Kraliyet sofralarından okul kantinlerine, New York’un karton kahvesinden Blade Runner’ın viski bardağına… Tasarım tarihini bu kez elimizden düşürmediğimiz bir nesnenin, bardağın peşinden okuyoruz.
Bardaklara tasarım tarihinin biraz haksızlığa uğramış nesnesi diyebilir miyiz? Yoksa abartı mı olur? Ama şimdi kabul edelim, en son ne zaman su içtiğiniz, çalışma bahanesiyle oturduğunuz kafedeki soğuk kahveleri yudumlarken elinizde tuttuğunuz bu çok kullanışlı nesne üzerine kafa patlattınız?
Şöyle bir düşününce sandalyeler tasarımcılarının soyadlarıyla anılıyor, lambalar müzayedelere çıkıyor, kıyafetlere bakıp dönem ruhuna dair konuşuyoruz; bardak ise çoğu zaman masaya konuyor, dolduruluyor ve görevini tamamlıyor.
Son iki yüzyılın neredeyse bütün trendleri onun formuna bir şekilde bulaşmış. 19. yüzyılın kristal ihtişamı var mesela; ardından seri üretimin “herkes için iyi tasarım” fikri geliyor. Modernistler süsleri atıyor, İskandinavlar bardağı mutfak dolabında daha iyi istiflemeye çalışıyor, 1960’larda biri aynı elde hem içki hem sigara tutulabilsin diye kadehin ağırlık merkezini kaydırıyor. New York tek kullanımlık bir kahve bardağını şehir sembolüne çevirirken, İtalyanlar öyle bir viski bardağı tasarlıyor ki Ridley Scott yıllar sonra onu geleceğin Los Angeles’ına hiç tereddüt etmeden yerleştiriyor.
Bu yüzden aşağıdaki 10 bardak için “iyi tasarım” örneği deyip susamayız. Bazıları görgü kurallarını, bazıları teknolojik bir yeniliği, bazıları da artık ortadan kalkmış bir yaşam biçimini yansıtıyor. Belki de bu yüzden masada yan yana gelseler muhtemelen birbirlerinden pek hoşlanmazlardı.
İçindekiler
Baccarat Harcourt 1841
Biraz Su, Biraz İmparatorluk
Minimalizm daha ortada yokken sofranın da biraz gösteriş yapması bekleniyordu. Baccarat’nın 1841’de tasarladığı Harcourt tam böyle bir bardak: ağır, keskin hatlı, kendini saklamaya hiç niyeti olmayan bir kristal parçası. Altıgen ayağı, üç boğumlu gövdesi ve geniş kesimleriyle elde neredeyse küçük bir mimari obje gibi hissediliyor. Bugün markanın en bilinen tasarımlarından biri olmasının nedeni de 185 yıldır üretimde kalması. Ve ayrıca Harcourt’a baktığınızda 19. yüzyılda iyi bir sofranın nasıl görünmesi gerektiğine dair bütün fikirleri aynı anda görüyorsunuz. Bugünden bakınca biraz fazla bile gelebilir. Kalın kristal, kesmeler, simetri, gösterişli bir ayak… Harcourt’la su içseniz bile insan kendini biraz şampanya sipariş etmiş gibi hissediyor.
Kristal o yıllarda bugünkü anlamıyla “güzel bir malzeme” olmanın ötesindeydi. Zenginliğin, törenselliğin ve iyi sofra adabının bir parçasıydı. Harcourt’un III. Napolyon ve İmparatoriçe Eugénie döneminden başlayarak kraliyet sofralarında, diplomatik yemeklerde ve devlet davetlerinde kendine yer buluyordu. Masada ışığı ne kadar iyi yakalarsa, görevini o kadar iyi yapıyordu.

Aino Aalto, Iittala, 1932
Modernizm Sonunda Bulaşık Makinesinde
1932’de Iittala için tasarlanan seri, birbirini takip eden yatay halkalardan oluşuyor. Iittala bu formu sudaki dalgalanmalarla ilişkilendiriyor; fakat halkaların şiirsel olmanın yanında çok dünyevi bir faydası daha var: bardak ele rahat oturuyor ve üst üste dizilebiliyor. Üstelik pres cam teknolojisiyle seri üretilebiliyor. Aino Aalto koleksiyonu 1932’den beri üretimde ve 1936 Milano Trienali’nde de ödül alıyor.
Burada önemli bir dipnot. Aalto soyadını görünce otomatik olarak Alvar Aalto’ya gitmeye o kadar alışığız ki Aino’nun tasarım tarihindeki rolü malesef sık sık kocasının gölgesine düşüyor. Oysa Aino Marsio-Aalto mimar, tasarımcı ve Artek’in kurucu ortaklarından biri; modern Finlandiya evinin nasıl görüneceğinin oluşmasında başlı başına etkili bir figür.
Bu bardak da modernizmin en sempatik tarafını anlatıyor. Modernizm neydi? Modernizm yalnızca beyaz villalar, çelik boru sandalyeler ve mimarların ciddi siyah-beyaz portreleri değildi. Birisinin mutfak dolabını açıp “Bunları üst üste koyabilsek daha iyi olmaz mı?” demesiydi aynı zamanda.
Aradan yaklaşık bir asır geçtikten sonra formu o kadar normal geliyor ki IKEA’da dün tasarlanmış olabileceğini düşünüyorsunuz. İyi gündelik tasarımın kaderi: Önce yenilik, sonra standart, en sonunda görünmezlik.

Duralex Le Picardie, 1954
Kantin Çocuğu
Bazı bardakları elinize alırken insan ister istemez biraz dikkatli davranır. Duralex’te öyle bir tedirginlik yok. Zaten markanın bütün meselesi de buydu. 1954’te çıkan Le Picardie, temperli cam teknolojisinin gündelik hayata karışmış en tanıdık örneklerinden biri. Hafifçe dışa açılan gövdesi ve etrafını dolaşan dokuz yüzeyi bardağa hem sağlam bir tutuş hem de uzaktan tanınacak kadar karakter veriyor. Fransız bistrolarında masaya sürahiyle birlikte geliyor, okul kantinlerinde, evlerde üst üste diziliyor. İçine su da konuyor, kahve de, sofra şarabı da. Pek nazı yok.
Fransa’da birkaç kuşağın Duralex’le ilişkisi tasarım tarihinden çok teneffüs saatlerine dayanıyor. Bardakların tabanındaki küçük numaralar üretimde hangi kalıptan çıktıklarını gösteriyor; fabrikada sorunlu bir parçanın izini sürmeye yarayan son derece sıkıcı bir bilgi. Çocukların eline geçince tabii başka bir şeye dönüşmüş. Kantinde herkes bardağını ters çeviriyor, dibindeki sayı kaçsa o günkü yaşı da o oluyor. Fabrikanın kalite kontrol kodunun çocuk oyununa dönüşmesi, Duralex’in neden bu kadar sevildiğini anlatan en iyi ayrıntılardan biri olabilir.
Bir de Picardie’nin arkasında kutsanacak bir tasarımcı ismi yok. Kahraman doğrudan nesnenin kendisi. Milyonlarca kez üretilmiş, düşürülmüş, yıkanmış, istiflenmiş ve yeniden masaya gelmiş bir bardak. Müzeye koyduğunuzda tasarım klasiği, bir bistro masasının üzerinde gördüğünüzde ise yalnızca bardak. İkisi de doğru.

Kaj Franck, Kartio, Iittala, 1958
Bir Bardaktan Daha Ne Çıkarabiliriz?
1958 tarihli Kartio’nun olayı neredeyse hiçbir olayı olmaması. Dairesel taban, hafifçe genişleyen gövde, doğru kalınlık, doğru oran. Bitti. Iittala’nın Franck için kullandığı tanımlardan biri “Fin tasarımının vicdanı”; boşuna değil. Franck, sofra takımının kusursuz eşleşen onlarca parçadan oluşması gerektiği fikrine karşıydı. Seri üretimin daha ulaşılabilir, birbiriyle karıştırılabilir, gündelik nesneler yaratmak için kullanılabileceğini düşünüyordu. Kartio bunun cam karşılığı.
Asıl maharet, forma ne eklediğinde değil neyi çıkardığında. Bardağı biraz daha uzun, ağzını biraz daha geniş, tabanını biraz daha ince düşündüğünüz anda oranların ne kadar dikkatli kurulduğu ortaya çıkıyor. Gösterişli bir tasarım değil ama elinize aldığınızda hiçbir şey de yanlış gelmiyor. Böyle objelerin başarısı biraz sinir bozucu; neden iyi olduklarını anlatmak, kötü bir örneğini görünceye kadar zor.
Franck sadeliği renksizlikle de karıştırmıyor. Kartio’nun farklı tonlarda üretilmesi, aynı formun karakterini tamamen değiştirebiliyor. Açık mavi olanı serin ve neredeyse görünmez, koyu yeşili çok daha ağırbaşlı. Form geri çekilirken renk öne çıkıyor. Kartio’yu kusursuz beyaz tişörte benzetmek hâlâ en kestirme yol olabilir. Askıda pek bir şey vaat etmiyor; sonra yıllarca eliniz hep ona gidiyor.

Leslie Buck, Anthora, 1963
New York’u Bir Karton Bardakla Fethetmek
Tasarım tarihine girmek için bazen de 20 dakika sonra çöpe atılmak üzere üretilmiş olmanız yeterli. 1963’te Leslie Buck’ın Sherri Cup Company için tasarladığı Anthora kağıt kahve bardağı bunun en güzel kanıtlarından biri. Mavi-beyaz zemin, Yunan meander bordürü, iki amphora ve altın renkli “We Are Happy to Serve You” yazısı. Görüntü o kadar New York ki sarı taksi ve metro haritasının yanına rahatça koyabilirsiniz. Bunun arkasında çok basit bir ticari gözlem vardı. 1960’ların New York’unda diner ve kahve dükkanlarının önemli bölümü Yunan göçmenler tarafından işletiliyordu. Buck da bardak satmak istiyorsa müşterisine onların dilinden göz kırpması gerektiğini fark etti. Yunan bayrağının mavisi ve beyazı, klasik motifler, amphora… Tasarım satış zekasından doğdu. 1963’te piyasaya çıkan bardak zamanla şehrin folkloruna karıştı.
Buck asıl adı Laszlo Büch olan, Çekoslovakya doğumlu bir göçmendi; Auschwitz ve Buchenwald’dan kurtulduktan sonra Amerika’ya gelmişti. Grafik tasarım eğitimi yoktu. Ortaya çıkardığı şey ise profesyonel tasarım dünyasının pek çok “ikon”undan daha fazla insanın elinden geçti. 1990’larda yüz milyonlarca adet satılan Anthora bir şehrin logosuna dönüştü. Bugünün üzerinde adı büyük puntolarla yazan kahve zinciri bardaklarının yanında Anthora neredeyse romantik kalıyor. Neticede New York’u markalaştırdı.


Joe Colombo, Smoke, 1964
Umurumda mı Dünya?
Bugün biri size “Bu bardağı sigara içerken daha rahat kullanabilmeniz için tasarladık” dese kurumsal iletişim departmanının ışıkları söner. 1964’te ise bu gayet makul bir tasarım problemi.
Joe Colombo’nun Smoke kadehinin tabanı yana doğru kayar ve gövdenin bir tarafında başparmağın kavrayabileceği boşluk yaratır. Böylece bardak esas olarak başparmak tarafından tutulabilir; diğer parmaklarınız da, evet, sigara için boş kalır. British Museum, Colombo’nun bu fikrini geleneksel simetrik kadeh formundan kopan ilk örneklerden biri olarak tarif ediyor.
Nesneye bugün baktığınızda bütün bir dönem camın içinde donmuş gibi. Kokteyl saati, sigara dumanıyla dolu salonlar, yere yakın koltuklar, uzay çağı iç mekanları, bol miktarda kahverengi ve turuncu… Colombo zaten 1960’lar İtalyan tasarımının geleceğe en takıntılı isimlerinden biriydi. Mobilyaya tek tek nesneler olarak değil, insanın yaşayacağı sistemler olarak bakıyordu. Plastik, modülerlik, yeni üretim teknolojileri, kompakt yaşam üniteleri… Smoke da aynı zihniyetin minicik hali: İnsan nasıl davranıyor? Elini nasıl kullanıyor? İki alışkanlığı aynı anda nasıl sürdürüyor?
Tasarımın güzel taraflarından biri de burada. Bazen bir nesne geleceği öngörür, bazen de gelecekte ortadan kalkacak bir alışkanlığı mükemmel biçimde kayda geçirir.
Smoke ikinci kategoride. 1964’ten kalma sosyal hayat fosili.

Tapio Wirkkala, Ultima Thule, Iittala, 1968
Buzdolabından Değil, Lapland’dan Çıkmış Gibi
İskandinav tasarımından söz edildiğinde “doğadan ilham aldı” cümlesinin kullanılması neredeyse yasayla zorunlu hale geldi. Ultima Thule’deyse klişe gerçekten doğru.
Tapio Wirkkala’nın 1968’de Iittala için geliştirdiği seri, eriyen Lapland buzlarının yüzeyini cama taşıyor. Bardağın gövdesindeki damlalar, oluklar, küçük kabarcıklar ve dipteki buz sarkıtını andıran ayaklar dekorasyon gibi eklenmiş değil; nesnenin bütün kimliği bu dokudan oluşuyor. Iittala’ya göre Wirkkala yüzeyi doğrudan kalıp üzerinde çalıştı ve istenen etkiyi üretecek cam üfleme tekniğinin geliştirilmesi binlerce saatlik çalışma gerektirdi. Ortaya çıkan şey hem ilkel hem futuristik. Sanki mağazadan alınmamış da kuzeyde bir yerde buzuldan koparılıp masaya bırakılmış. Buz, buz gibi görünen bir bardağın içinde yüzüyor.

Claus Riedel, Sommeliers, 1973
Şarap İçmeyi Gereksiz Yere mi Zorlaştırdı?
Burgundy başka bardaktan, Bordeaux başka bardaktan, Riesling başka bardaktan içilmeli. Bugün bu cümleyi duyunca iki ihtimal var: Ya masada çok ciddi bir şarap insanıyla oturuyorsunuz ya da bulaşığı kimin yıkayacağını henüz düşünmediniz. Bu dünyanın oluşmasında Claus J. Riedel’in payı büyük.
Riedel ailesinin dokuzuncu kuşağından Claus, 1950’lerden itibaren kadehi dekoratif bir obje olmak yerine şarabın algılanışını değiştiren bir araç olarak ele aldı. Geleneksel kesmelerden, renklerden ve süslerden kurtulup ince cidarlı, berrak, uzun saplı formlara yöneldi. 1973’te piyasaya çıkan Sommeliers, farklı şarap karakterleri için farklı kadeh formları geliştiren koleksiyon olarak bu düşüncenin doruk noktasıydı. Riedel’in iddiası, kadehin hazne büyüklüğünün, ağız açıklığının ve formunun aromanın burna gelişini ve şarabın ağızda algılanışını etkilediğiydi. Marka bugün hâlâ bunu ürün felsefesinin merkezinde tutuyor. Bunun ne kadarının fizik, ne kadarının duyusal psikoloji, ne kadarının parlak pazarlama olduğu ayrı ve çok eğlenceli bir tartışma. Fakat tasarım tarihi açısından sonuç tartışmasız: Riedel, insanların kadehe bakışını değiştirdi. Eskiden “şarap kadehi” vardı. Sonra “hangi şarap?” sorusu geldi.

Cini Boeri, Cibi, Arnolfo di Cambio, 1973
1973’te Tasarlanıp 2019’dan Gelmiş Gibi Görünmek
Cini Boeri’nin 1973’te Arnolfo di Cambio için tasarladığı Cibi koleksiyonunun en tanınan parçası, kalın kristalden Double Old Fashioned bardak. Yukarıdan bakıldığında kareye yaklaşan, yüzeyleri içeri ve dışarı doğru kıvrılan ağır bir form. İçine viski koyunca sanki içkiyi değil ışığı kırıyor.
Ve sonra Blade Runner oldu. Ridley Scott’ın 1982 tarihli filminde Rick Deckard’ın kullandığı bardak olarak Cibi popüler kültürde ikinci bir hayat kazandı. Filmin 2019 Los Angeles’ında geçen distopik geleceğini anlatmak için kullanılan bu fütüristik nesne çekimler sırasında neredeyse 10 yaşındaydı. Arnolfo di Cambio bugün bile ürünü Cini Boeri’nin 1973 tasarımı olarak katalogluyor; Cibi’nin Blade Runner bağlantısı da tasarımın kimliğine iyice yapışmış durumda. Bu aslında bilimkurgu prodüksiyon tasarımının sık kullandığı çok iyi bir numara. Geleceği sıfırdan icat etmek yerine bugünde yeterince tuhaf görünen bir nesne bulun. Zamansızlığın kestirme yolu. Boeri’nin bardağı ayrıca dönemin İtalyan tasarımındaki o şahane “işlevsel ama neden biraz seksi olmasın?” tavrını taşıyor. Masaya bırakıldığında varlığını belli ediyor. Ağır. Köşeli. Biraz tehditkâr.

Jasper Morrison, Glass Family, Alessi, 2008
Tasarımcı Sonunda Bardağı Rahat Bıraktı
2008’de Jasper Morrison’un Alessi için tasarladığı Glass Family, ilk bakışta tasarım tarihine girecek son nesne gibi duruyor. Su bardağı bildiğiniz su bardağı. Şarap kadehi bildiğiniz şarap kadehi. Büyük olay yok, renk yok, espri yok, “Bakın ben tasarım objesiyim” diye el kaldıran tek bir ayrıntı yok. Tam mesele de bu. Morrison’ın Naoto Fukasawa ile geliştirdiği Super Normal düşüncesi, iyi tasarımın sürekli yeni ve dikkat çekici görünmek zorunda olduğu fikrine itiraz ediyordu. Morrison bir eskici dükkanında gördüğü eski, anonim üfleme bardaklardan söz ederken kendi tasarımlarını bu tür nesnelerle ölçmeye başladığını, hatta tasarımın fark edilmemesini olumlu bir özellik olarak gördüğünü anlatıyor. Glass Family bu düşüncenin ete kemiğe, daha doğrusu cama bürünmüş hali.
Alessi seriyi 2008’de üretmeye başladı. Su bardağının tabanı stabilite için biraz daha kalın, ağız kısmına doğru cam inceliyor. Yani ortada tasarım yokmuş gibi görünürken milimetrik kararların hepsi hâlâ orada. Bu yüzden Glass Family’yi listenin sonuna koymak hoşuma gidiyor. Harcourt 1841’de bardak, masadaki herkese statüsünü anlatmak için elinden geleni yapıyordu. Aradan yaklaşık 170 yıl geçiyor ve Morrison bardağa “Sen hiçbir şey anlatmak zorunda değilsin, işini yap yeter” diyor.

Kapak Fotoğrafı: Archive Photos / Getty Images
Tasarım Tarihinin İkonik Sandalyeleri





