Ankara’nın çağdaş edebiyatta nasıl görünür kılındığını, yazarların bu kenti hangi duygularla ve hikâyelerle yeniden kurduğunu keşfediyoruz.

Türkiye’nin edebiyat haritasında Ankara, çoğu zaman İstanbul’un gölgesinde kalsa da, çağdaş yazarların metinlerinde bambaşka bir ışıkla beliriyor. Kuruluş ideallerinin, devlet binalarının, geniş bulvarların ve sert iklimin şekillendirdiği kent, Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri edebiyatçıların sevdiği ama bir yandan da didiştiği, bir aşk-nefret ilişkisinin diğer öznesi adeta. Ankara konusunda araştırmalar yapmış yazar ve akademisyen Funda Şenol’un “icat edilmiş bir kent” sözü, bu kente duyulan aidiyet hissinin bir çeşit köksüzlükle, arayışla ve kendine özgü bir yalnızlıkla iç içe geçtiğini de hatırlatıyor. Edebiyattaki güçlü Ankara damarına baktığımızda, kentin sakin görünen yüzeyinin altında kişisel ve toplumsal hafızayı tetikleyen güçlü bir anlatı alanı sunduğunu anlamak zor olmuyor.

Bu nedenle çağdaş Türkçe edebiyatta Ankara’nın izini sürdüğümüz zaman, yazarların kentle kurdukları duygusal, politik ve kültürel bağları okuyoruz. 70’li yıllardan itibaren Ankara’yı romanlarının omurgasına yerleştiren yazarların kimi çok tanınmış, kimi bir mücevher gibi saklı kalmış eserlerine gelin birlikte bakalım ve Ankara’nın çağdaş edebiyatta nasıl bir iz bıraktığını keşfedelim.

cagdas edebiyatcilarin gozunden ankara 06 edited
Çağdaş Edebiyatçıların Gözünden Ankara
cagdas edebiyatcilarin gozunden ankara 07 edited
Çağdaş Edebiyatçıların Gözünden Ankara

Sevgi Soysal – Yenişehir’de Bir Öğle Vakti

Ankara denince akla gelen ilk edebiyatçılardandır Sevgi Soysal. Hayatının büyük bölümünü geçirdiği Ankara’yı sever sevmesine ama devletin asık suratlı bürokrasisinin kenti olarak da görür aynı zamanda. Burada, bozkırda da çiçekler açacaktır ona göre ama devletin her yere döktüğü beton engel olur buna. Ankara, romanlarında ve öykülerinde sık sık yer bulur, ancak en canlı haliyle ilk basımı 1973’te yapılan Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde çıkar karşımıza. Soysal, aynı gün aynı saatte tesadüfen aynı yerde bulunan, toplumun farklı kesimlerinden insanları iç dünyaları ve sınıflarıyla birlikte tanıtır bize: Samanpazarı’nda oturup Kızılay’da çalışan tezgâhtar Ahmet; Selanik göçmeni varlıklı Necip Bey; çocukluğu Samanpazarı’nda geçen, ancak sınıf atlama azmiyle akademisyen olan Prof. Salih Bey; “ticari zekasını” kullanarak zengin olan Güngör; milletvekili babanın kızı Mevhibe Hanım ve kızı Olcay…