25. Filmekimi, dünya festivallerinden ödüllü yapımları ve yılın merakla beklenen filmlerini bu yıl İstanbul, Ankara, İzmir ve Mersin’de sinemaseverlerle buluşturuyor.
Mevsim sonbahar ve sonbaharın kendine has ritüelleri var. Filmekimi de hiç kuşkusuz bunlardan biri. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Paribu sponsorluğunda düzenlenen Filmekimi, bu yıl 25. yaşını kutluyor. Çeyrek asrı dolduran etkinliğin programında yine Cannes’dan Venedik’e dünyanın önemli festivallerinde gösterilmiş, ödüller kazanmış ve sinemaseverlerin merakla beklediği filmler yer alıyor.
9-18 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da başlayacak olan Filmekimi, 15-18 Ekim’de Ankara’ya, 22-25 Ekim’de ise İzmir ve yine aynı tarihlerde ilk kez Mersin’e konuk olacak. Pedro Almodóvar, Hirokazu Kore-eda, Lee Chang-dong ve Werner Herzog gibi sinemanın usta yönetmenlerinin yeni filmlerinin yer aldığı seçkide genç sinemacıların yapımları da dikkat çekiyor. Biletlerin Passo’da satışa çıktığı festival programından merak uyandıran bazı filmlere yakından baktık. Şimdiden iyi seyirler…

İçindekiler
SAVAŞIN ORTASINDA BEKLENMEDİK BİR YAKINLIĞIN HİKÂYESİ
Les Braves/Coward
Lukas Dhont
Belçika, Fransa, Hollanda
Girl (Kız) ile Cannes’da en iyi ilk filme verilen Altın Kamera’yı, Close (Yakın) ile Büyük Ödül’ü kazanan Belçikalı yönetmen Lukas Dhont, bu kez Birinci Dünya Savaşı yıllarına uzanıyor. Cannes Film Festivali’nde iki başrol oyuncusu Emmanuel Macchia ve Valentin Campagne’a En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü ortaklaşa kazandıran Coward, savaşın ortasında gelişen beklenmedik bir yakınlığın hikâyesini anlatıyor.
Filmin konusu kısaca şöyle: Cepheye yeni gönderilen genç Belçikalı asker Pierre, savaş alanında kendini kanıtlamak isteyen, henüz karşılaşacağı dehşetin farkında olmayan bir gençtir. Cephe gerisinde tanıştığı Francis ile aralarında kısa sürede güçlü bir bağ kurulur. Savaşın kasvetinden biraz olsun uzaklaşmak ve silah arkadaşlarının moralini yükseltmek isteyen ikili, birlikte bir gösteri hazırlamaya karar verir. Ancak bütün bunlar, sonu gelmeyecekmiş gibi görünen bir savaşın gölgesinde yaşanmaktadır.
Yönetmen Dhont, bu film için mühimmat ve kum torbalarından yapılmış kostümlerle dans eden askerleri gösteren bir fotoğraftan ilham aldığını söylüyor. Filme gidecek olan izleyicilere bu doğaçlama gösterilerin, filmde ordunun dayattığı rollere ve çatışmanın vahşetine karşı bir direniş biçimi olarak öne çıktığı notunu da düşelim.

AFFETMEK VE PİŞMANLIK ÜZERİNE BİR VAN DYK YORUMU
Atonement / Kefaret
Reed Van Dyk
ABD
Bir savaş sona erdiğinde, geride bıraktığı suçluluk duygusu da sona erer mi? Reed Van Dyk’ın gerçek olaylardan esinlenen ilk uzun metrajlı filmi Atonement, bu sorunun peşinden gidiyor.
Irak işgali sırasında ABD’li bir askerin bir anlık kararı, Iraklı bir ailenin hayatını felakete sürükler. Yıllar sonra geçmişte yaptıklarıyla yüzleşmeye çalışan asker, hayatlarını altüst ettiği aileyle yeniden iletişim kurmak ister. Peki pişmanlık, işlenen bir suçun bedelini ödemek için yeterli mi? Daha da önemlisi, affedilmek her zaman mümkün mü? The New Yorker dergisinde yayımlanan bir yazıdan yola çıkan Van Dyk, savaşın yıkıcılığını bu kez cephede yaşananlardan çok, insanların yıllar boyunca taşımak zorunda kaldığı yükler üzerinden anlatıyor.
Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nin Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde yaptıktan sonra Toronto Film Festivali programında da yer alan filmin enteresan özelliklerinden biri de 16 mm ile filme çekilmesi. Van Dyk bu konuda şöyle diyor: “Bence 35 mm’ye kıyasla 16 mm ile elde edilen şey, Ortadoğu’nun görsel olarak nasıl tasvir edildiğine dair bir meydan okuma fırsatı. Ortadoğu savaş filmlerinin görsel klişelerinden biri de, onu renksizleştirme içgüdüsüdür. Hem Bağdat’ta geçirdiğim zamandan hem de yaptığım araştırmalardan ilham alarak, renk zenginliğini vurgulamak istedim. Işık ve rengin manevi bir boyutu varmış gibi gördüm; karakterler, trajediden sonra kendilerini yerlerinden etmiş olsalar bile, hayat onları geri çağırıyor.”

“BİZ BİRİZ” DİYEN KARDEŞLERİN SIRA DIŞI HİKÂYESİ
Bucking Fastard
Werner Herzog
ABD
Yeni Alman Sineması’nın kendine özgü yönetmenlerinden Werner Herzog, yedi yıl aradan sonra yeni filmiyle Filmekimi’nin konuklarından biri oluyor. 84 yaşındaki usta yönetmenin David Lynch’e ithaf ettiği Bucking Fastard’ın (Türkçeye Herefsiz Şerif olarak çevrilmesi de dikkate değer) oyuncu kadrosu da hayli dikkat çekici: Kate Mara, Rooney Mara, Orlando Bloom ve Domhnall Gleeson.
Gerçek hayatta da kardeş olan Rooney ve Kate Mara, ilk kez birlikte kamera karşısına geçerek birbirinden neredeyse hiç ayrılmayan iki kız kardeş Jean ve Joan’u canlandırıyor. İki kardeş gerçekten de birbirlerinden hiç ayrılmıyorlar. Çay tabağını birlikte tutuyor, yolda yan yana yürüyorlar. Aynı anda konuşuyor, aynı şekilde düşünüyor, aynı rüyaları görüyorlar. Tabii bir noktada aynı adama (Orlando Bloom) âşık oluyorlar. Oldukça sıra dışı olan bu kardeşlerin hikâyesi Freda ve Greta Chaplin ikizlerinin gerçek yaşamlarından esinlenmiş.
Hikâye, kardeşlerin çevreleriyle ilişkileri, mahkeme süreçleri, medya ve dostlarıyla düşmanlarının tanıklıkları üzerinden şekilleniyor ve giderek daha da tuhaf, huzursuz edici bir hal alıyor. Gerçekle hayal arasındaki sınırları kurcalamayı seven Herzog için de oldukça tanıdık bir alan aslında. İrlanda’nın muhteşem manzarasını da izleyebileceğiniz Bucking Fastard, dünya prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan için yarıştı.

250. DOĞUMGÜNÜNÜ KUTLAYAN CLAIRE’İN YOLCULUĞU
The End of It / Yolun Sonu
Maria Martínez Bayona
İngiltere, İspanya, Norveç
Sonsuza kadar yaşama şansımız olsaydı, bunu gerçekten ister miydik? Katalan yönetmen Maria Martínez Bayona’nın ilk uzun metrajlı filmi The End of It, bu soruya bilimkurgu, aile draması ve kara komediyi bir araya getirerek yanıt arıyor.
Gelelim filmin konusuna. Yaşlanmanın tedavi edilebildiği ve ölümün artık bir zorunluluk olmaktan çıktığı yakın bir gelecekteyiz. Eski bir sanatçı olan Claire, 250. doğum gününe yaklaşırken yaşamaktan yorulduğuna karar verir. Artık ölmek istemektedir. Ne var ki Claire’in bu kararı, ailesi için hiç de kolay kabul edilecek bir durum değildir. Kocası Diego (Gael García Bernal), 180 yaşındaki kızı Martha (Noomi Rapace) ve android kişisel asistanı Sarah (Beanie Feldstein), Claire’in kararı karşısında birbirinden farklı tepkiler verir. Kimi öfkelenir, kimi anlamaya çalışır, kimi ise onu vazgeçirmeye uğraşır. Bir insanın kendi yaşamı üzerinde ne kadar söz hakkı vardır? Ya sevdiklerimizin sonsuza kadar bizimle kalmasını istemek, bencilce bir arzuysa?
Yer yer absürt mizaha yaslanan film, ölümsüzlüğün insanlığa sunabileceği en büyük armağan mı yoksa yeni bir çıkmaz mı olduğunu tartışıyor. Claire’i son dönemin yükselen yıldızlarından Rebecca Hall’un canlandırdığıThe End of It, ilk gösterimini Cannes Film Festivali’nin Cannes Prömiyer bölümünde yaptı.

FARHADI’DEN HAYALLER VE GERÇEKLER ÜZERİNE
Histoires Parallèles / Kesişen Hayatlar
Asghar Farhadi
Fransa
İran sinemasının önemli yönetmenlerinden Asghar Farhadi, yeni filminde Fransız sinemasının yıldız isimlerini bir araya getiriyor. İlham kaynaklarından biri ise Krzysztof Kieślowski’nin sonradan Aşk Üzerine Kısa Bir Film adıyla uzun metraja dönüştürdüğü Dekalog serisinin altıncı bölümü.
Filmin merkezinde, yeni romanına konu arayan yazar Sylvie var. Komşularının hayatlarını gizlice gözlemlemeye başlayan Sylvie, genç Adam’ı da kendisine yardımcı olması için yanına alır. Başlangıçta yalnızca yazacağı hikâye için malzeme toplamaya çalışırken giderek kendi yarattığı karmaşanın içine çekilir. Başkalarının hayatları üzerine kurduğu hikâyeler, gerçeklerin önüne geçmeye başlar.
Farhadi’nin filmle ilgili sözleri de aslında ne anlatmak istediğine dair önemli bir ipucu veriyor: “Gerçek diye bir şey yok, farz edişler var.” Yönetmene göre aynı olay, onu yaşayan herkes için farklı bir gerçekliğe karşılık gelebilir. Çünkü hafızanın eksik bıraktığı yerleri hayal gücümüz tamamlar ve böylece gerçeklik her defasında yeniden kurulur.
Isabelle Huppert’in Sylvie’yi canlandırdığı film, Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında dünya prömiyerini yaptı. Huppert’i bu yıl Filmekimi programındaki Ni Vue Ni Connue (Kimse Görmeden) filminde de izlemek mümkün.

TÜRKİYE SINIRINA YAKIN BİR HİKÂYE: BULGARİSTAN’IN OSCAR ADAYI
Das Geträumte Abenteuer / Düşlenen Macera
Valeska Grisebach
Almanya, Fransa, Avusturya, Bulgaristan
2018’de Western ile İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale kazanan Alman yönetmen Valeska Grisebach, dördüncü uzun metrajında yine gündelik hayatın sıradan görünen ayrıntılarından yola çıkarak gerilimi giderek yükselen bir hikâye kuruyor.
Bu kez Bulgaristan’ın Türkiye sınırına yakın Svilengrad kasabasındayız. Bir arkeolojik kazıyı denetlemek için yıllar sonra memleketine dönen Veska, eski sevgilisi Said ile karşılaşır. Said’in arabası kaldığı otelin önünden çalınmıştır. Ona yardım etmek isteyen Veska, eski sevgilisini çevredeki şüpheli işlerle bağlantısı bulunan ve Karga lakabıyla tanınan bir iş insanıyla buluşturur. Ancak Said’in aniden ortadan kaybolması, Veska’yı hiç hesapta olmayan bir maceranın içine sürükler. Kasabanın görünürde sakin hayatının altında suç örgütleri, çıkar çatışmaları ve yozlaşmış güç ilişkileri vardır.
Grisebach, profesyonel olmayan oyuncularla çalışarak yakaladığı gerçekçi atmosferi, giderek genişleyen bir suç hikâyesiyle buluşturuyor. Bir yandan da erkek egemen iktidar ilişkilerini, şiddeti ve kadınların bu düzen içindeki konumunu tartışmaya açıyor. Düşlenen Macera, 2026 Cannes Film Festivali’nde Jüri Ödülü’nü kazandı. Film ayrıca Bulgaristan’ın Oscar adayı olarak seçildi.

YAPAY ZEKÂYA TERS KÖŞE: WAITITI’DEN SICAK BİR ÖYKÜ
Klara and the Sun / Klara ile Güneş
Taika Waititi
ABD, İngiltere, Yeni Zelanda
Nobel Edebiyat Ödüllü Kazuo Ishiguro’nun 2021’de yayımlanan romanı Klara ile Güneş, Taika Waititi’nin yönetmenliğinde sinemaya uyarlandı. Wednesday dizisiyle tanıdığımız Jenna Ortega’nın başrolünü üstlendiği film, yapay zekânın hayatımızdaki yerini bu kez oldukça duygusal bir hikâye üzerinden ele alıyor.
Klara, güneş enerjisiyle çalışan, insanların yalnızlıklarını gidermek için tasarlanmış bir Sanal Arkadaş. Kendisi gibi androidlerin satıldığı bir mağazada, günlerini vitrinden dışarıyı ve insanları gözlemleyerek geçirir. Tek isteği, kendisine bir yuva bulmak ve birinin arkadaşı olmaktır. Bir gün hasta bir genç kız olan Josie’nin (Mia Tharia) annesi tarafından satın alındığında hayatı değişir. Josie de en az Klara kadar bir dosta ihtiyaç duymaktadır. Kısa sürede yakınlaşan ikili, birbirlerinin dünyasını keşfederken geçmişte büyük bir kayıp yaşamış ailenin kırılgan ilişkileri de ortaya çıkmaya başlar.
İnsana özgü olduğunu düşündüğümüz sevgi, sadakat ve fedakârlık gibi duygular bir yapay zekâ tarafından da hissedilebilir mi? Ishiguro’nun romanının en ilginç taraflarından biri, insan doğasına bir insanın değil, onu anlamaya çalışan yapay bir varlığın gözünden bakması. Filmin de merkezinde bu bakış açısı var. Özellikle yapay zekânın hayatımızı ne kadar ele geçirdiğini sıklıkla tartıştığımız günümüzde izlemeye değer bir yapıt.
Oyuncu kadrosunda Amy Adams, Natasha Lyonne ve Steve Buscemi’nin de yer aldığı Klara ile Güneş, ABD’deki gösterimlerinden önce Filmekimi programında.

LÉA SEYDOUX’NUN ÖVGÜYE DEĞER PERFORMANSI
Gentle Monster / Nazik Canavar
Marie Kreutzer
Avusturya, Almanya, Fransa
Birlikte yaşadığımız, belki de hayatımızdaki herkesten daha iyi tanıdığımızı düşündüğümüz insan hakkında aslında ne kadar şey biliyoruz? Avusturyalı yönetmen Marie Kreutzer’in Gentle Monster filmi, bu soruyu oldukça rahatsız edici bir hikâyenin merkezine yerleştiriyor.
Ünlü piyanist Lucy’nin (Léa Seydoux) hayatı, bir sabah polislerin evine baskın düzenlemesiyle altüst olur. Eşi gözaltına alınırken evdeki bilgisayarlara ve belgelere el konulur. Kocasına yöneltilen suçlama çocuk istismarıdır. Lucy, ilk şaşkınlığını atlatmaya çalışırken bir yandan öfke, utanç, çaresizlik ve ihanet duygularıyla baş etmek zorundadır. Üstelik ortada korunması gereken oğlu da vardır. Kocasının gerçekten suçlu olabileceğini düşünmek bile Lucy için dayanılmazdır. Ancak sevdiği insana duyduğu güvenle oğlunu koruma içgüdüsü arasında bir seçim yapmak zorunda kalabilir.
2022 yapımı Korsaj filminde Avusturya İmparatoriçesi Elisabeth’in katı toplumsal kurallar arasında sıkışan hayatını anlatan Kreutzer, bu kez başka türden bir baskıyla yüzleşen bir kadını hikâyesinin merkezine alıyor. Sevginin, sadakatin ve suskunluğun sınırlarını zorlayan film, Lucy’nin yaşadığı duygusal yıkımı kolay yanıtlar vermeden anlatıyor. Hem 16 mm hem de 35 mm filme çekilen Gentle Monster, dünya prömiyerini yaptığı 2026 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarıştı. Léa Seydoux’nun performansı ise filmin en çok övgü alan yanlarından biri oldu.

KADINLARA YÖNELİK TOPLUMSAL ÖFKEYE BİR ELEŞTİRİ
Kvinde Ukendt / Meçhul Kadın
May el-Toukhy
Danimarka, İsveç, Letonya
Mısır asıllı Danimarkalı yönetmen May el-Toukhy’nin gerçek olaylardan esinlenen Meçhul Kadın filminin konusu hayli ilginç. İkinci Dünya Savaşı sona ermiş, Danimarka Nazi işgalinden kurtulmuştur. Ancak savaşın bitişi herkes için aynı anlama gelmez. Bir yanda özgürlüğüne kavuşan ülkenin kutlamaları sürerken diğer yanda Alman askerleriyle ilişki yaşamış kadınlar tespit edilmekte, toplum önünde aşağılanmakta ve cezalandırılmaktadır. Meçhul Kadın, işte bu karmaşanın ortasında kendisine yeni bir hayat kurmaya çalışan genç Marie’nin hikâyesini anlatıyor.
Kopenhag’da zengin ve kendisinden yaşça büyük dul bir adamın evinde dadı ve hizmetçi olarak çalışan Marie, işvereniyle evlenmeye hazırlanmaktadır. Bu evlilik ona hem toplumsal açıdan güvenli bir konum hem de arzuladığı geleceği sağlayacaktır. Ne var ki Marie’nin geçmişinde kimsenin öğrenmesini istemediği bir sır vardır: Savaş sırasında bir Nazi askeriyle ilişki yaşamıştır. Ülkenin geçmişiyle hesaplaştığı günlerde Marie’nin sırrının ortaya çıkması, yalnızca evlilik planlarını değil, bütün hayatını tehlikeye atabilir.
Yönetmen May el-Toukhy, kurtuluşun coşkusuyla kadınlara yönelen toplumsal öfke arasındaki çelişkiyi anlatırken savaşın ardından kurulan yeni düzenin adalet anlayışını da sorguluyor. Ana fikirde kadınlar olunca adaletin işleyişi nasıl değişiyor, bir de bu gözden bakalım. Bir de not: Meçhul Kadın, 2026 Venedik Film Festivali’nde büyük ödül Altın Aslan’ı kazanırken başrol oyuncusu Mathilde Arcel de En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ne değer görüldü. Film ayrıca Danimarka’nın 2027 Oscar Ödülleri’nde En İyi Uluslararası Film kategorisindeki adayı olarak seçildi.

MUNGUI’NİN FJORD’Ü ROMANYA’NIN OSCAR ADAYI
Fjord
Cristian Mungiu
Romanya
2007 yılında 4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün ile Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan Romen yönetmen Cristian Mungiu, neredeyse 20 yıl sonra aynı ödüle uzandığı Fjord ile bu kez kamerasını Norveç’e çeviriyor. Gerçek olaylardan esinlenen film, farklı kültürlerin ve değer yargılarının karşı karşıya geldiği, giderek bir velayet mücadelesine dönüşen sarsıcı bir aile dramı.
Ailelerinde yaşanan bir ölümün ardından Norveç’in fiyortlarla çevrili küçük bir kasabasına yerleşen Romanya-Norveç kökenli bir çift, çocuklarıyla birlikte yeni bir hayat kurmaya çalışır. Dindar, muhafazakâr ve geleneksel değerlere bağlı aile, kendilerinden oldukça farklı bir yaşam anlayışının hâkim olduğu bu yeni çevreye uyum sağlamaya çalışmaktadır. Ancak ergenlik çağındaki kızlarından birinin okula vücudunda morluklarla gelmesi, bütün dengeleri değiştirir. Çocuk koruma hizmetlerinin ve polisin devreye girmesiyle çiftin ebeveynlik anlayışı, inançları ve aile içindeki ilişkileri sorgulanmaya başlar. Olayın mahkemeye taşınması ise çocuklarının velayetini kaybetme ihtimaliyle karşı karşıya kalan aile için zorlu bir mücadelenin başlangıcı olur.
Mungiu’nun ilgisini çeken yalnızca bir ailenin başına gelenler değil, birbirine taban tabana zıt iki dünya görüşünün aynı olay karşısında nasıl farklı gerçeklikler yaratabildiği, aslında. Geleneksel değerlerine bağlı bir aileyle ilerici bir toplumun kurumları arasındaki çatışma, kimin haklı olduğuna kolayca karar veremeyeceğimiz soruları beraberinde getiriyor. Tanıdık geliyor değil mi? Yönetmen Mungiu, muhafazakârlık ve ilericilik arasındaki gerilimi işlerken her iki tarafta da ortaya çıkabilen radikalleşmeye, önyargılara ve başkalarına kendi doğrularını dayatma eğilimine dikkat çekiyor. Filmin, festival gösterimlerinin ardından farklı siyasi görüşlerden hem destek hem de eleştiri alarak kendi anlattığı kutuplaşmanın da bir parçası olduğunu belirtmekte fayda var.
Büyük ölçüde ailenin evi, okul ve adliye binası gibi sınırlı mekânlarda geçen Fjord, gerilimini yüksek sesli çatışmalardan çok, karakterlerin birbirlerine söylediklerinden ve bazen de söyleyemediklerinden alıyor. Başrollerini daha önce A Different Man filminde birlikte izlediğimiz Sebastian Stan (The Apprentice/Trump’ın Hikâesi) ve Renate Reinsve’nin (Affeksjonsverdi/Manevi Değer) paylaştığı yapım, Cannes’da Altın Palmiye’nin yanı sıra François Chalais, Vatandaşlık, Ekümenik Jüri ve FIPRESCI ödüllerini de kazandı. Fjord, Romanya’nın Oscar adayı olarak da seçildi.

ALMADÓVAR’DAN FİLM İÇİNDE FİLM
Amarga Navidad / Buruk Noel
Pedro Almodóvar
İspanya
Filmekimi’nin vazgeçilmez yönetmenlerinden Pedro Almodóvar, yine duyguların, geçmişin ve yaratıcılığın iç içe geçtiği bir hikâyeyle karşımızda. Ancak bu kez kamerasını biraz da kendisine çeviriyor. İspanyol yönetmenin “Kendime hiç bu kadar acımasız davranmamıştım” sözleriyle anlattığı Buruk Noel, farklı zamanlarda geçen, birbirini yansıtan ve giderek iç içe geçen iki hikâye üzerinden ilerliyor.
İlk hikâye, 2004 yılının Noel döneminde Madrid’de geçiyor. Reklam yönetmenliği yapan ve üçüncü uzun metrajlı filmini çekmeye hazırlanan Elsa (Bárbara Lennie), kariyerinde pek de parlak bir dönemden geçmemektedir. Bir zamanlar eleştirmenlerin gözdesiyken artık işlerinin eskisi gibi gitmemesi bir yana, şiddetli migren atakları da hayatını giderek zorlaştırmaktadır. Ailesinden miras kalan, fırtınalarla ve uçak yolculuklarıyla bile tetiklenebilen bu ağrılar yüzünden hastaneye kaldırılır. Elsa’nın üzerinde çalıştığı yeni filmin hikâyesi de aynı hastanede geçmektedir. Üstelik iki yıl önce arkadaşı Natalie’nin (Milena Smit) oğlunu bir trafik kazasında kaybetmesi, anlatının duygusal arka planında önemli bir yer tutar. Bütün bu karmaşanın ortasında Elsa’nın en büyük dayanağı, gündüzleri itfaiyecilik, geceleri ise striptizcilik yapan sevgilisi Bonifacio’dur (Patrick Criado). Bonifacio’nun Elsa’ya duyduğu sevgi, hayatındaki belki de en değişmez şeydir. Ancak tam Elsa’nın dünyasına alışmışken Almodóvar hikâyenin yönünü değiştirir. 2026 yılına geldiğimizde Elsa’nın aslında bir kurmaca karakter olduğunu öğreniriz. Onu yaratan kişi, kariyerinin sonlarına yaklaşan kült film yönetmeni Raúl’dur (Leonardo Sbaraglia). Görünüşüyle de Almodóvar’ı hatırlatan Raúl, Elsa’nın hikâyesini yazarken kendi geçmişinden, çevresindeki insanlardan ve yaşadıklarından beslenmektedir. İki hikâye arasındaki 22 yıllık mesafe giderek kapanırken Raúl’un hayatında yaşanan değişimler de Elsa’nın dünyasında karşılık bulmaya başlar.
Almodóvar, Buruk Noel ile sinemanın en sevdiği oyunlarından birine, film içinde film anlatısına geri dönüyor. Ama bu kez mesele yalnızca gerçekle kurmaca arasındaki sınırların bulanıklaşması değil. Bir sanatçının kendi hayatını eserine ne kadar taşıdığı, başkalarının acılarından beslenmenin ne anlama geldiği ve yaratıcılığın bazen nasıl acımasız bir hesaplaşmaya dönüşebildiği de hikâyenin merkezinde. Yönetmenin kendi sinemasına ve belki de kendisine yönelttiği bu sorgulama, filmi alışıldık Almodóvar melodramlarından biraz daha kişisel bir yere taşıyor diyebiliriz. Almodóvar sevenlerin heyecanla beklediği Buruk Noel, dünya prömiyerini yaptığı 2026 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarıştı.

FİLMEKİMİ 2026 İLE İLGİLİ BİLMENİZ GEREKENLER
- Filmekimi gösterimleri bu yıl İstanbul’da 9-18 Ekim tarihlerinde Atlas 1948, City’s CineWAM Nişantaşı, Kadıköy Sineması ve Paribu Art’ta gerçekleştirilecek.
- Filmekimi, İstanbul’un yanı sıra 15-18 Ekim’de Ankara’da, 22-25 Ekim’de İzmir ve ilk kez Mersin’de sinemaseverlerle buluşacak. Ankara’daki gösterimler Büyülü Fener Kızılay Sineması’nda iki salonda, İzmir’de Paribu Cineverse MaviBahçe’de, Mersin’de ise Paribu Cineverse Forum Mersin’de yapılacak.
- Muhabbet Agency tarafından hazırlanan Filmekimi görsellerinde İKSV çalışanları yer aldı. Festivalin tanıtım filminde “Almado-var dediler geldik”, “Böyle yönetmen Araki bulasın”, “Hayat bazen çok Lee Chang-Dong” gibi dövizler taşıyan bir kalabalık resmedildi.

Tony Gatlif’in Dünyasına Açılan 8 Film
83. Venedik Film Festivali ile İlgili Bilmeniz Gerekenler
Türkiye’nin Oscar Yolculuğu: Akademi’ye Gönderilen Unutulmaz Filmler





