’deki bağcılığa uzanan derin bir sohbete daldık. Haliyle İstanbul’un kulaklarını da çınlattık.

Doğu ve Süray (D&S):  Seninle bundan önceki söyleşimizi bitirdikten sonra “Babalık hakkında daha çok soru sorarsınız sanmıştım” dediğin nedense aklımızdan çıkmadı. Yeni kitabın “Obur Yazılar”ın başındaki tanıtım yazısında “2017’de, daha sonra üreteceği bir şaraba adını vereceği oğulları Ararat doğdu” kısmını görünce konuya buradan girmek şart oldu. Babalık konusunda biraz tecrübe kazanmış bir isim olarak Ararat’la hayat nasıl gidiyor?

Levon Bağış: Araratlı hayatı tek kelimeyle anlatacaksam “eğlenceli” olur. Çünkü insan baba olmadan önce bir çocuk gelecek ve ben o çocuğu yetiştireceğim, eğiteceğim zannına kapılıyor. “İşte benim evladım böyle olacak” gibi düşünceler aklından geçiyor. Sonra dehşet içinde fark ediyorsun ki o aslında olmuş geliyor. Yani sen bir baba olarak ona en fazla biraz yol göstermekten daha fazlasını yapamıyorsun. Çünkü kendi karakteri, düşünüş tarzı, istekleri ve doğruları var. Ve aslında iş düşündüğünün tam tersine dönüyor. Sen onu eğiteceğim zannederken, bir bakıyorsun ki o el kadar yavrucak seni eğitiyor. Ararat’la ilişkimi tek cümleyle ifade edecek olursam “O beni eğitiyor”. Bir baba olarak hayata karşı görüşün, anlayışın, algın, kısacası her şeyin değişiyor. Aldığın kararlar üzerinde müthiş bir etkisi var ve amiyane tabirle babayı adam ediyor. O bakımdan çok keyifli.

Levon Bağış - Fotoğraf: Yiğit Şişmanoğlu
Levon Bağış – Fotoğraf: Yiğit Şişmanoğlu

D&S: Bir de sanıyoruz ki Sinan ve Nilay’a konuk olduğun “Yemekte Bile Yemek Konuşuyoruz” yayınında bahsi geçmişti. Ararat’a kendi çocukluğunda yaşadığın bazı şeyleri yaşatmaya, belli başlı anılar biriktirmeye dikkat ediyormuşsun. Belki ona “İstanbullu” olma kültürü vermeye gayret ediyorsun da denebilir.

Levon Bağış: Dediklerinizi gerçekleştirmeyi çok önemsiyorum. Ben 80 doğumluyum ve ara bir nesil olduğumuzu düşünüyorum. Bizler çocukken sokakta top oynadık, bisiklete bindik. Diz kapaklarımız yara bere içerisinde kaldı. Ağaca dalıp meyve çaldık. Ama bunların yanı sıra atarimiz oldu. Sonrasında evimize bilgisayar girdi. İki şeyi de beraber yaşadık. Biz teknolojiyi sonradan görüp, öğrenen bir nesiliz. Ancak yeni nesil teknolojinin içine doğdu. Bu onlar adına hem şans hem de şanssızlık.

Yeni neslin bizim yaşadığımız eski hayatı da yaşamasını, bazı “eski” şeyleri görmesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle İstanbul’da doğan bir çocuğun balık tezgâhında gördüğü balıkların isimlerini sayabilmesi gerektiğine inanıyorum. Esen rüzgârın ismini biliyor olması gerektiğini düşünüyorum. Bugün lodos mu esiyor yoksa poyraz mı esiyor, bunu bilmesi lazım. Bu anlattıklarım benim tahayyülümde şehirli olmakla alakalı. Aidiyet kurman için yaşadığın şehrin kodlarını biliyor olman lazım. Ararat’ın bunu yapmasını istiyorum.