Bir koltuktan lambaya… İşlevinin ötesine geçerek bulunduğu mekâna karakter kazandıran 10 tasarım ikonu.
Üzerine oturduğunuz bir koltuk, çevresinde yemek yediğiniz bir masa ya da akşamları yaktığınız bir lamba… Doğru tasarımcının elinde neye dönüşebilir, hiç düşündünüz mü? Gündelik hayatın içinde işlevini sürdürürken bir evin karakterini belirleyebilir, yıllar geçtikçe değer kazanabilir ve sürekli aynı yerde dursa bile her bakışta başka bir ayrıntısını gösterebilir. Çünkü iyi tasarım, yalnızca güzel görünmekle yetinmez; malzemesiyle, oranıyla, fikriyle kalıcılığını kanıtlar.
Üstelik bunu yapmanın tek bir formülü de yok. Bazen Arne Norell’in deri ve ahşabı neredeyse mimari bir iskelet gibi bir araya getirmesi, bazen Maria Pergay’nin çeliği akışkan bir heykele dönüştürmesi yeterli. 1898 Viyana’sından 1970’lerin Brezilya ve İtalya’sına, İskandinav zanaatından çağdaş Amerikan mimarlığına uzanan aşağıdaki 10 tasarımın ortak noktası da bu: Her biri bulunduğu odayı doldurmaktan çok, ona başka türlü bakmamızı sağlıyor.
İçindekiler
Inca Berjer
Inca’yı ilginç kılan şey derinin kendisinden çok, nasıl taşındığı. Dolgun minderler ahşap gövdenin içine saklanmıyor; deri kayışlarla doğrudan iskelete bağlanıyor. Böylece konstrüksiyon, gizlenecek teknik bir detay olmaktan çıkıp koltuğun karakterine dâhil oluyor. Bir yanda ince, özenle işlenmiş kayın; diğer yanda hacimli deri minderler. Inca’nın gücü biraz da bu karşıtlıkta. İskandinav tasarımının açık renk ahşap ve sade çizgilerden ibaret olmadığını hatırlatıyor.
Bugün hâlâ Småland’da, Arne Norell’in özgün çizimleri esas alınarak üretiliyor. Yine de Inca’yı yalnızca doğduğu dönemin diliyle okumak zor. Deri yüzeyi kullanıldıkça değişiyor, ahşabın tonu derinleşiyor. Yıllar koltuğu eskitmiyor; aksine ona yeni bir ifade kazandırıyor.


Shell Sehpa
Cam, mobilyada çoğu zaman görünmez olması için kullanılır. Danny Lane’in Shell sehpasında ise bütün mesele camın kendisini fark ettirmesi. Katmanlı taban ve dalgalı kenarlar, malzemenin alıştığımız pürüzsüz hâlini bilinçli olarak bozuyor. Paslanmaz çelik bağlantılar ise bu organik forma rafine bir çağdaşlık katıyor. Karşımızda adeta katılaşmış bir sıvı heykeli var.
Shell’e bakarken Lane’in heykeltıraşlık geçmişinin izini sürmek mümkün. Cam burada yalnızca bir tabla değil; elle şekillendirilen, kendi başına karakter kazanan bir yüzey. Kıvrılıyor, üst üste geliyor ve her katmanda yeni bir çizgi oluşturuyor. Şeffaf yüzeyler birbirinin içinden görünürken sehpa da bakış açısına göre sürekli değişen bir kompozisyona dönüşüyor.

Tiffany Studios “Feather” Masa Lambası
Yaklaşık 1915’e tarihlenen Feather, bugün hâlâ koleksiyonerlerin peşinden gittiği Tiffany Studios imzalı vitray lambaların ikonik bir örneği. Adının işaret ettiği tüy motifleri, başlıktaki renkli cam parçalarının bir araya gelmesiyle oluşuyor. Form oldukça stilize; doğadaki bir tüyün birebir karşılığından çok, onun ritmini ve katmanlarını taşıyor. Ağırlıklı olarak yeşil, ametist ve sedefimsi tonlar hâkim. Bronz gövdenin yıllar içinde koyulaşan yüzeyi ise bu renkleri daha da belirginleştiriyor.
Art Nouveau’da doğa, birebir kopyalanmak yerine akışkan çizgiler ve stilize motiflerle yeniden yorumlanıyordu. Bu yaklaşım Tiffany Studios’un tasarım dilinin de temel parçalarından biriydi. Stüdyonun yaratıcı yönünü belirleyen Louis Comfort Tiffany, Long Island’daki bahçesini adeta tasarımcıların kullanabileceği canlı bir arşiv gibi görüyordu. Bahçeden kesilen taze çiçek ve bitki örnekleri neredeyse her hafta stüdyoya gönderiliyor; tasarımcılar renkleri, yaprakları ve formları doğrudan inceleyerek desenler geliştiriyordu. Peony, Daffodil, Wisteria, Dragonfly… Tiffany Studios’un diğer bilinen lamba tasarımları. “Feather” gibi bu zengin doğa repertuvarının sanatsal birer karşılığı.


Arredoluce Model No. 12816 Variant Avize
Elio Monesi’nin Arredoluce için yaklaşık 1960’ta tasarladığı bu model, aradan 60 yılı aşkın zaman geçmesine rağmen hâlâ şaşırtıcı derecede modern. Nikel kaplı pirinçten üretilen geniş metal gövde üç ayrı kola ayrılıyor; her kolun ucunda kare formda, buzlu camdan bir ışık başlığı var. Metal taşıyıcılarla dengelenen bu hacimli formlar, avizeye hafif ve geleceğe dönük bir görünüm veriyor. Bugün çağdaş aydınlatmalarda sıkça karşılaştığımız ince metal hatlar, geometrik camlar ve yatay yayılan kompozisyon burada daha 1960’ta karşımıza çıkıyor.
Üstelik 12816, savaş sonrası İtalyan aydınlatmasının önemli üreticilerinden Arredoluce’un daha az rastlanan modellerinden biri. Armatürün geometrik karakterini belirleyen önemli detaylardan biri, üç ışık noktasının farklı yönlere uzanması. Bu dağılım avizenin oda üzerinde yatay bir kompozisyon kurmasını sağlıyor; ışık da tek bir merkezden aşağı düşmek yerine mekâna farklı yönlerden yayılıyor. Klasik avizelerde alıştığımız ağır ve dikey görünümden oldukça uzak.


Knoll – Biboni Koltuk
Sharon Johnston ve Mark Lee’nin yakın tarihte Knoll için tasarladığı Biboni, ilk bakışta ciddi olmaktan bir hayli uzak. Kanepe büyük ve yuvarlak hacimlerle kaplı. Yüzeydeki dolgun kıvrımlar tasarımı neredeyse canlı bir objeye dönüştürüyor. Johnston Marklee’nin mimarisinde sıkça karşılaşılan hacim, boşluk ve eğri ilişkisi burada mobilya ölçeğine taşınmış.
Kıvrımlar, oturan kişiyi saracak noktalara özellikle yerleştirilmiş; böylece kanepe hem destekleyici bir oturuş sağlıyor hem de bedeni rahat ama dik bir pozisyonda tutuyor. Dalgalı silüet, dolgun yüzeyler ve özenli döşeme detayları Biboni’nin oyuncu formuna daha ağırbaşlı bir ifade kazandırıyor. Tasarımcıların klasik Chesterfield kanepelerle kurduğu bağ da zaten buradan geliyor: Biçim bütünüyle çağdaş olsa da işçilikteki özen ve dengeli duruş, o zamansız İngiliz kanepe geleneğinden miras.


Rio Uzanma Koltuğu
Mimar Oscar Niemeyer’in tasarım dilini bilen biri, Rio’yu tasarımcısının adını duymadan da tahmin edebilir. Niemeyer, özellikle Brasília kentindeki yapılarında betonun sertliğini geniş eğriler ve akıcı çizgilerle yumuşatır. Rio’da da aynı yaklaşım var. Koltuğun siyah ahşap çerçevesi baştan sona kesintisiz bir kıvrım izliyor, bu çizgi koltuğun şeklini verirken nasıl ayakta duracağını ve bedeni nasıl taşıyacağını da belirliyor.
Siyah çerçevenin ortasına gerilen hasır yüzey tasarımı görsel olarak hafifletirken deri kayışlarla asılan silindirik baş yastığı forma belirgin bir detay ekliyor. Siyah lake kaplı kalıplanmış kontrplak, hasır örgü ve deri aynı akışın içinde kusursuzca bir arada… Oscar Niemeyer ve Anna Maria Niemeyer’in 1978’de birlikte tasarladığı ve Tepperman tarafından üretilen bu ikonik model, aradan yarım yüzyıla yakın zaman geçmesine rağmen, bugün Brezilya modernizminin önemli mobilya tasarımları arasında.


House of Finn Juhl – Silverware Konsol
Finn Juhl’ün 1949’da gümüş takımlar için tasarladığı konsol, bir mobilyanın ne kadar incelikli olabileceğini kanıtlar nitelikte. Yakından bakıldığında gövde ile onu taşıyan çerçevenin birbirinden özellikle ayrıldığı fark ediliyor. Oregon çamından yapılan geometrik dolap, Amerikan cevizinden ince ve kıvrımlı bir iskeletin üzerinde duruyor. Arada kalan boşluk sayesinde büyük ahşap gövde zemine oturmuyor; adeta havada asılıymış gibi. Parçanın görsel ağırlığını azaltan bu ayrım, Finn Juhl’ün üzerinde çalıştığı “taşıyan ve taşınan” ilişkisinin bir yansıması.
Yan yana uzanan çekmeceler ve düzenli aralıklarla tekrarlanan küçük düğmeler, sade ön yüze belirgin bir estetik katıyor. Biraz farklı gözle bakıldığında adeta bir nota dizisini çağrıştırıyor. Öte yandan konsol, tasarlandığı dönemde bugün gördüğü ilgiyi görmedi. Juhl, parçayı 1949’daki Cabinetmakers’ Guild Exhibition’da bugün en tanınmış tasarımlarından biri olan Chieftain Chair ile birlikte sergiledi; dönemin eleştirmenlerinin ilgisi büyük ölçüde sandalyeye yönelince konsol geri planda kaldı. House of Finn Juhl, aradan 77 yıl geçtikten sonra tasarımı 2026’da yeniden üretime aldı. Döneminde gözden kaçan bir tasarımın 77 yıl sonra yeniden üretime dönmesi, iyi tasarımın mutlaka zamanını bulduğunu hatırlatıyor.


Joseph Maria Olbrich – Secession Koltukları
Bu iki koltuğu yalnızca mobilya olarak okumak eksik kalır. Joseph Maria Olbrich tarafından 1898’de Viyana Secession’ın ikinci sergisi için tasarlandılar; yani sanat ile gündelik hayat arasındaki sınırların yeniden tartışıldığı bir dönemin doğrudan içinden geliyorlar. 19. yüzyılın sonunda tasarlanmış olmalarına rağmen çizgilerindeki sadelik ve geometrik disiplin, birkaç yıl sonra güçlenecek modern tasarım anlayışının erken işaretlerini veriyor.
Secession’ın amacı çağdaş sanat için yeni bir alan açmak, resimden mimariye ve mobilyadan gündelik eşyalara kadar farklı disiplinleri ortak bir tasarım anlayışı içinde buluşturmaktı. Bu yüzden mobilya da yalnızca işlevsel bir eşya olarak görülmüyor, mekânın bütününe dahil ediliyordu. Olbrich’in koltuklarında bunu yüksek sırtlar, uzun dikey elemanlar ve katı geometri üzerinden görmek mümkün; formları neredeyse küçük birer mimari yapı hissi veriyor.
Masif meşe ve pirinçten oluşan sert yapı, Koloman Moser’in 1899’da tasarladığı “Abimelech” desenli döşemeyle tamamlanıyor. Pamono’daki ürün kaydına göre koltuklar profesyonel olarak restore edilmiş ve bu desenle yeniden döşenmiş. Döşeme sonradan eklenmiş olsa da koltukların 1898’den kalan ana formu hâlâ dönemin tasarım anlayışını taşıyor; karşımızda Viyana’da tasarımın yön değiştirdiği yıllardan günümüze ulaşmış iki güçlü parça var.


Carrera Kanepe
Jonathan De Pas, Donato D’Urbino ve Paolo Lomazzi’nin BBB Bonacina için tasarladığı Carrera, 1970’lerin İtalyan mobilyalarında ölçeğin nasıl başlı başına bir tasarım aracına dönüşebildiğini gösteriyor. Alçak, geniş ve kıvrılarak ilerleyen formu, odanın yalnızca bir köşesini doldurmuyor; yerleşimin kendisini belirliyor. Beş kişilik geniş yapısı ve birbiri ardına devam eden oturma bölümleri de geleneksel kanepe düzeninden daha serbest ve sosyal bir kullanım sunuyor.
Bugün satışta olan bu örnek, Pierre Frey’nin yünlü döşemelik kumaşıyla kaplı. Yumuşak yüzey geniş ve yuvarlak silueti daha da belirginleştirirken, iç kısımdaki yatay dikişler büyük hacmi görsel olarak bölüyor. Carrera’nın etkisi gösterişli ayrıntılardan gelmiyor; yaklaşık üç buçuk metreye yayılan böylesine büyük bir kanepeyi odanın içinde şaşırtıcı derecede sakin gösterebilmesinden geliyor.


Gerbe Yemek Masası
Link: https://www.pamono.eu/gerbe-dining-table-in-polished-steel-and-brass-by-maria-pergay-1970s
Maria Pergay için paslanmaz çelik yalnızca endüstriyel bir malzeme değildi. Onu ahşap kadar değerli görebiliyor ve beklenmedik ölçüde şiirsel biçimlere sokabiliyordu. Gerbe bunun belki de en çarpıcı örneklerinden biri. 1970 tarihli bu nadir varyasyonda parlatılmış ve fırçalanmış çelik ile pirinçten oluşan bıçak biçimli parçalar merkezden dışarı doğru açılıyor. Üzerlerindeki füme cam tabla ise bütün bu hareketi tek bir yatay düzlem altında topluyor.
Fransızcada “demet” çağrışımı taşıyan Gerbe adı, tabanın formunu anlamak için iyi bir ipucu. Metal şeritler bir buket gibi açılıyor ama aynı anda donmuş bir patlamayı da andırıyor. Sertliğiyle tanıdığımız çelik, Maria Pergay’nin tasarımında kıvrılıyor ve şaşırtıcı bir hafiflik kazanıyor. Masanın tablasını taşıyan gövde böylece saklanması gereken teknik bir bölüm olmaktan çıkıyor; Gerbe’ye asıl karakterini veren unsura dönüşüyor.
Koleksiyon açısından önemli bir ayrıntı: Pamono’daki ürün kaydında örneğin restore edildiği ve füme cam tablasının yenilendiği belirtiliyor.


Bu 10 parçanın ortaklığı dönem, ülke ya da tasarım ekolünden gelmiyor. Malzemeleri de birbirinden bütünüyle farklı: deri, cam, bronz, ahşap, hasır, tekstil ve çelik. Hepsinde işlevin ötesine geçen belirgin bir tasarım fikri var.
Sahip olduğumuz bir eşyayı benzersiz kılan zaten bu değil mi? Arkasında güçlü bir fikir taşıması, her bakışta yeni bir ayrıntı göstermesi ve yıllar geçtikçe anlamını koruması. İyi bir mekânın karakteri de çoğu zaman bu parçalarla kuruluyor. Ama her köşeyi doldurarak değil, yıllar sonra bile dönüp bakma isteği uyandıran o birkaç doğru seçimle…
Kapak Fotoğrafı: miodrag ignjatovic (Getty Images)




